AB ile “İmtiyazlı Ortaklık”a Doğru

Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkilerini, ‘bitmeyen ve sonu gelmeyen bir hikâye’ olarak tarif etmek yerinde olacaktır; 56 yıl üyelik için bekletilmek herhalde sonu olmayan hikâyeler silsilesini meydana getirir. Hem ülkemizde hem de AB’de nice siyasetçi(ler) gelip geçti; ne yazık ki hâlâ aynı nakarat devam etmekte: “Üzerinize düşen yükümlülükleri yerine getirmelisiniz.”

Acaba AB, kendi içerisinde muhakeme yapar ise bu süreçte samimi oldular mı? Türkiye’nin sabrı kalmadı desek bile yine de hedef, AB’ye tam üyelik olmalı. Siyasi kişiliğine gerek saygı gerek de sevgi duyduğum zamanın Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun; “Yunanistan kendisini boş bir havuza atsa bile onu yalnız bırakmaya gelmez, tereddüt etmeden siz de atlayacaksınız” sözü, Türkiye’nin AB’ye başvuru sürecinin seyrini oluşturuyor.

Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin uzun bir geçmişi olduğu aşikârdır. Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) kurulmasının ardından 1959 yılında, Topluluğa tam üye olunması için başvuruda bulunmuştur. Cumhuriyetin kurulmasından bugüne kadar geçen süre içinde, hatta daha öncesinden beri Batılılaşma ile modernleşme kavramının eş tutulması, ülkemizi; özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kıta Avrupası’na veya onu merkez alarak kurulan siyasi ve güvenlik oluşumlarının tümüne katılmaya yöneltmiştir. Bundan dolayıdır ki Türkiye; Avrupa Konseyi, AGİT, OECD ve NATO’ya üye olmuştur.

Aynı neden, Türkiye’yi Avrupa’nın bu en iddialı bütünleşme (entegrasyon) hareketine karşı kayıtsız kalmamaya sevk etmiştir. Dolayısıyla Avrupa ile bütünleşme sürecinin başlangıçtan itibaren ülkemiz için ekonomik amaçlarından ziyade siyasi amaçlarının olduğu vurgulanabilir.

 

Ankara Antlaşması’ndan Gümrük Birliği’ne

Türkiye’nin tam üyelik başvurusuna o zamanki adı ile AET tarafından verilen cevapta; Türkiye’nin kalkınma düzeyinin tam üyeliğin gereklerini yerine getirmeye yeterli olmadığı bildirilmiş ve tam üyelik koşulları gerçekleştirilinceye kadar geçerli olacak bir ‘Ortaklık Antlaşması’ imzalanması önerilmişti. Söz konusu Antlaşma, 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara’da imzalanmıştır. Ankara Antlaşması doğrultusunda kurulan Türkiye-AB ortaklık ilişkisinin nihai hedefi ise Türkiye’nin Topluluğa (Birliğe) tam üyeliğidir.

Ankara Antlaşması çerçevesinde; hazırlık dönemi, geçiş dönemi ve nihai dönem olarak üç devre öngörülmüştür. Geçiş döneminin sonunda ise Gümrük Birliği’nin tamamlanması planlanmıştır. Antlaşmada öngörülen hazırlık döneminin sona ermesinin ardından 13 Kasım 1970 tarihinde imzalanan ve 1973 yılında yürürlüğe giren ‘Katma Protokol’de geçiş döneminin hükümleri ve tarafların üstleneceği yükümlülükler belirlenmiştir.

Ne var ki ‘Ankara Antlaşması’ ve ‘Katma Protokol’ öngörüldüğü şekilde uygulanamamıştır. Türkiye tarafından kendi yükümlülüklerinin yerine getirilmemesinin ve Topluluk ile ilişkilere soğuk bakılmaya başlanmasının ardından, Topluluk tarafından da kendi yükümlülüklerinin aksatılmaması benimsenmiş ve ortaklık ilişkisinin geliştirilmesi yönünde çaba harcamaktan kaçınılması başlatılmıştı.

Başlangıçta sadece ekonomik olan sorunlar, 12 Eylül 1980 (darbe) döneminde ve Yunanistan’ın 1981 yılında Topluluğa tam üye olması ile birlikte siyasi boyut da kazanmaya başlamıştır. Türkiye-AT (Avrupa Topluluğu) ilişkileri dondurulmuş ve mali işbirliğine son verilmiştir. Katma Protokol’ün ise sadece ticari hükümleri işletilmeye devam edilmiş, diğer bütün hükümleri ise atıl kalmıştır.

Türkiye’de 1983 yılında sivil idarenin yeniden kurulması, Türkiye-AB arasındaki ilişkileri yeniden canlandırmıştır. Türkiye tarafından hem 14 Nisan 1987 tarihinde AB’ye tam üyelik müracaatında bulunulmuş hem de ertelenmiş bulunan gümrük vergileri uyum ve indirim takvimi, 1988 yılından itibaren hızlandırılmış bir şekilde yeniden yürürlüğe alınmıştır. AB Komisyonu tarafından, 1989 yılında, Türkiye’nin tam üyelik müracaatına verilen cevap metninde; “Türkiye’nin AB’ye tam üyelik konusundaki ehliyetinin kabul edildiği ancak; Topluluğun kendi içindeki derinleşme sürecinin tamamlanmasına ve gelecek genişlemesine kadar beklenmesi ve Türkiye ile Gümrük Birliği sürecinin bu arada tamamlanması önerilmiştir.”

Türkiye tarafından da öneri olumlu değerlendirilmiş ve Gümrük Birliği’nin Katma Protokol’de öngörüldüğü şekilde 1995 yılında tamamlanması için gerekli hazırlık başlatılmıştır. İki yıl süren müzakerelerin sonucunda 5 Mart 1995 tarihinde yapılan Ortaklık Konseyi Toplantısı’nda alınan karar uyarınca, Türkiye-AB arasında Gümrük Birliği 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

 

Fırsatları Daha İleri Taşımak

Türkiye, 10-11 Aralık 1999 tarihlerinde, Finlandiya’nın Helsinki kentinde yapılan AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde oy birliği ile AB’ye aday ülke olarak kabul edilmiş ve diğer aday ülkeler ile eşit konumda olacağı açık ve kesin bir dil ile ifade edilmiştir. Helsinki Zirvesi kararlarına göre Türkiye, diğer aday ülkeler gibi bir Katılım Öncesi Stratejisi’nden yararlanacaktır. Böylece Türkiye, topluluk programları ve ajansları ile aday ülkeler ile AB arasında, katılım süreci çerçevesinde yapılan toplantılara katılma imkânına sahip olacaktır.

Zirvenin sonuç bildirisinde ayrıca önceki AB Konseyi kararları çerçevesinde bir katılım ortaklığı hazırlanmasını da öngörmektedir. Bu doğrultuda Türkiye tarafından yerine getirilmesi gereken, kısa ve orta vadeli öncelikleri tanımlayan ‘Katılım Ortaklığı Belgesi’, 8 Kasım 2000 tarihinde, AB Konseyi tarafından kabul edilmiştir.

2002 yılında düzenlenen Kopenhag Zirvesi’nde, Türkiye’ye ilişkin olarak; 2004 yılı sonunda yayınlanacak İlerleme Raporu’nun olumlu olması durumunda gecikilmeden müzakerelerine başlanacağı yönünde bir karar alınmıştır. Diğer taraftan Zirve’de; Türkiye için yeni bir Katılım Ortaklığı Belgesi’nin hazırlanmasına karar verilmiş ve Türkiye’nin bu belgeye cevabı niteliğinde olan Türkiye’nin AB Müktesebatını Üstlenmesine İlişkin Ulusal Programı’nın güncellenmesi gereği ortaya çıkmıştır. 2004 yılında Belçika’nın Brüksel kentinde yapılan zirvede ise belli siyasi şartların yerine getirilmesi koşulu ile Türkiye ile müzakerelerin 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılmasına karar verilmiştir.

Türkiye-AB ilişkileri için geçen yılki (Mart 2018) Varna Zirvesi yapıcı onarımlar için nasıl bir fırsat ise bu yıl da Bükreş’te gerçekleştirilecek zirvede var olan onarım ve fırsatları daha ileri taşımak lazım. Varna Zirvesi’nde, AB ile Türkiye arasındaki sığınmacı antlaşması, göçün önlenmesi, terörle mücadele ve diğer güvenlik meselelerine odaklanmıştı.

Bükreş Zirvesi’nde (Mart 2019) Türkiye, AB ile ilişkilerine ivme kazandırmak istese bile Türkiye’de ve Avrupa’da 2019’da gerçekleşecek seçimler nedeniyle özellikle vize serbestîsi ve Gümrük Birliği’nin modernize (güncellenmesi) sürecinde kısa vadede büyük ilerlemeler beklememek lazım. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal, bu süreçte yaşanan ihraçlar ve tutuklamalar AB cephesinde Türkiye’nin Kopenhag kriterlerinden uzaklaştığı eleştirilerine neden olurken, ilişkiler durma noktasına gelmişti.

2018 Temmuz’unda OHAL kaldırılıp, Türkiye’nin Almanya ve Hollanda gibi ülkelerle ikili ilişkileri geliştirip, bu ülkelere üst düzey ziyaretleri başlatmış olmasına rağmen bu yıl da üyelik müzakereleri çerçevesinde yeni bir başlık açılamadı, vize serbestîsi ve Gümrük Birliği’nin modernize sürecinde büyük bir ilerleme sağlanamadı. Bu nedenler dolayısıyla Türkiye, Romanya Dönem Başkanlığı’nda ilişkilere ivme kazandırabilmeyi hedefliyor/hedeflemelidir.

 

Sonuç

2019’un ilk yarısında AB Dönem Başkanlığını ülkemizin Balkanlarda iyi ilişkiler içerisinde olduğu Romanya tarafından üstlenecek olması fırsat. Türkiye-AB arasında 18 Mart 2016’da gerçekleştirilen göç anlaşmasının en önemli unsurlarından olan vize serbestîsi süreci halen devam ediyor. Vize serbestîsi sürecinin gerektirdiği kriterlerden olan biyometrik pasaportlarla ilgili sürecin tamamlanarak bu kriterin yerine getirilmesi, kişisel verilerin korunması kanunu, terörle mücadele kanunu, Europol ve Türkiye arasında işbirliği, adli işbirliği gibi alanlarda atılması gereken adımlardır.

Reform Eylem Grubu toplantısının üç yıl aradan sonra Dışişleri, Adalet, İçişleri ile Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından gerçekleştirilmesi reform sürecine ivme kazandırmakla birlikte ilerisi için yapıcı ve onarıcı olacaktır.

Türkiye-AB arasındaki en yüksek karar organı olan Ortaklık Konseyi üç buçuk yıldır toplanamıyordu. Bükreş Zirvesi’nde bunun (Mart 2019) gerçekleşebileceğini Rumen yetkililerinin belirtmesiyle Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir seyir izlenecektir. Her ne kadar Avrupa Parlamentosu’nun (AP) ‘Türkiye Raporu’nda müzakere sürecinin askıya alınması veya aşırı sağ tarafından sona erdirilmesi gibi ifadeler yer alsa bile tavsiye niteliğinde olacak ve bağlayıcılığı olmayacaktır.

AB, 56 yıl kapısında bekleyen Türkiye’yi görmezden gel­miştir. AB, Türkiye konusunda hiçbir zaman samimiyet testinden geçememiştir. Türkiye hiçbir zaman AB’ye tam üye olamayacaktır. Ezcümle; Türkiye-AB iliş­kisi “Derinleştirilmiş Gümrük Birliği” veya “İmtiyazlı Ortak” şeklinde gerçekleşebilecektir.

Güney Ferhat BATI

Öğretim Görevlisi

Cevap Yazın