“Yalnız Yürüme” Ama Kimseye de Alet Olma!

28 Şubat döneminde baş örtme için verilen mücadele, bugünlerde birtakım çevrelerin de ittirmesiyle “örtüyü atma hakkı” için verilmeye başlandı. Üstelik örtme için de açma için de mücadele yürütenlerin bir kısmı aynı kişiler! Baş örtme-baş açma meselesinin son günlerde gündeme damga vuran yönü ilginç malzemeler içeriyor.

Geçmişinde başörtüsü için, başörtüsü özgürlüğü için ‘karınca kararınca’dan az biraz daha fazla çabalamış birisi, bugünlerde ortaya çıkan durumu, ‘meydan okuma’ları, tartışmaları izlerken nasıl bir tepki verir?

“Yuh olsun!” mu der, “Ne halleri varsa görsünler” mi?

“Ey Diyanet uyuma, taraftara sahip çık!”

“Bak, göz önündeki o ‘İslamcı’ gazetelerde de başörtüsünü atıp özgürleşen, başörtüsünü zaten başından atmış olan ama kariyer basamaklarını hızla tırmanan kadınlar/kızlar da var; ne olmuş yani!” deyip görmemiş gibi takılmaya devam etmek? Hangisi?

Yeni meselemiz, başörtüsünü çıkarma meselesi… Türkiye’de özgürlükler dendi mi akla gelecek ilk isimlerden biri olan Turgut Özal’ın yakınında bulunmuş, o yakınlığın verdiği avantajı da kullanarak Türkiye’nin o yıllardaki en önemli meselelerinden birine kafa yormuş, sadece kafa yormakla kalmayıp hem milletvekili olarak TBMM’de ve değişik platformlarda hem de vekilliği bittikten sonra Meclis’te Başörtüsü Mücadelesi adıyla kitap yazmak da dahil yığınla çabanın içerisinde yer almış olan Bülent Çaparoğlu’nun anılan kitabının yazımına katkıda bulunmuş birisi olarak, o kitabın yazımı sürecinde elde ettiklerinden oluşturduğu yazılarda (zamanında Akit’te, Yeni Şafak’ta yayımlandı) ve Eyüp’teki başörtüsü eylemlerinde… bu mücadeleye destek vermiş birisi olarak bunca zaman sonra geldiğimiz noktayı en azından hayretle izlediğimi belirtmeliyim öncelikle…

***

Evet, mesele bir kez daha başörtüsü meselesi ama bu defa başörtüsünü açma meselesi… Son günlerde memleketin en tuhaf şeysi olan sosyal medya nam ne idüğü belirsiz fenomen aracılığıyla yürütülen #10yearchallenge hashtag’li bir kampanya gündemde; dahası hashtag’deki “challenge” kelimesinden hareketle bir “meydan okuma” ile karşı karşıyayız!

Kim kime meydan okuyor dersiniz!

Başta “başörtüsünü dayatan babalar”a… Onlar kadar olmasa da annelere… Ardından yakın çevreye, el âleme, hısım akrabaya… “Baş örtmeyi namus telakkisi kabul eden anlayış”a…

Başörtüsü mücadelesini niye verdiklerini anlamadıkları, gereksiz işgüzarlık olarak gördükleri erkeklere…

Mesela “özgürleşmiş” bir kızımız şöyle meydan okuyor: “Çift kimlikle yaşayamaz hiç kimse bu sebeple ailelerimizin ve toplumlarımızın bizler için seçtiği kimlikleri taşımak zorunda değiliz. Ait olmadığımız kimlikleri yaşamayı reddediyoruz bu durumu tartışmakta, sorgulamakta kimsenin haddi değildir. #10yearschallenge”

Meydan okunanlar listesi uzayıp gidiyor… İş, hadisleri, ayetleri sorgulamaya kadar varıyor. Tılsımlı sözcük “sorgulama” oluyor; başını açanların önemli bir kısmı belirli bir yaştan sonra, bazı çevrelerle irtibat kurduktan sonra, aile/çevre baskısından uzaklaştıktan sonra hemen “sorgulama”ya başlıyor ve bu sorgulamanın sonu, “başörtüsünü atmalısın!” noktasına götürüyor. Bildiğimiz, düşündüğümüz, örneklerini gördüğümüz bir sürü “arayış”ın tersi bir sonuç doğuruyor onların “sorgulama”ları!

“Challenge”ın Öncesi var tabii… Uzağında kaldığımız mesele aslında ciddi bir mesele imiş. Bir yıl önce bir yazı dizisi ile ilk defa başını açanlar, açmayı düşünenler, açmadığı halde “açma hakkı”nı savunanlar bu önemli meseleyi gündeme taşıma mücadelesini başlatmışlar. Bu mücadele yakın zamanda bir platforma da dönüştürülmüş ve “başörtüsü mağdurları” dramatik öykülerini “Yalnız Yürümeyeceksin” adlı internet platformunda paylaşmaya başlamışlar.

Söz konusu platform kendini şöyle tanıtıyor: “Yalnız Yürümeyeceksin hayatlarının herhangi bir diliminde başörtüsü takmış, başörtüsünü çıkarmış, başörtüsü baskısını türlü şekillerde yaşamış ve henüz bu yönde mücadele eden kadınların hikâyelerini paylaşmak, dayanışmak ve haberdar olmak için, bizzat bu mücadelelerden geçmiş ve onlara destek olan insanlar tarafından, internet üzerinden bir araya gelinerek oluşturulan bir gönüllülük platformudur.”

Yazının üslubunun biraz alaycı olduğu düşünülebilir; ama niyetimiz bu değil. Toplumda “bacılarımız”ın, “ablalarımız”ın, “kadınlarımız”ın (Söz konusu “baçı”, “abla” ve “kadın”lar “-mız”lı sahiplenmeden de rahatsızlar, onun da farkındayız tabii ki!) en azından bir kısmının zorla örttükleri başlarını açma sorunlarının bulunduğunu ya da bu durumu ciddi bir sorun olarak algıladıkları, yaşadıkları bir vakıa imiş meğer. Bunu görmezden gelmemek gerek belki ama görünenin ötesine geçmeyi de bu yazıda denemek niyetindeyiz.

***

Yalnız Yürümeyeceksin platformunda genellikle şöyle paylaşımlar yapılıyor:

“İlkin herkesin bana baktığını zannediyordum. Fakat artık özgürleşmiştim. İlk defa kendim gibiydim. Meğer onca baskıdan öz benliğime yabancılaşmış, kendimi tanıyamamışım. Dönüp geriye baktığımda yaşadığım coğrafyanın benim adıma ve bana rağmen bu kadar çok karar verebilmiş olması beni üzüyor, hatta öfkelendiriyor.”

Bir tarikat yurdunda çalışmış olan bir başkası başını henüz açmamış olduğunu ama yakında açmayı planladığını belirterek “Bir cemaate dünyadan habersiz bir kız çocuğunu hapsederken, onun duygularını da hapis edemiyorsunuz” diye tepki
veriyor.

Baş örtmenin farziyyetini, dini boyutunu konunun ehline havale ederek “yalnız yürümeyecek”lere ve onların bu tepkilerinden ve “eylemliliği”nden dolayı heyecanlananlara birkaç eleştiri yöneltmek gerekiyor:

Eleştirilerin ilki söz konusu platforma… Eleştiri sahibi siteye ilk bakışta herkesin dikkatini çeken bir yönüne tepki gösteren bir yorumcu; Abdullah.

Yorumcunun bir paylaşıma tepkisi şöyle:

“Sitedeki bütün yazıların üslubu neden hep aynı veya çok benzer? Aynı kalemden çıkmış gibiler. Ayrıca sitenin tasarım profesyonelliğine ve sitede akademik, el emeği göz nuru eserler paylaşılmamasına rağmen, sadece –aralarında Türkiye’nin bulunmadığı– bazı ülkelerde geçerli olan ve ülkemizde hiç yaygın olmayan creative commons lisansı almış olduğunuza bakılacak olursa hiç de hor görülüp üzülmüş üç-beş gözü yaşlı kızın elinden çıkmış gibi durmuyor.

Ancak söyleyeyim, eğer gerçekten sahte yazılardan oluşan, milletin aklını onlardanmış gibi görünerek çelmeye çalışan sahtekârlarsanız, bu şekilde kazandığınız(!) insanlardan size de bize de hayır gelmez. Eğer öyle değil de hakikaten bu yazılar başkalarından geliyorsa, bu siteye yazı gönderen bayanlar bir meseleyi ilmi bir usul ile inceleme konusunda hâlâ ilkokul seviyesindeler. Epey bir yazı okudum –vaka analizi yapmak için; tamamı umutsuz vaka– ancak neredeyse hiç ama hiç başörtüsünün manasına dair bir cümle görmedim. Bu yazıları gönderen bayanlar başörtüsünden değil, sadece çevrelerinden bahsedip duruyor, sonra da ‘oley artık açıldım ve özgürüm’ diyerek yazıyı bitiriyorlar.

Başörtüsü hakkında kocakarı dedikodusu seviyesinde gevezelikler etmek yerine, başörtüsüne ilmi ve ciddiye alınır, elle tutulur eleştiriler yapmak istiyorsanız, daha kırk fırın felsefe, kelam ve tasavvuf metinlerini yalayıp yutmanız gerekiyor. Evet, değindiğiniz (değinmek ne kelime! adeta elini kolunu sallayarak “her şeyi biliyorum ulan” tavrı ile atıp tuttuğunuz!) meseleler bu kadar ciddidir. Bazınız 20’lerini, bazılarınız 30’larını dahi geçmiş olmasına rağmen bir mesele nasıl tarafsız ve derinlikle ele alınır, akademik inceleme ve araştırma nasıl yapılır, tenkit ile tahkirin, argüman ile retoriğin farkları nelerdir vesaire hiçbir şey öğrenmemişsiniz. İçinde bulunduğunuz psikolojik kötü durumu, nefsinizin zafiyetini ve aklınızın düştüğü cahilane durumu anlayabiliyorum, ancak özgürlük! özgürlük sizin bu dünyayı kurtarmış edasıyla anlattığınız basit ve çocukça olaylarla kazanılabilecek kadar ucuz bir şey değildir – dünyayı o küçücük pencerenizden ibaret sanıyorsunuz.

Sizlere naçizane tavsiyem, evvelemirde satır aralarından kabak gibi görülen şu ideolojilerinize (feminizm, lgbt, sekülerizm, laisizim.. vesaire – teşhircilik sevdası da dahil) olan dogmatik imanlarınızı şüphe potanıza transfer etmenizdir. Öylesine ideoloji körlüğüne kapılmışsınız ki daha hangi ideolojilerin tahakkümü altında yetiştirilip bu düşüncelere ulaştırıldığınızın farkına da varamamışsınız. Bundan mütevellit öncelikle sakinleşip yerinize oturunuz (cahilliğinizi görmek sayesinde haddinizi biliniz), başınız açık veya kapalı iken.. fark etmez. Daha sonra bu mesele ve komşu meseleler hakkında yazılıp çizilenleri okumak ile bir başlangıç yapabilirsiniz.

Ancak her ne kadar bunu belirtmek sizlere hakaret ediyormuş gibi hissettirse de ihtiyacınıza binaen söylemeliyim ki bunu her yönden okumalar yaparak yapmanız gerekmektedir; sadece feminist-modern yazarsıcıkları dinleyip onların sözlerini tekrar ederek olmaz bu iş. Daha sonra zaten meselelerin ne kadar iç içe ve bağlantılı olduklarını gördükçe sakinliğiniz istikrar kazanacak ve bu, dünyanızı kaplayan meselenin, biricik ailenizi bu kadar üzüp kendinize bu kadar dert edinmenizin yanlışlığını göreceksiniz inşallah. Sonrasında ise eğer öğrenmekten vazgeçmeyip öğrendiklerinizi de kulak arkası yapmayarak vicdanınızla ve ahlakınızla yaşantınıza döktükçe, bugünlerde en büyük derdiniz olan şeylerin, geçmişte esas derdinizi örten ve artık o görebildiğiniz esas dertlerinizin dermanı olduğunu
göreceksiniz. İnşallah.”

Bu uzun alıntı Yalnız Yürümeyeceksin platformuyla ilgili düşünceleri/endişeleri yansıtması bakımından önemli ve gerekli.

***

Olayın bir başka boyutu ise bu tür platformları, buna benzer röportajları, geçen yıllarda yazılan İslamcı feminist kitapları görüp heyecanlanan “medyacı”larla ilgili… Bunlardan biri Hürriyet’in el değiştirmesi ile muhalefet edecek ortam olarak T24’ü bulmuş olan (aslında genel itibarıyla siyasi, ekonomik, sosyal vs. iktidarları eleştirmesi bakımından iyi iş de çıkaran) Mehmet Y. Yılmaz. “Türban konusunda ‘bir şeyler oluyor!’” diye heyecanlandığını belirten bir başlık attığı yazısında yukarıdaki “türban-özgürleşme” eylemlerinden bahsediyor ve kendisini daha fazla heyecana gark eden yeni durumları da aktarıyor:

“Belli ki kaynamakta olan bir oluşum var ve bütün toplumsal oluşumlar gibi önceden küçük habercilerini gönderiyor. Elbette bu sadece genç kadınları kapsayan bir durum değildir. Siyasal İslamcıların bugün Türkiye’de çizdikleri profile ve oluşturmaya çalıştıkları baskıcı topluma tepkinin genç kadınlar arasında su yüzüne çıkmasıdır. Sanırım genç erkeklerde de bu tepki camiye gitmemek, belki vakit namazlarını aksatmaya başlamak şeklinde ortaya çıkıyordur.”

Yılmaz ve onun gibilerin karar vermesi gereken bir şey var: “Bizim İslam’la sorunumuz yok, bizim derdimiz siyasal İslam’la!” noktasında mısınız; yoksa gerçek derdiniz Müslüman’ın namazı, orucu, örtüsü mü? “Genç erkekler”in camiye gitmemesi, “vakit namazlarını aksatmaya başla”ması sizi niye bu kadar heyecanlandırıyor? Olayları/durumları çarpık mantıkla yorumlama hakkını hangi kimliğinizden alıyorsunuz? Gazeteci? Müslüman? Hangisi? Batı’da bazı konularda (ekonomik, dini, kimlik vs.) gazetecinin yorum yapmadan önce tarafını/kimliğini belirtmesi geleneği bulunuyor; bizdeki “medyacı”lardan da bunu beklemek okurun hakkıdır.
(Mesela, patronunun ihtilaflı olduğu bir konu/kişi/patron hakkında yazı yazacağı zaman gazeteci bu olayda taraf olduğunu belirtir. Veya bir grubu hedef alan ağır eleştiri yapacağı zaman ait olduğu grubu/kurumu/aidiyeti belirtir.)

***

Gelelim sonuca… Biz “İslamcı erkekler”in yukarıda bazı “meydan okuma”larına değindiğim bir başörtüsü meselesi var epeydir: 28 Şubat döneminde (anılan platformda ve bazı röportajlarda kendilerinin de o süreçte başörtüsü için aktif mücadele verenlerden olduklarını söylediği “bacılarımız”la birlikte) mücadelesini verdiğimiz başörtüsünün son yıllarda siyasi ortamın da etkisiyle ahlaksızlıkları örtmeye yetmediğini, toplumun birçok alanında/katmanında gözlenen yozlaşmanın başörtüsünü/başörtülüleri de yozlaştırdığını, Mehmet Y. Yılmaz’ların eleştirdiği gibi fazlaca siyasi bir sembole dönüştüğünü gördük ve üzüldük.   

Ancak anlaşılan bu “üzüntü” zaten boşunaymış; örtünün davranışlara, yaşamlara, ahlaklara yön vermesini beklememeliymişiz, bu beklenti onlar üzerinde korkunç bir yükmüş meğer: “Çok korkunç bir şey ama o başörtüyle senin bir kitleyi, tüm başörtülüleri temsil etmen bekleniyor. Doğal olarak da senin yaptığın bir şey, sadece seni bağlamıyor. Birçok başörtülünün de sırf bundan bunaldığı için çıkardığını düşünüyorum.”

Müslüman bir ülkede başörtüsünün serbest bırakılması için mücadele edilmesinin gerekmesindeki tuhaflık, 28 Şubat’ın haksız-hukuksuz baskıları karşısında bir sonuca ulaştı diye sevinenler, aradan geçen sürede (üstelik bu sürenin neredeyse tamamında “İslamcı” bir iktidar yönetimde iken) başörtüsünün yaşadığı itibar kaybından üzüntüye kapıldı. Ancak gelinen nokta daha feci: “Başımızı zorla örtenlere meydan okuyoruz! Örtüyü atma hakkımız engellenemez!”

Diyanet, İslamcılar, siyasi iktidar, kadınlar, babalar, anneler, yakın çevre-uzak çevre…

Kim, ne mesaj çıkarır, ne düşünür bilmem ama başörtüsü meselemizin geldiği nokta burası…

Cevap Yazın