Ulus-Aşiret Çıkmazında Kürtler

Birinci Cihan Harbi’nde Batılı güçlerin bütün kışkırtıcı tekliflerine rağmen etnik bir siyasete pirim vermeyen Müslüman Kürt toplumu, içinden devşirilen Batıcı, solcu siyaset eli ile şimdi geç kaldığı bu trene bindirilmeye çalışılmaktadır. Suriye, ayrıştırılmış etnik, Batıcı bir siyasa için gerçek bir laboratuvar olmak bakımından benzersizdir. Çünkü belki de ilk kez sosyal, ekonomik, ideolojik, askeri olarak tamamen Batılı güçlerin kontrol ve denetiminde bir ulus yaratma ameliyesi ile karşı karşıyayız.

‘… Devrilen her taş benim taşım
Yakılan her ev benim
Taşta suda hurmada
Kuş boğazında
Otomobil tekerinde petrol zerresinde
Her zerrede ölen benim…’

Sezai Karakoç

Toplumsal bir örgütlenme biçimi olarak aşiret, kendi özgül koşullarında sosyoekonomik bir gerçekliğe dayanan, tarihsel bir süreç içinde kendi kültür temelini oluşturmuş önemli sosyal yapıdır. Temelde akrabalık bağlarına dayanan bu tarım toplumu sosyal örgütlenmeleri, sanayileşme ve modernleşme ile birlikte büyük krizler yaşamış ve toplum üzerindeki denetimi zayıflayarak, günümüzde yer yer folklorik hale gelmiş durumundadır.

1950’lerden itibaren akademi dünyası ve 1970’lerle beraber sinema ve yazın dünyasında yükselen bir trend olarak Türkiye solunun (çoğunlukla Kemalizm’le eş anlamda) genel olarak İslam toplumu ve özelde Anadolu, münhasıran da Kürt toplum yapısında dönük en temel eleştiri argümanı aşiret ve etrafındaki kavramlara (ağa, ırgat, köylü vs.) dönük olmuştur. Yer yer hakarete varan bir kara mizah dili kullanan bu eleştirilerin tahlili bir başka yazı konusu olacak kadar geniş ele alınmayı hak ediyor. Ama bu eleştirilerin en kayda değer olanı şüphesiz bireye, bireysel özgürlüğe, özellikle kadın haklarına dönük olanlarıdır. Süreç içinde eleştirdiği bütün bu toplumsal değer ve yapılara alternatif olma iddiasındaki sol-Kemalist hareket, eleştirdiği bütün bu yapıları ayni ile taklit ederek rahmetli Şerif Mardin’in yerinde kavramlaştırması ile ‘mahalle baskısı’ gibi beter bir sosyal denetim üzerinden bireysel özgürlüğü boğan, kadını metalaştıran, farklı düşünme imkânını aşiretten beter denetleyen ve engelleyen bir ‘teşkilatlanma’ içine girmiştir.

Batı’nın Gönüllü Lejyonerleri

Türk solu içinde kuluçkalanan ve temel olarak Marksist-Stalinist bir ideolojik çerçeve içinde argüman üreten Kürt solu, işte bu temel parametrelerden yola çıkarak aşiret ve tarafındaki değer ve yapılara, yer yer kanlı, insafsız bir yıkım hareketine girişmiştir. 1970’lerden itibaren Kürt toplumunda uç veren bu sol-Stalinist çizgi, dönemin kendine özgü velut siyasi baskı ortamından da güç alarak hızla toplumu enfekte etmiş ve sadece Türkiye’de değil, özellikle Suriye Kürtleri arasında da kayda değer bir güç temerküz etmiştir.

Sergiledikleri Batıcı, laisist, İslam-din düşmanı, seküler karakteri ile bu çizginin sahibi olan örgüt ve teşkilatlar, tıpkı Türk solunun olduğu gibi Batılı devlet ve istihbarat örgütlerinin, kimi kiliselerle bağlantılı sosyal ve siyasal kurumların, basın ve sanat dünyasının büyük ilgisine mazhar olmuşlardır. Batı’nın bu büyük çaplı ilgi ve desteği, Haçlı Seferlerinden beri süregelen İslam düşmanlığından, Batı’nın bilinçaltındaki İslam ve doğu algısından bağımsız ele alınamaz şüphesiz.

Nitekim sonda söyleyeceğimizi buraya taşıyarak, günün sonunda bütün bu örgüt ve yapılar Batının gönüllü lejyonerleri olmuş, taktıkları Kürt maskesi gün bitmeden düşmüş ve azgın bir emperyalist sömürünün ucuz savaşçıları konumuna düşmüşlerdir.

Ulus mu Aşiret mi?

Orta Doğu ve Asya’da görülen 3. Dünyacı modernleşme hareketlerinin temel karakteristiği, seküler, ırkçı ve seçkinci-Batıcı olmalarıdır. Suriye, Irak, Mısır gibi ülkelerde sözde antiemperyalist bir kurgu ile yola çıkan Baasçı nasyonalist hareketler, celladına âşık mahkûm sendromu gibi bir hal ile malul olmuşlar ve halklarına karşı dayatmacı, insafsız, tepeden inmeci bir modernleşme, aslında Batılılaşma dayatmışlardır.

Türkiye’de Kemalist-sol olarak tanımlanabilecek askeri elitlerin merkezinde yer aldığı darbeci çizgi de buna benzer bir yol izlemiştir. Temelde çoğulcu, özgürlükçü ve demokratik olması gereken Ulus (millet) kavramı, ırkçılıkla, sınıfsal tabakalaşma ve diktatörlükle dayatılan seçkinci bir aşiret veya aşiretler konfederasyonu haline getirilmiştir.

Millet, bir değer etrafında kümelenen farklı ırk, kültür ve sosyal yapılardan oluşan daha üst bir sosyal örgütlenme iken aşiret akraba/ırk ilişkilerini temel alan, sınırlamacı, dar ve baskıcı bir örgütlenmedir. Bu tanımlarla Ulus/Millet; modern anlamda çoğulcu, demokratik, birey hak ve özgürlüklerinin daha sağlam temellere dayandığı, farklılıkların saygı görüp korunduğu bir siyasal zemin sağlarken, modern ideolojik bir vakıa olarak ideolojik aşiret; dayatmacı, farklılıkları yok sayan, birey özgürlüğünü boğan,
totaliter bir toplu yaşam formu dayatmaktadır.

Kürtlere Dayatılan Büyük Aşiret: PKK Aşireti

Osmanlının dağılmaya başladığı 18. yüzyıl sonlarından itibaren başta Araplar ve gayrimüslim tebaa olmak üzere Osmanlı coğrafyasında ateşli milliyetçilik akımları başlamış, önce Balkanlar olmak üzere İslam coğrafyası acılı bir ayrışma sürecine girmiştir.

Etkileri hâlâ sürmekte olan bu ayrışma sürecinde milliyetçilik fikrine en geç enfekte olan toplum Kürt toplumu olmuş, uzun yıllar aşiret ve etrafındaki değerler üzerine kurulu, kendi içinde belli bir tutarlılığı olan klasik toplumsal yapılar, özgün, tarıma dayalı ekonomik yapının da desteği ile varlığını, hâlâ yer yer hayatiyetini korur biçimde sürdürmüştür.

Irak Kürt toplumunda milliyetçi öğeler öne çıksa da bu özgün aşiret yapılanması canlı bir örnek olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak Türkiye ve Türkiye Kürtleri arasında uç veren nasyonalist sol hareketlerin etkisi ile Suriye Kürt toplumu, terör ve şiddet sarmalında gelişen bir Kürt milliyetçiliği ile malul olmuştur.

Hemen hepsi Irak ve Türkiye’deki örgüt ve yapıların devamı ve etkisinde olarak kurulan örgüt ve partiler, Suriye Kürtleri arasında 1960’lardan itibaren varlık göstermiş, yine Türkiye ve Irak’taki yapıların ideolojik tartışmalarından etkilenerek onlarca farklı fraksiyona bölünerek varlıklarını sürdürmüşlerdir. Esed diktatörlüğünün desteği ile 1980 sonrasında Suriye’ye yerleşen PKK, Arap Baharı sonrasında ortaya çıkan güç dengelerinden faydalanarak, Esed yönetiminin, Kürtleri, Suriye Devrimi’nin dışında tutma saiki ile PKK’ya açtığı muazzam alanda hızla güçlenmiş, Suriye sahasındaki bütün Kürt örgütlerini diskalifiye ederek sahada hâkimiyet kuran tek aktör haline gelmiştir.

Benzer bir sürecin 1970’lerden başlayarak Türkiye Kürtleri arasında da yaşandığını anımsamakta fayda var. Gerek Suriye gerekse Türkiye’de, PKK siyasal jargonu dışında bir siyasi argüman üretme, bir siyasal faaliyet alanı, dayatılan şiddet ve terör sonucu hemen tamamen yok olmuştur. İçinde binlerce siyasi cinayet, baskı ve tedhiş olayının da yer aldığı bu sürecin gerek Türkiye gerekse Suriye Kürtleri arasında yarattığı travma ve zoraki değişim, üzerinde uzunca çalışılması gereken sosyopsikolojik bir vakıadır.

Bu yekparelik, siyaset alanındaki bu dayatmacı zoraki birlik havası, aslında tam da darbeci Kemalist-sol çizginin Türkiye’nin genelinde yaptığı gibi, özelde de PKK ve bileşenlerinin Kürt toplumu içinde yarattığı ağır baskıcı siyasal düzlemin doğal görüntüsü olmuştur.

Özellikle tarihsel olarak Kürtlerin İslam’ın ilk yıllarından itibaren diğer Müslüman halklar ile birlikte yerleştikleri bölgeler gibi çok etnisiteli, çok kültürlü yapısı, yine Kürtlerin kendi aralarındaki mezhebi, dini, kültürel çeşitliliği ve bütün bunların doğal sonucu olarak var olması gereken siyasal çeşitlilik, gerçek bir baskı ortamı yaratılarak, tedhiş ve terör ile sindirildikten sonra toplumum bütün katmanlarına kanla dayatılan bir mahalle baskısı ile PKK siyasi jargonu Kürt ile özdeş hale getirilmiştir. Buna katılmayanlar hain muamelesi görmüş, basit anlamda oy kullanma faaliyetine bile, tedhiş-tehdit eşliğinde muazzam bir mahalle baskısı kurulmuştur.

Dayatılan durum modern anlamda kurgusal bir aşiretleşmeye yol açmıştır. Klasik aşiret yapısındaki doğal arkarabalık ilişikleri yerini, tamamen kurgu, kör bir ideolojik tapınca dayalı, mutlak itaatin dayatıldığı neredeyse grotesk bir yapı almıştır.

Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de YPG/PKK’nın kurduğu toplumsal yapı tam olarak budur: silahlı, baskıcı, sol-seküler, tek tipçi bir siyasal aşiret… Resmen kurulduğu 2003’ten itibaren adım adım uygulamaya koyduğu planları ile YPG/PKK, Kürtler arasındaki bütün farklı siyasal eğilimleri yok etmiş ve askeri dikta rejimlerinin karakteristik niteliği olan tek tip bir siyasal yapı dayatmıştır.

Suriye’de İşgalin En Temel Ayakları

Amerika, Rusya, Fransa ve daha onlarca Batılı gücün askeri olarak yerleştiği Suriye toprakları PKK ve DAEŞ gibi iki Batı destekli ve kurgu örgüt/aşiret sayesinde tam anlamı ile işgal ve sömürüye açık hale gelmiştir.

Son tahlilde, sözde Kürtlerin ulusal çıkarları ve antiemperyalist bir izlek ile yola çıkan sol-Stalinist PKK hareketi ve cihanşümul İslam davası iddiası ile ortaya çıkan DAEŞ, iki temel ortak olarak Suriye’de sömürge ve işgalin en temel ayakları, destekçileri, bahaneleri ve paydaşları olmuşlardır.

Oysa İslam coğrafyası, ırk ve etnik temelli siyasal iktidar fikrinin şeytani özünü sürekli vurgulayarak, insan varlığını değer eksenli, tevhit eksenli, ahlak ve adalet merkezli tanımlamıştır. Bu coğrafyada İslam’ın hizmetinde Araplar, İranlılar, Türkler ve Kürtler adeta yarışmış, Emevi, Abbasi, Eyyübi, Selçuklu ve Osmanlı siyasetleri hep bu temel üzerinden yükselmiş, İslam toplumu da etnik yapıların içerdiği dil/kültür farklılıklarını hemen bütün tarihi boyunca büyük bir zenginlik olarak ele almış ve asla bunlara dayalı bir siyasete pirim vermemiştir.

İslam toplumu için ağır bir yıkım getiren Birinci Cihan Harbi sonrası gelişmeler ve siyasal yapılar da hemen bütün İslam coğrafyasında halktan kopuk, Batı güdümünde kukla yapılar olarak var olagelmişlerdir.

PKK/PYD’nin Gayrimüslim Nüfusa Aşırı Vurgusu

Birinci Cihan Harbi’nde Batılı güçlerin bütün kışkırtıcı tekliflerine rağmen etnik bir siyasete pirim vermeyen Müslüman Kürt toplumu, içinden devşirilen Batıcı, solcu siyaset eli ile şimdi geç kaldığı bu trene bindirilmeye çalışılmaktadır. Suriye, ayrıştırılmış etnik, Batıcı bir siyasa için gerçek bir laboratuvar olmak bakımından benzersizdir. Çünkü belki de ilk kez sosyal, ekonomik, ideolojik, askeri olarak tamamen Batılı güçlerin kontrol ve denetiminde bir ulus yaratma ameliyesi ile karşı karşıyayız. Belli ki Batılı kurgucuların tasarımında ‘Kürt ulusu’, bir değer etrafında değil, pür bir ırk, saflaştırılmış bir etnik yapıya dayalı modern bir nasyonal sosyalist örgüt aşireti olsun istenmektedir.

Bütün eksiklerine, yanlışlarına, sapmalarına rağmen mesela Türk Milleti diye tanımlanan olgu, içinde onlarca etnik yapıyı sancılı/sancısız barındırabilme kapasitesi var edebilmiştir. Ancak şimdi Suriye’de, daha günün başında ‘Kürt ulusu’ diye tanımlanan yapı, başta kendi gibi  düşünmeyen/yaşamayan/inanmayan Kürtler olmak üzere, Arap, Fars, Türk vs. etnisitelere düşman olarak kurgulanmaktadır.

Nitekim daha iktidarını kurmaya başladığı 2010’dan itibaren bir milyonu aşkın Suriye Kürt’ü kendi evlerinden sürülmüş, 400 bin Suriye Kürt’ü bugün Irak’ta Barzani, Katar ve Türkiye’nin desteklediği kamplarda, yarım milyonu aşkın Suriye Kürt’ü de Türkiye’de mülteci olarak yaşamak durumda bırakılmıştır.

Yine ABD yedeğinde işgal ettiği birçok Arap ve Türkmen kasaba ve köylerinde etnik ayrıştırma, sürgün ve benzeri uygulamalar yaptığı medyada defalarca haber olarak yel almıştır.

PKK/PYD’nin ABD desteğinde kurmaya çabaladığı etnik Kürt iktidar odağının, içindeki Ermeni, Hristiyan, Yahudi, Nesturi, Ezidi gibi küçük gayrimüslim nüfusa aşırı vurgusu, Kürtlerin İslam coğrafyası ve Müslüman toplum ile bağlarının kopartılması, yalıtılması ve manipülasyona olabildiğince açık hale getirilmesi gibi şeytani bir hedef için ince ince döşenmekte olan yollardır.

Varsayılıyor ki Kürtlerin dayanacağı tek güç bu Haçlı Seferlerinden arta kalan ekalliyetlerdir. Böylece tıpkı 1915 gibi acılı bir mezar içinde sürekli ağlaşan ve binlerce yıllık tarihi paylaştığı Orta Doğu halkları ile hiçbir iletişim kuramayan Ermeni, iki bin yıldan beri bir gettoda yaşamakta olan Musevi (İsrail de arz ettiği yapısı ile modern anlamda büyük bir gettodur) gibi Kürt’e de Kürt enik iktidar fikri ile kanlı ve yalıtılmış bir getto inşa edilmeye çalışmaktadırlar.

Tarih ders almayanların elinde gerçekten bir tekerrürdür. İsmaili Nizarilerin uzun yıllar boyunca Haçlılarla yaptıkları işbirliğinden ne çıktı ise maazallah bundan da o çıkacaktır.

Müslüman Kürt Toplumuna Düşen Görev

Müslüman Kürt toplumu, iradesine çöreklenen bu Batı lejyonunun aksine, tıpkı Selahaddin gibi, Şirkuh gibi, İdris ve Mella Gorani gibi, büyük bir mefkûre olan İslam içinde, İslam için hizmete talip olmalı, zaten yeterince parçalanmış İslam milletinin bir böleni olmak gibi bir rezilliğe
bulaşmamalıdır.

Bu anlamda Kürt halkının içinden evrensel değerler taşıyan bir iddia olarak öne çıkmanın yollarını aramalı, ortaya koyacağı değer ile İslam milletine onur yaşatmalı, kendine ve Orta Doğu halklarına kapsamlı ve onurlu bir barışın şartlarını zorlamalıdır. Türkiye’de son yıllarda atılan adımlarla olduğu gibi, imkânlar oluştuğunda Kürtlük ayrışma değil entegrasyon yönünde bir gelişim çizgisi izlemektedir.

Bu halk hem Orta Doğu’nun en kadim halklarından biri hem de İslam ile şereflenen, İslam’a hizmet eden ilk halklardan olmak bakımından, İslam milletinin diğer bileşenlerinden, Türkler, Araplar ve Farslardan daha fazla bir dikkat ve ilgiyi hak etmektedir.

Orta Doğu’da barışın ve istikrarın yolu, Kürt’ün evinden geçmektedir. Bu derin gerçeğin sadece Kürtlere, Kürt aydınlara değil, ondan da daha fazla Arap, Türk ve Fars kardeşlerine ağır sorumluluklar yüklemektedir. Devasa bir soruna dönüşen bu meselede Türkçü, Arapçı aydın ve çevrelerin de kafa yorması gerektiği açıktır. Batı’nın ilgisine terk edilmiş bir Kürt varlığından kaybeden sadece Kürt olmamaktadır, kaybeden Türk’tür ondan da fazla, Arap’tır, İslam ümmetidir.

Suriye özelinde PKK hareketinin yarattığı tahribat kalıcı yapılara dönüşemeyecek kadar kurgusal, arkaik ve gerçek dışıdır. Ancak bu modern ideolojik aşiretin, Kürt’e dayattığı ‘ağanız benim’ gerçeğinin de kaynaklandığı sorunlar vakıadır.

Bu sorun, İslam dünyasında yine çoğu Batılılar eli ile var edilen kurgusal korkular gibi gerçek dışı ama can yakan korkulara dayanmaktadır. Anlamalıyız ki kapılar açıldığında Kürtlük ayrışma değil entegrasyon yolunu izlemiştir.

Suriye’de tarafı olduğumuz gelişmelerin, bu kadim gerçeği tekrar sınamanın iyi bir fırsatı olduğu ortadadır. Bu mazlum Müslüman halkı, adeta kardeşleri tarafından kuyuya itilmiş bu Yusuf’u oradan çekip almak Arap kadar Türk’ün de görev ve sorumluluğudur. Bu vesile ile Kürt’ün içinde onur ve gönençle yaşayacağı bir siyasal ve kültürel ortam yaratmanın sorumluluğunun sadece Kürtlerin sırtına yüklenmesinin doğru olmayacağını ifade etmek gerekir.

Cevap Yazın