Ölüme Götüren Yazılar

Sabahattin Ali, Markopaşa’da siyasal yazılar kaleme alıyordu. ABD ile kurulmaya çalışılan ilişkileri, ulusal bağımsızlık açısından sorgulayan; “yabancı sermaye”yi büyüteç altına alan; “demokrasi tarihimiz”in ve “1946 dönemeci”nin sınıfsal özünü açığa vuran; “Soğuk Savaş” stratejisinin ilk sinyallerini veren, “kökü dışarda” edebiyatın içyüzünü sergileyen; Milli Şef Dönemi boyunca yapılan yolsuzluklarla siyasetçi, yeraltı dünyası iç içeliğinin üzerine gidişiyle de “siyasal” bir mizah dergisi olarak Markopaşa’yı Markopaşa yapan bu yazılardır.

Tek Parti döneminde, 1949 yılında Bulgaristan sınırı yakınlarında öldürüldü. Ölümüyle ilgili ayrıntılar bugün dahi tam bilinmiyor. Ölüm ilamı ise ancak 1953’te alınabildi.

Telif hakları kanununca, yazarın ölümünden 70 yıl geçmesi durumunda telifi düşüyor ve kamuya açık hale geliyor. Bu kanun sebebiyle 1 Ocak itibarıyla Sabahattin Ali’nin telif hakları, serbest hale geldi ve eserlerini birçok yayınevi yayımlamaya başladı. Bununla birlikte de Sabahattin Ali tartışmaları yeniden alevlendi.

Sabahattin Ali’nin Edebi Kişiliği

İlk şiirini, 1926 yılında Çağlayan dergisinde yayımlayan Sabahattin Ali, 1926-28 yılları arasında Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de kendisine yer bulabildi. İlk hikâyesi olan “Bir Orman Hikâyesi” de 1930’da Resimli Ay’da yayımlandı.

Şiirlerinden çok hikâyeciliği ile tanınan Sabahattin Ali, Anadolu’nun köy, kasaba hayatlarını gözlemleyerek toplumcu gerçekçi bir üslupla eserlerini yazdı. Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali için “… Sabahattin Ali’nin öykü kişilerinin bir düşünceyi, bir bildiriyi iletmek için uydurulmuş kişiler değil, hayattan alınmış insanlar olduğu görülür. Ona göre ‘sanat bütün teferruatıyla hayatı ihtiva etmeli, insanda yaşamak, insan gibi yaşamak, daha iyiye, daha yükseğe, daha temize doğru koşarak yaşamak arzusunu, hatta ihtiyacını uyandırmalıdır.’ Sanat araçtır çünkü amaç değildir. Amaç hayattır, insan hayatıdır. Sabahattin Ali’de öykü gerçeği toplumsal olanla bireysel olanın bileşimidir” yorumunda bulunurken günümüzde Sabahattin Ali’nin neden bu kadar çok sevilip, okunduğunu bir nevi açıklamaktadır.

Sabahattin Ali’nin Yeniden Keşfedilmesi

Ancak Sabahattin Ali, “İçimizdeki Şeytan”, “Sırça Köşk”, “Değirmen” gibi Atilla Özkırımlı’nın bahsettiği “toplumsal olanla bireysel olanın bileşimi” olan eserler üzerinden değil Sabahattin Ali’nin eserleri arasındaki daha zayıf olduğu düşündüğüm “Kürk Mantolu Madonna” öznelinde popülerleşmiştir.

Neoliberalizmin, dünyada kültür-sanatı etkilemesi ve toplumsallığı yadsımasıyla başlayan süreçte Türkiye’de Oğuz Atay, Tezer Özlü, Yusuf Atılgan gibi yaşadığı dönemlerde geniş kitlelere ulaşamayan yazarların bugün en çok okunan yazarlardan olmasının nedenini; bireyin, nesneleştirilmesinde aramalıyız düşüncesindeyim.

Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ında Selim, Yusuf Atılgan’ın “Anayurt Oteli”nde Zebercet gibi karakterlerin ortak noktası da nesneleşmiş karakter olması, özneliğini yitirmeleridir. Nesneleşen insan, nesneleşmiş karakterlerle kendini özdeştirerek varlığını kanıtlama isteği duymaktadır.

Sabahattin Ali, “Kürk Mantolu Madonna”daki Raif Efendi karakteri de yukarıda bahsettiğim diğer roman karakterleriyle aynı payda da buluşmaktadır. “Kürk Mantolu Madonna”nın okuyucuda karşılık bulması, sevilmesi, yazarın diğer eserlerinin okunmasının da yolunu açmıştır. İkinci en çok okunan romanı ise “Kuyucaklı Yusuf” olmuştur. “Kuyucaklı Yusuf”un başkahramanı olan Yusuf, toplum-birey arasındaki çatışmanın imgesidir ve bu konuda Berna Moran,  “… anlatıcı ile Yusuf’un halk karşısındaki davranışı aynı değil. Çünkü Yusuf’un gözünde önemli ayırım, ezen eşraf ile ezilen halk arasında değil, kendi ile tüm kasaba insanı arasındadır” demektedir.

“Kürk Mantolu Madonna”nın bu kadar çok sevilmesinin nedeni sorulduğunda yukarıda ifade etmek istediği şey çok daha iyi anlaşılabilecektir.

Ömer Türkeş şöyle der: “Okuyucu yitik, boşa geçirilmiş bir hayatın hüznünü çok iyi ve derinden yansıtan hikâye ile kendi hayatı arasında kolaylıkla paralellik kurabilir. Ya da çevre ile iletişimsizlik, kıymet bilmeyen -kaba saba- insanlar arasında mahsur kalmak, sevgisizlik, geçmişte bir kereliğine yakalanmış mutluluğun hayali ve pişmanlıkla yaşamak, sonuçta sürdürdüğü hayatı bir ceza gibi algılamak Kürk Mantolu Madonna’da yer alan bütün bu kavramların okuyucuda, okuyucunun kendisinin maruz kaldığı hayatta karşılığı olmalı.”

Filiz Ali’ye göre, “Kürk Mantolu Madonna’da Sabahattin Ali, hayatlarında ‘saf aşkın’ eksikliğini duyan bugünün gençlerinin hissedip anlatamadıklarını anlatmakta, onların da anlamasını sağlamaktadır.” Handan İnci’ye göre de “kitabın sırrı, Raif Efendi’nin sevme biçimine duyulan özlemde gizlidir. Çağın maddiyatından bunalan gençlerin romantizme dönüş hareketi ya da romantizmin hüküm sürdüğü gençlik yıllarına denk düşen bir eser olması, Kürk Mantolu Madonna’yı çok okunan bir kitap yapmaktadır.”

Selim İleri de  “edebiyatımızın en acı romanlarından birinin” yazarı olarak Sabahattin Ali’nin yıllar geçse de etkileyiciliğini kaybetmemesine bağlamakta, ikinci sebebin ise kitabın okunmasının okurlar arasında bir modaya dönüşmesi olduğunu söylemektedir.

Sabahattin Ali’nin Cezaevine Girişi

1927’de İstanbul Erkek Öğretmen Okulu’ndan mezun olan Sabahattin Ali, 1928 yılında Yozgat Cumhuriyet İlkokulu’na atandı. Aynı yıl Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı sınavla Almanya’ya gitti ve bir buçuk yıl sonra yurda geri döndü. 1931’de Aydın’da öğretmenliği sırasında “yıkıcı propaganda” yaptığı gerekçesiyle üç ay tutuklu kaldı ve suçsuz olduğu anlaşılınca serbest bırakıldı. Yine aynı yılın Eylül ayında atandığı Konya Ortaokulu’nda okuduğu şiirle Atatürk’e ima yoluyla hakaret ettiği iddiasıyla ihbar edildi ve yine tutuklandı. 1933 yılının Ocak ayında bir yıl hapse mahkûm edilen Sabahattin Ali’nin cezası 14 aya çıkarıldı ve önce Konya, ardından da Sinop Hapishanesi’ne gönderildi.

İkinci Dünya Savaşı bittiğinde, çok partili yönetime geçme kararı alındı. Ama halkımızın durumu, Sabahattin Ali’nin yapıtlarında yansıttığı gibiydi: Köylü topraksız, işçi sendikasız, halk örgütsüz. O ortamda yapılan seçimler sonunda oluşan iktidar, Cumhuriyet Dönemi kazanımlarından ödün vermeye başladı. Sabahattin Ali, gerçek demokrasiyi savunanların başında yer aldı. Neyi mi savunuyordu arkadaşlarıyla çıkardıkları Markopaşa gazetesinde: Tam bağımsızlığı, devrimleri, halk egemenliğini… Sömürünün her çeşidine karşı çıkıyor daha güzele, daha haklıya kavuşmanın savaşımını veriyordu.

Markopaşa Dönemi

Sabahattin Ali, Markopaşa’da siyasal yazılar kaleme alıyordu. Ancak bunlar günün siyasal sorunlarını ele alan, değerlendiren ve çözüm üretmeye çalıştığı eleştirel yazılardı.

ABD ile kurulmaya çalışılan ilişkileri, ulusal bağımsızlık açısından sorgulayan; “yabancı sermaye”yi büyüteç altına alan; “demokrasi tarihimiz”in ve “1946 dönemeci”nin sınıfsal özünü açığa vuran; eleştirel “muhalif” yaklaşımı, “meşruluk sınırlan”nın dışına düşürmeyi amaçlayan ve “Soğuk Savaş” stratejisinin ilk sinyallerini veren, “kökü dışarda” edebiyatın içyüzünü sergileyen; Milli Şef Dönemi boyunca yapılan yolsuzluklarla siyasetçi, yeraltı dünyası iç içeliğinin üzerine gidişiyle de “siyasal” bir mizah dergisi olarak Markopaşa’yı Markopaşa yapan bu yazılardır.

İşte Markopaşa’da elli yıl önce yayımlanmış yazılarından bugün de önemini yitirmemiş birkaç alıntı: “Vatanımızın istiklali üzerine en küçük bir gölge düşmesin, istiklal anlayışımız Atatürk’ün çizdiği yoldan ayrılmasın…” (Ayıp, Markopaşa 1946)

Köy Enstitülerine “komünist yuvası” diye saldırılmakta, teknik öğretim yozlaştırılmakta, klasiklerin çevirisi rafa kaldırılmaktadır: “Ne inkılapçı insanlar; milletçe yirmi beş senede aldığımız yolu, yirmi beş haftada nasıl da gerisin geriye gidiverdiler.” (Ne İnkılapçılık, Markopaşa, 1947)

“Milletin oluk gibi kan akıtarak kazandığı bu istiklâli siyasî oyunlara âlet edip, elden kaçırmayalım. Sömürücü devletlerin elinde oyuncak olmayalım! Biz demişiz ki: Yabancı sermayeye imtiyazlar vermeyelim, memleketin malî ve askerî işlerine yabancılar burunlarını sokmasınlar. Hem soyuluruz hem de bir dünya patırtısı çıkarsa orda biz eziliriz. Biz demişiz ki: Halkın selâmetini temin ile vazifelendirilmiş olanların siyaset oyunlarına katılmaya, halka zulmetmeye, onu dövmeye ve halkın sırtına binmeye ve onu tabutluklara kapatmaya hakları yoktur. Bunun önüne geçilsin. (…) Biz demişiz ki: Yıllardan beri arkası gelmeyen dalavereler, arsa oyunları, memleketin dışına para kaçırma rezaletleri, esrarı çözülemeyen cinayetler, millet malı soygunculukları alıp yürümüştür. Öte yanda, millet kara sabanın arkasında donsuz didiniyor. Bu gidişatın sonu hayra çıkmaz.” (Fikir ve Küfür, Markopaşa)

Okur, bu yazılara ilgisini esirgememiştir. Markopaşa’nın haftalık basım sayısı altı binden altmış bine yükselmiştir çünkü farklı bir ses olarak yer alan Markopaşa’nın söylediklerinde, yıllardır içine attıklarının bir karşılığını bulmuştur. “Egemen güçler”de ilgisini esirgememiştir. Haftalık baskı sayısını altı binden altmış bine tırmandıran; şehirlerden kasabalara, oradan da köylere değin sokulan Markopaşa’yı susturmak için her türlü yol ve yönteme başvurmuştur. Basılmaması için matbaalara, dağıtılmaması için dağıtımcılara, satılmaması için bayilere ve sokak satıcılarına, okunmaması için okurlara gözdağı verilmiş; olur olmaz nedenlerle dergi toplatılmış; yazarları/yayıncıları kovuşturulmuş, gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır.

Sabahattin Ali’nin öldürülmesi ile noktalanan sürecin en önemli halkası, Markopaşa’da sergilediği tutum; diğer bir deyişle de “Markopaşa Yazıları”dır. Sabahattin Ali’nin ölümü üzerine konuşulan şey genellikle “nasıl” öldürüldüğüdür oysa üstünde durulması gereken “neden” öldürüldüğüdür.

Sabahattin Ali’yi Kim Öldürdü?

Ne yazık ki soluk alamaz duruma getirilmişti Sabahattin Ali. Sonunda yurtdışına çıkmayı düşündü. 20. yüzyılın ortasında düşünceleri yüzünden, namuslu yaşamak istediği için Dereköy sınırında öldürüldü; hem de en verimli çağında, 41 yaşında.

“Sabahattin Ali’nin Türklükle alakası olmayan ve Türk milletine fenalık için haince kaçmak isteyen bir canavar olduğunu anladım. Zaten elinde de şişkin bir çantası vardı, bu çantada mevcut olması muhtemel olan muzır evrakı düşündüm, heyecanım teessüre inkılap etti. Titremeye başladım. Elimde sopa vardı, ayağa kalktım gezinmeye başladım. Her geçen dakika asabımı bir kat daha sarsıyordu. Gözlerim kararır gibi oldu. İşte bu milli düşünceyle birdenbire irademi kaybederek elimdeki sopa ile kitap okumakta iken kafasının sol tarafına yüzüne doğru şiddetle vurdum. İki darbeden sonra Sabahattin Ali sağ tarafına doğru yıkıldı. Dikkat ettim hafif hafif nefes alıyordu. Bu defa üçüncü bir darbeyi ensesine vurunca nefesi tamamen kesildi. Ölmüştü.” Sabahattin Ali’nin katili (ya da öyle bilinen) Ali Ertekin sorgusunda böyle anlatmıştı olayı.

2012 yılının başlarında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu: “Cumhuriyet dönemiyle ilgili pek çok hatalar oldu, yanlışlar oldu. Nazım Hikmet’i kim hapse attı? CHP. Sabahattin Ali’yi kim öldürttü? CHP…” diyerek, Sabahattin Ali’nin ölümüne dair tartışma yaratmıştı.

Kılıçdaroğlu’nun elinde belgeler var ve buna dayanarak mı konuşmuş bilmiyoruz. Çünkü bu konuşmanın ardından yedi yıl geçmesine rağmen bu konuyla ilgili olarak herhangi bir belgeyi kamuoyuna sunmamıştır. Ancak 25 Temmuz 2000 tarihinde Milliyet gazetesi yazarı Azer Bortaçina, Mehmet Ali Cimcöz’ün anlatımına dayanarak dönemin İstanbul Emniyeti Birinci Şube Müdürü Parmaksız Hamdi’nin Cimcöz’e, “Cinayeti işleyen polis değil, MİT’tir. İnfaz emrini veren de gazeteci, yazar, CHP’de üst düzeylerde bir kişidir. Zaten bu emri veren politikacı da daha sonra feci şekilde öldürüldü, adını veremem” dediğini belirtir. Bortaçina, kendisinin yaptığı arşiv çalışmasında bu kişinin Nihat Erim olabileceğini öne sürer.

Ama gerçek böyle miydi? Ajan olduğu saptanan Ertekin, bir-iki yıl sonra hapisten çıktı. Yaşadığı sürece gerçeği anlatmadı. Sabahattin Ali, başka bir yerde işkence altında mı öldürüldü? Sınır yakınındaki ormana sonradan mı getirilip bırakıldı? Yurtdışına kaçıyormuş havası isteyerek mi verildi? Bütün bunlar bugün bile bilinmiyor. Gerçek olan büyük bir yazarın karanlık bir tertiple ortadan kaldırılmış
olmasıdır.

Cevap Yazın