Müzelik Zihnin Sefaleti

Müslüman dünya düşünmeyi öğrenemedi, ön kabullerini başlık haline getirip altını doldurmaya çalışıyor, tali meseleleri öncelikli görürken, öncelikli meseleleri arkasına atıyor, düşünceyi kuramadığı için doğru sıralama yapamıyor, bu nedenle sorunu temelde siyasi zannediyor. Düşünce krizi aşılamadığı müddetçe değişen bir şey olmayacak, zira toplumu, siyaseti, ekonomiyi düşünce kurar, düşünceyi doğru kuramazsanız başkaları tarafından kurulmuş bir oyunun figüranları olursunuz, belki Ali gider, Veli gelir lakin Veli gelince de değişen bir şey olmaz; çıkış noktası düşüncedir – zor iş.

İnsanlar alışveriş yaparken kendilerine lazım olan ya da lazım olduğunu düşündükleri malları alırlar, düşünce dünyasında da böyledir, işlerine yarayacak olanı ya da işlerine yarayacağını düşündükleri düşünce ürünlerine ilgi gösterirler, -düşünce bağlamında- aldıkları şey daha önce onların elinde yoktur. Düşüncelerin el değiştirmesiyle iş bitmez, alan onu olduğu gibi kullanabileceği gibi, uyarlayabilir, geliştirebilir yahut kendinde olanla terkip edebilir. Soru şudur: Bugün Müslüman dünyanın elinde diğerlerinin işine yarayacak, onların ihtiyaçlarını karşılayacak, onlara değer katacak ya da onları ileri götürecek -diğerlerinde olmayan- hangi düşünce ya da düşünce ürünü var?

Aydınlanma filozoflarına bakıyoruz, Şampiyonlar Ligi gibi, o dönemde Müslüman Doğu’da doğru düzgün düşünce adamı yok, Amatör Lig. 16. yüzyıl sonrası Müslüman dünyanın düşüncede çığır açacak adamı olmadığı için bugün -daha da geriye gidip- altı-yedi yüzyıl öncesine ait isimleri zikrediyoruz ki, bu da doğru düzgün birkaç isim zikredebileceğimiz en yakın tarih.

Dindarlık, dünyayı, dolayısıyla içinde bulunduğumuz durumu analiz edebilecek akli yeterliliğe sahip değil, geleneksel ya da radikal ideolojik dindarlığın tek yapabildiği, tarih okumalarının, modernlik eleştirilerinin başında ve sonunda kendi “mükemmelliğini” ilan etmekten ibaret. Dindarlar, kendilerince bir vitrin düzenlemesi yapıyorlar lakin kendi ürünleri olan, yaşadıkları çağa ait sergileyebilecekleri bir şey yok, tarihi eserleri sergiliyorlar, müzecilik yapıyorlar yani. Müzede sergilenenlerin ise bugün kullanılabilmesi mümkün değil. Bu noktada temel sorun, dünyayı tanıma/anlama, anlamlandırma ve yeniden yorumlama çabasından uzak oluşun yanı sıra az sayıdaki aklın bu yöndeki çabalarının zemmedilmesidir. Yani kendin yapamadığın gibi, başkaları tarafından yapılmasını da istemiyorsun – müzelik zihnin sefaleti.

Felsefe ve sanatla işlenen, öze yönelen, maksatları idrak etmiş, görgü sahibi, kültürlü bir toplumda dindarlık zariftir, kendini kaba sembollerle gösterme, dışa vurma ihtiyacı duymaz, ölçüsüz davranmaz. İnsanlığın bugün Müslüman Doğu’da sergilenmekte olan yoz “dindarlık”tan alacağı hiçbir şey yok.

Dindarlık her zaman hayata sıkı sıkıya bağlı olmuştur, aksi iddia edilse de din -mevcut haliyle- insanları ölüme hazırlamaz, bilakis, hayata daha sıkı bağlar. Dindarlık, ahiret inancına yaptığı vurguyla bu gerçeğin üzerini örter, hiç kimsede ölecek göz yoktur. Tarih boyunca söylenen en büyük yalanların başında dinin insanı ölüme hazırladığı gelir – Allah uzun ömür versin!

Bugün adına “din” denilen şey insani ilişkilerin kalitesini artırmıyor, nefsi dizginlemiyor, bilakis, kılıfına uydurma yoluyla dünyaperestliği, azgınlığı teşvik ediyor, fırsatçılığı, yağmacılığı kamçılıyor, mensuplarında bulundukları yerden başlayarak her yerde olma, her yere nüfuz etme, her yeri ele geçirme arzusu yaratıyor. Mevcut dindarlık, düşünceye hasım, kültür ve sanata karşı tahripkâr, ahlak denince göbek çukuru ile diz kapaklarının arası aklına geliyor -ki bunu aşmanın farklı yolları var-, sürekli hayali düşmanlar ve hayali kahramanlar üretiyor, gerçeklikten kopuk – bulaşan batar!

Yaşanacak bir hayatı akıl yoksunu kör bir “dindarlık” uğruna heba etmekten vazgeçen insanların farklı yolları tercih etmelerinde şaşılacak bir şey yok; şaşılacak olan, gerçekte kendilerinin ne olduğunu ve ne yaptıklarını bilmeyen kimselerin hakikat namına konuşmaya, laf üretmeye devam etmeleri. Gerçekle alakası olmayan, uyduruk “anlam” ve “hikmetler” dümdüz olmuş, hayatı felce uğratan “dindarlık”, farklı fikri-kültürel evrenlere göçü/geçişi hızlandırmıştır. Sarkaç iki yana doğru sallanıyor, sonunda iş makul bir sentez/terkiple dengelenecek (mi?) – akıl, fikir ve zaman meselesi.

Dinin, siyaset yapma ve devlet yönetme aracı olarak algılanmaktan kurtulması, dolayısıyla sıkıştırıldığı siyasi-ideolojik çerçeveden çıkarılması, insanın iç âlemine ve hayatına dokunmasını -bugünün aksine- mümkün ve kolay hale getirecek. Ahlak, öz disiplin, hakşinaslık, sorumluluk duygusu ya da bilinci, din bireysel açıdan bunları sağladığında, dolayısıyla herkes kendi kapısının önünü süpürmeye başladığında, sorunlarımızın büyük ölçüde azaldığını göreceğiz.

İnsanlık -sondan başa doğru sırasıyla- Kur’an, İncil ve Tevrat’tan önce de yeryüzünde şehirler inşa etmiş, medeniyet kurmuş, siyaset yapmış, devlet yönetmiştir. Gelenek, devletin küfür ile âbâd olabileceğini söyler, zira devlet yönetmek rasyonel bir iştir, devlet idaresinin kendine has ilkeleri vardır, kâfir de olsa bu ilkelere riayet eden varlığını sürdürür, Müslüman da olsa bu ilkelere riayet etmeyen batar. İlahiyat ve siyasi-ideolojik “dini” yorumlar, insanı Allah’a yakınlaştırmak açısından sokaktaki fakir bir adama yardım etmenin, hatta o fakir adamın başlı başına var olmasının yanında solda sıfır kalırlar, hiçbir değer, hiçbir anlam ifade etmezler. Din, yaşamaktır; spekülatif yorumlar, siyaset ya da ideoloji değil.

Atilla Fikri Ergun

Cevap Yazın