Lafız ile Mana Arasında: Kutsal Kitapların Serüvenleri

İslam haricindeki dinlerin kutsal metinleri, kendi din kurucusunun hayat hikâyesini, öğretilerini, sözlerini veya uluhiyetiyle olan yakın ilişkisini vermektedir. Dolayısıyla Müslümanların siyer hatta sünnet dediği şeye diğer din mensupları “kutsal metin” diye inanmaktadırlar. Bu bağlamda kutsal kitapların serüvenleri ile onların oluşturduğu inanç sistemleri ve inananların tarihi arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır.

Dinler tarihinde kutsal kitaplarının mana ve lafız arasındaki serüveni ilgi çekicidir. Her dini gelenek, kutsal kabul ettiği bir metne sahiptir. Bu, bazen ilahi bir söz olurken bazen de mukaddes insanların sözlerinden oluşur. Bir dinin kutsal metnini okumak, o dinin mukaddes kabul ettikleri ile doğrudan ve anlamlı karşılaşma içinde olmak demektir. Her dinin kutsal metni, otantiklik, hacim, konu, içerik ve üslup açısından farklı özellikler taşır.

Bunun yanında İlahi kelam barındıran Kur’an-ı Kerim, başlangıçtan beri hem yazılı hem de sözlü olarak kayıt altına alınırken aynı çizgideki Yahudilerin kutsal metinleri bilhassa Tevrat’ı (Torah), Hz. Musa sonrası kayıt altına alınmış, ilahi kökenli olduğuna inanılan Hindu metinleri ise uzun yıllar sözlü (lafız) olarak aktarılmıştır. Kadim Çin hayat felsefelerini ıslah ve tedvin eden Konfüçyanizm’in veya Taoizm’in kutsal metinleri ise bizzat mukaddes din kurucusu olmadan anlaşılmayan hayat felsefeleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kadim insanlar, başlangıçta düşünce ve lafızları yazı vasıtasıyla anlatmayı “mucize” olarak görürken, düşünce veya lafızların anlatıldığı resim veya işaretleri “doğaüstü”, “büyüsel” veya metafizik güçlerle donanmış kabul etmişlerdir. İnsan için yazı her zaman lafza göre daha uzun süre kutsallığını sürdürebilmiştir. Bu yüzden hem yazı hem de sözü bir arada bulunduran “yazılı kutsal sözler” metafizik hale bürüneceğinden “ölümsüzlük” kazanarak sihirden bile etkili sanılmıştır.

Yazılı kutsal metinleri olan dini gelenekler, yazısı olmayan (sözlü) geleneklere göre daha uzun ömürlü olurlar. Zira dinlere ölümsüzlük bahşeden en önemli fiziksel araçlardan biri de yazılı sözlerdir. Dindarlar, yazı yoluyla ezberlenmesi kolay dualar, ilahiler, kehanetler, efsaneler, hukuki kurallardan oluşan kutsal metinleri aktarılabilmişlerdir.

Bunun yanında Doğu geleneklerinde bilhassa Brahmanalar, Parsiler ve Müslümanlar, en ağır ve en zor metinleri bile hafızalarında saklayabilmişlerdir. Dolayısıyla yazısız sözlü bir gelenek zamanla mensuplarının yok olmasıyla “ölü” hale gelince doğal olarak o din de ortadan kalkmıştır. Bunun yanında kutsal yazının ve onun çıkardığı lafzın kutsallığı sebebiyle -okunurken veya kısık sesle mırıldanılırken- başka bir ses veya müzik enstrümanın karışmamasına dikkat edilmiştir.

Bu safhalardan geçen kutsal sözler, “kutsal kitap” olarak en nihayetinde belli bir hacme veya fiziki sınıra sahip olup değişmez muhtevaya kavuşmuştur. Batılı sözlükte “kanon” denen kutsal kitapların tedvini bir süreç sonunda değişmez ve tamlaşma eylemine kavuşmuş ve nihayetinde bu kesin ve otantik metin, uluhiyetin ve kutsiyetin fiziksel aleme yansıması olarak mensupları tarafından mukaddes görülüp büyük saygıyla karşılanıp ibadetlerde okunmuştur.

Kutsal Kitaptaki Lafzın ve Mananın Sahibi Kim?

Şu gayet açıktır ki İslam haricindeki kurucusu olan hemen hemen her dinde din kurucusunun telaffuz ettiği her söz, yaptığı her fiil hatta yaşantısından kesitler, kutsal metin olarak kabul edilirken kutsal metinlerin ruhbanlar veya önde gelen diğer liderleri tarafından yapılan yorumları ise -İslam terminolojisiyle söylersek- sünnet hükmünde olmuştur.

Söz gelişi günümüzde Hz. Musa’ya atfedilen Tevrat (Torah) ve onun rabbani yorum geleneği Talmud külliyatı veya Hz. İsa’nın hayatını konu edinen İnciller ve onların Apostolik yorumları anlamındaki patroloji (kilise babalarına ait teoloji) külliyatı hatta günümüze kadar tüm Papaların bilhassa ensiklikleri ilahi ilham ürünüdürler. Benzer şeyler, Hindistan’da Budha, Çin’de Konfüçyüs, İran’da Zerdüşt için de söylenebilir. Bunlar arasında söz gelişi Uzak Doğu geleneklerinden Taoizm’in kurucusu Lao Tzu’ya (ö. M.Ö. 531) atfedilen sözlerden oluşan Tao-Te-King (Tao ile Fazilet) adlı kitabın uzun süre nesilden nesile şifahi olarak lafzen aktarıldığı ve son şeklini ancak M.Ö. III yüzyılında aldığı söylenmektedir. Bu eserin, Lao Tzu’nun söz ve davranışlarını anlatan bir hikmet prototip olduğu ve tek bir kitaptan oluşmadığı aksine tekrarlarıyla ve farklı dönemlere ait deyiş tarzları olan farklı nüshalarıyla birden fazla kanaldan gelen pek çok raviye sahip olduğu bilinmektedir.

Sürgündeki Halkın Sürgündeki Kitabı:
Tevrat-ı Şerif Torah’a Karşı

Dinler içinde Yahudilik kendini “kitap merkezli bir gelenek” olarak daha fazla ön plana çıkarmaktadır. Yahudilere göre Tanrı’nın gerçek ve biricik halkı olan İsrail ve onun kutsal ve kurtuluş tarihini anlatan kutsal metin külliyatı ayrılmaz iki unsurdur. Diğer kutsal kitaplar bir yana en çok bildikleri, en fazla tefsir ettikleri dolayısıyla “Tanrı Halkı” ismini aldıkları kutsal metin Torah’ın (Tevrat) tarih içindeki serüveni ibretliktir.

Hz. Musa’ya Verilen Yasa’nın Akıbeti veya Tevrat’ın Yok Oluş Süreci

Yahudi geleneği kabul eder ki Hz. Musa’nın önderliğinde Mısır’dan çıkan İsrailoğulları vaat edilen topraklara gelip konakladıklarında Hz. Musa, bizzat kendisine ait Yasayı (Tevrat’ı) yazmış ve ruhbanlara ve kavmin siyasi liderlerinde emanet ederek onu, Ahit Sandığı’nın içine yerleştirmiştir (Tesniye, 31/9-13).

Hz. Musa’dan sonra peygamber olan Yeşu b. Nun (Yeşu, 1/1-9), Tevrat adı verilen Yasa’ya sıkı sıkıya uymakla emrolunmuştur. Kavmin din adamlarından kâhinler, yeni geldikleri topraklarda Ahit Sandığı’nı ve içindeki Tevrat-ı Şerif’i korumuşlardır (Yeşu, 3/14-16).

Devrin peygamberi Yeşu daha sonra Tevrat’ı taşlar üzerine yazmaları için İsrail’in 12 boydan her birine emretmiştir (Yeşu 4/1-9). Yeşu peygamberin ölümünden sonra İsrailoğulları arasında başıbozukluklar ve isyanlar artmış, Tanrı’yı tanımayan bir nesil ortaya çıkmıştır (Hakimler, 2/10). Söz gelişi Tanrı’nın yerine Baal putuna tapmaya başlayanlarla (Hakimler, 2/11), devrin peygamberi Samuel mücadele etmiş ve onları tekrar doğru yola getirmeyi başarmıştır.

Ancak komşu kavim Filistinlilerle yapılan bir savaşta Ahit Sandığı, içindekilerle birlikte düşmanın eline geçmiş dolayısıyla Tevrat-ı Şerif senelerce “yabancı bir kavmin elinde kalmıştır” (I. Samuel, 4/10). Ancak bu kavim, başlarına çok bela gelmesinin sebebini Ahit Sandığı olarak yorumlamış ve bizzat kendi elleriyle onu İsrailoğullarına teslim etmişlerdir (I. Samuel 6/7-11). Yeşu peygamber sonrasında bilhassa Kral Talut zamanında Tevrat, Ahit Sandığı’ndan çıkarılıp hiç okunmamış olduğundan bu devirlerde Tevrat bir tür “tabu” gibi görülmüştür (I. Samuel, 5. ve 6. bablar).

Yahudi kutsal metinlerine göre Hz. Davud Peygamber bile Ahit Sandığı’nı Kudüs’e götürmek istememiştir (II. Samuel, 6/10). Hz. Süleyman Peygamber’in hükümdarlığı döneminde yeni yapılan Süleyman mabedinde (Beyt Ha Mikdaş) özel bir bölüme yerleştirilmek maksadıyla Ahit Sandığı açıldığında içinden sadece iki taş levhadan başka şey çıkmamıştır (II. Samuel, 8/6-10; II. Tarihler, 5/10).

Kral Süleyman’dan sonra İsrail ve Yahuda devletleri ortaya çıkmış bilhassa Yahuda Krallığı putperestliğe dönmüş ve Tevrat’ı hepten terk etmiştir ( II. Tarihler, 12/1). Hatta Yahuda kralları, Hz. Musa’nın dinini yasaklamışlar, onun takipçilerini kılıçtan geçirmişler ve Tevrat’ta geçen Tanrı’nın isimleri yerine devrin putlarının isimlerini koymuş, Tanrı’yı hatırlatan her şeyi satırlardan silmişlerdir. Daha sistematik bir tahribatla bu dönemlerde Tevrat’ın okunması ve amel edilmesi yasaklanmıştır.

Benim Kitabım Senin Kitabın: Babil Sürgününden Dönen Ezra’nın Torah’ı

M.Ö. 587’de Yahuda Krallığı, Babil Kralı Buhtunnasır tarafından yıkılınca tapınak da tahrip edilmiş ve Tanrı Yahve’in İsrail’deki emaneti Ahit Sandığı da içindekilerle beraber Yahudilerle sürgüne, Babil’e götürülmüştür. Yanlarında Ahit Sandığı olmadan yaklaşık elli sene sonra (M.Ö. 538) Rabbanilerin önderliğinde sürgünden Mukaddes Topraklara dönen Yahudiler, dini ve milli olan her şeylerini “yenilemişler”, bu arada Mabed’i de ikinci kez inşa etmişlerdir.

Kavmin lideri Ezra, başrahip ve kavmin dinî lideri olarak “unutulan Yasa’yı” bizzat kendi eliyle yani ruhbanların gözetiminde olarak “yeniden oluşturmuştur”. Ezra, bizzat oluşturduğu Yasa’yı (Tevrat’ı, daha doğrusu Torah’ı) halkın huzurunda okumuştur (Ezra, 7/10, 7/25-26 ve 7/25-26).

Nehemya kitabı 8. babta anlatıldığına göre Ezra ve beraberindeki rahipler, bu yeni kitapta birtakım değişiklikler yapmıştır. Torah’ın korunması Soferim adlı daha özel bir ruhban grubun eline geçmiştir. Yeremya Peygamber, Soferim’in kalemleriyle yalan şeyler ve düzmeceler yazdığını ve bunların Tanrı kelamıyla bir ilgisinin olmadığını söylemiştir.

Böylece Soferim’in Torah metni üzerinde oynamalarda bulunduğu gayet açıktır (Yeremya, 8/8-9). Soferim tabakası ellerindeki Torah’ı hep kontrol altında tutmuş ve onu halka kabul ettirmişlerdir. Hatta Ruhban idaresi olan Makkabiler döneminde Soferim Torah’ı standart nüsha olarak bilinmiştir.

M.S. 70 yılında II. Tapınak da Romalılar tarafından yıkılınca baskı ve şiddetten bu Torah da etkilenmiş, nüshalarını elde etmek zorlaşmıştır. M.S. II. asırda İskenderiye yakınlarındaki Jamnia ( Yavne) de toplanan Yahudi Konsili, bu günkü Torah’ın son şeklini vermiş ayrıca Tonah kanon oluşu yani resmi nüsha haline getirilişi sağlanıp onaylanmıştır.

Tarih boyunca geleneksel görüşe göre sözlü kaynaklar da tıpkı yazılı kaynaklar gibi lafzen ve manen vahiy ürünü kabul edilmişlerdir. Torah’ın rabbani yorumu olan Talmud’un otoritesi bile sarsılmazdır. Günümüzde Ortodoks Yahudiler ise Torah’ın Hz. Musa’ya, Sina’da vahy edildiği şekliyle korunduğunu iddia etmesine rağmen onun tamamen vahiy kitabı olmadığını kabul ederler.

Onlara göre Torah, tarihsel ve kültürel bir bilgiler veren İsrail toplumunun kitabı olup çağlar boyu İbraniler tarafından teşekkül ettirilmiştir. Reformist, muhafazakâr, liberal ve yeniden yapılanmacı Yahudiler ise Torah’ın birtakım lafız ve mana açısından çoğunlukla beşer unsurlarını içerdiğini kabul ederler.

Lafız da Mana da Başka İnsana Ait: Ete Kemiğe Bürünen Hristiyan Tanrı Kelamı (Dei Verbum)

Hristiyanlığa göre “Hakikat, Yol ve Hayat bahşedici vahiy İsa Mesih’tir” (Yuhanna, 14/6). Hristiyanlara göre İlahi Kelam olan İsa, Tanrı’nın tüm kurtarıcı eylemlerinin odağındadır (Romalılara, 10/ 17).

İnciller, İsa Mesih’in yeryüzündeki basit özgeçmişi değil birer müjde olarak onun tüm insanlığı kurtarıcı hikâyesini anlatmaktadır. Bilhassa Aziz Pavlus’a göre İsa Mesih, bir vahiy olarak, Tanrı’nın zatını ve tüm gizlenmiş iradesini açığa çıkarıp bildirmek üzere gelmiştir (Efeslilere, 1/9). Mesih aracılığıyla İlahi Kelam gibi metafizik bir kavram, tamamen fiziksel bir bedene sahip olmuş ve insan Kutsal Ruh’un aracılığıyla Baba Tanrı’yla irtibat kurmuş ve ilahi doğayı paylaşmıştır (II. Petrus, 1/ 4; Efeslilere,
2/18).

Dolayısıyla İsa Mesih’in konuştuğu her şey Tanrı Kelamı’dır. Kendisi Tanrı Oğludur olduğundan bunu anlatan İnciller, onun “hikâyesi” hükmündedir. En nihayetinde İsa Mesih’i görmek ise “Babasını”
görmek hükmündedir (Yuhanna, 1/ 1-18;  5/36; 14/ 9).

Roma Katolik Kilisesi’ne göre Havarisel gelenek olarak İsa Mesih’in hayatını kaleme almak, onu şifahi olarak vaaz etmek, onun yaptıklarını, dudaklarından dökülenleri hem nispi lafzıyla hem de nispi manasıyla aktarmak Kilisenin işidir. İsa Mesih, Kelam (Logos) Kutsal Kitap olurken, Havarilerin aktardığı inancı koruyan Kilise ise asırlar boyunca “Otantik Havarisel Geleneği” meydana getirdi (Yuhanna, 20/ 31;  II. Timoteus, 3/ 16; II. Petrus, 1/ 19- 20; 3/ 15- 16).

Roma Katoliklere göre çoğu İsa Mesih’i görmeyen bu Yeni Ahit yazarları, “gerçek müellifler” olarak Tanrı’nın irade ettiği şeyleri “beşeri açıdan” anlayarak kaleme aldılar. Zira Tanrı, Kutsal Kitap külliyatında insanlar aracığıyla yine “insani bir tarzda” konuştuğundan bunları yorumlayanlar da açık bir şekilde Tanrı’nın murat ettiklerini iletmekte dikkatli olmalıdırlar.

Bu metinlerdeki sözler, sadece kutsal kitap yazarlarının niyet ettiği manalar değil aynı zamanda Tanrı’nın bizzat onların rölatif kelimeleri yardımıyla ortaya çıkmasını istediği mesajlardır. Böylece Kutsal metinlerdeki ifadeler, edebi açıdan bakıldığında hem lafız hem de mana açısından Tanrı’nın iradesi ve gözetimi altında beşeri yazarlarına aittir. Netice bu yazarlar, vahyi yazarken kehanet, şiir, vaaz ve diğer söylem formlarından faydalanırken kendi çağlarını, kendi dil anlayışlarını ve kendi kültürlerini kattılar.

Bunun yanında Tanrı kelamının gerçek yorumcusu olarak Roma Katolik Kilisesi, inananların bedeni ve “gerçek annesi” olarak kendi tarihi boyunca otoritesini kullanarak kutsal metinlerin doğru yorumlanması ve farklı dillere çevrilmesi için de çaba gösterdi. Bu görevlerinin yanında Kilise, Kutsal Ruh’un pedagojik eğitimi altında kutsal metinlerin yorumlanmasına yönelik daha derin ilhamlara sahip olmak için uğraş verdi. Nitekim Katolik kutsal kitap yorumcuları, “Kutsal Ruh’un inayetiyle” doğru bir şekilde izah ve ifade için enerjilerini harcarken Kilise babaları olan Kutsal teoloji yazarları da ilhamlarını Tanrı’dan alarak çobansal vaazlar, ilmihaller ve liturjik (ayinsel) eserler hazırladılar.

Hristiyan kutsal metin külliyatına karşı nispeten “en hassas” olan Evanjeliklerdir. Onlara göre, Eski Ahit metin yazarları gibi Yeni Ahit yazarları da Tanrı’nın, ilahi lütuf ve kudretinin açık bir ifadesi olan İsa’yı kendileri aracılığıyla tüm aleme getirdiğini anlattılar. Bu bağlamda Evanjeliklere göre lafız, mana ve tarz açısından Tanrı zaman ve mekânı gözeterek kendi kutsal kelamının yazarlarını bizzat seçmiştir. Tanrı kelamı olarak kutsal metinler, hem sözlü hem de yazılı bir iletişim aracı olarak kabul edildiler. Neticede Yeni Ahit yazarlarının sözleri gerçektir zira Tanrı asla yalan söylemez (İbranilere, 6/18). Bu yazarlar birer araç olarak, gerçek müellif olan Tanrı’nın iradesini kendi bağlamlarında açıklarlar.

Yine tıpkı Katolikler gibi Evanjelikler de Kutsal Ruh’un vahiy esnasında aktif olduğunu ve Eski Ahit döneminde peygamberleri Yeni Ahit döneminde ise Havarisel geleneği “beşeri araç” olarak kullandığını iddia ederler. Zira Kutsal Ruh’un “yenilemesi” olmasa vahyin kurtarıcı olduğu kavranamaz (Yuhanna, 3/3-6).

Son tahlilde onlara göre vahiy, Kutsal Ruh’un insanlığa bahşettiği beşeri doğaya sahip ilahi bir hediyedir. Bu yüzden kutsal yazılar hakkında yapılacak tüm yorum, teolojik kanaat veya tarihsel gözlemler, İsa’nın mesajıyla uyuşmalıdır.

Neticede lafız ve mana arasındaki kutsal metinlere bağlamında yaptığımız bu değerlendirmelerden biz Müslümanların alması gereken bazı dersler vardır;

Birincisi İslam haricindeki dinlerin kutsal metinleri, kendi din kurucusunun hayat hikâyesini, öğretilerini, sözlerini veya uluhiyetiyle olan yakın ilişkisini vermektedir. Dolayısıyla Müslümanların siyer hatta sünnet dediği şeye diğer din mensupları “kutsal metin” diye inanmaktadırlar. Bu bağlamda kutsal kitapların serüvenleri ile onların oluşturduğu inanç sistemleri ve inananların tarihi arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır.

İkincisi, İslam haricindeki tüm diğer geleneklerde, tarih boyunca kutsal metinlere yapılan tefsirler, şerhler, teviller, teolojik söylemler -Müslümanların anladığı anlamda- o dinin sünnet anlayışını oluşturmaktadır. Hatta İslam geleneğinde mevzu hadis olarak tenkit edilen bazı söz veya ifadeler diğer geleneklerde bazen serlevha, altın söz veya en merkezi öğreti olarak karşımıza çıkmaktadır.

Üçüncüsü, daha özelde Yahudilikle ilgili her dini fenomen konusunda daima iki temel mesele karşımıza çıkmaktadır: a. Ehl-i Kitab’a ait bir fenomenin tarihsel süreç içindeki serüveni veya akıbeti. b. O fenomenin gelenek özellikle ruhbanlar eliyle meydana gelen değişim süreci.

Daha somut bir ifadeyle biz biliyoruz ki Yahudilerin ellerinde bulunan mevcut Torah ile Hz. Musa’nın bizzat yazılmasını emrettiği Tevrat-ı Şerif aynı kitap değil, aksine farklı tarihsel süreçlerden geçen iki farklı kitaptır. Zira bu günkü Torah’ı başrahip Ezra kaleme almıştır. Hatta bozulan ve tahrif edilen metin bile gerçek Tevrat değil, Ezra’nın kaleme aldığı ve kendi içinde tahrifat süreçlerinden geçen Torah’tır. Hatta diyebiliriz ki sürgün ve diaspora yaşayan Yahudiliğin kutsal metni de aynı kaderi paylaşmıştır.

Dolayısıyla çeşitli serüvenlerden geçerek tarih içinde ona inanan Yahudi toplumu gibi acılar yaşayan Tevrat, Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa (a.s.) ile özellikle yan yana getirilmez. Hele Yahudilerin elindeki Torah, Kur’an ile uzlaşan pek çok noktaları olsa bile lafız ve mana açısından ruhban geleneği tarafından oluşturulan başka bir kitap olduğundan namazda okunamaz.

Dördüncüsü, İlahi kelamı insan (İsa Mesih) haline sokan Hristiyanlığın vahiy anlayışı da ilgi çekicidir. Hristiyan vahyi lafız ve manası farklı insanlara ait olan metinler haline bürünmüştür. Özellikle Hristiyan kutsal kitap külliyatında gözlemlediğimiz İlahi Kelam’ın (Logos) kavramlaşma sürecinin Kilise tarihinde geçirdiği serüveni ilgi çekicidir.

Bu bakımdan Kur’an’ın, bilhassa Hz. İsa Mesih (a.s.) ile İncil kelimesini de yan yana getirmemesi dikkatimizden kaçmaz. Zira varlığını kabul etmediği (de facto) Hristiyan külliyatının meşruluğunu (de Iure) sorgulamayan Kur’an-ı Kerim, bu yaklaşımıyla, Kutsal Ruh’a anahtar rol verip ilhamın lafız ve mana açısından Kilise içinde hâlâ devam ettiğine inanan Hristiyanlara dolaylı yoldan cevap vermektedir.

Son olarak Müslümanlar olarak biz, Kur’an-ı Kerim’i Batı’nın kendi içinde ürettiği felsefeleriyle tev’il etmekten veya niyeti belli oryantalistlerin Kitabımız hakkındaki iddialarını kendi geleneğimiz içinde delillendirmekten vazgeçmeliyiz. Zira Kur’an, ümmetin yetiştirdiği milyonlarca hafızıyla, Allah’ın bizzat koruyucu olmasıyla, eskimeyen güncel konularıyla, beşerin kognitif melekesine uygun filolojik yapısıyla, önceki kutsal metinleri bile kendi bünyesinde koruyucu, düzeltici ve tasdik edici içeriğiyle İslam’ın batılı yok edip Hakk’ı izhar eden özelliğine uygun bir Kitap’tır.

Cevap Yazın