Kutsal Kitaptaki Lafzın Ve Mananın Sahibi Kim?

Dinler tarihinde kutsal kitaplarının mana ve lafız arasındaki serüveni ilgi çekicidir. Her dini gelenek, kutsal kabul ettiği bir metne sahiptir. Bu, bazen ilahi bir söz olurken bazen de mukaddes insanların sözlerinden oluşur. Bir dinin kutsal metnini okumak, o dinin mukaddes kabul ettikleri ile doğrudan ve anlamlı karşılaşma içinde olmak demektir. Her dinin kutsal metni, otantiklik, hacim, konu, içerik ve üslup açısından farklı özellikler taşır.

Bunun yanında İlahi kelam barındıran Kur’an-ı Kerim, başlangıçtan beri hem yazılı hem de sözlü olarak kayıt altına alınırken aynı çizgideki Yahudilerin kutsal metinleri bilhassa Tevrat’ı (Torah), Hz. Musa sonrası kayıt altına alınmış, ilahi kökenli olduğuna inanılan Hindu metinleri ise uzun yıllar sözlü (lafız) olarak aktarılmıştır. Kadim Çin hayat felsefelerini ıslah ve tedvin eden Konfüçyanizm’in veya Taoizm’in kutsal metinleri ise bizzat mukaddes din kurucusu olmadan anlaşılmayan hayat felsefeleri karşımıza çıkmaktadır.

Kadim insanlar, başlangıçta düşünce ve lafızları yazı vasıtasıyla anlatmayı “mucize” olarak görürken, düşünce veya lafızların anlatıldığı resim veya işaretleri “doğaüstü”, “büyüsel” veya metafizik güçlerle donanmış kabul etmişlerdir. İnsan için yazı her zaman lafza göre daha uzun süre kutsallığını sürdürebilmiştir. Bu yüzden hem yazı hem de sözü bir arada bulunduran “yazılı kutsal sözler” metafizik hale bürüneceğinden “ölümsüzlük” kazanarak sihirden bile etkili sanılmıştır.

Yazılı kutsal metinleri olan dini gelenekler, yazısı olmayan (sözlü) geleneklere göre daha uzun ömürlü olurlar. Zira dinlere ölümsüzlük bahşeden en önemli fiziksel araçlardan biri de yazılı sözlerdir. Dindarlar, yazı yoluyla ezberlenmesi kolay dualar, ilahiler, kehanetler, efsaneler, hukuki kurallardan oluşan kutsal metinleri aktarılabilmişlerdir.

Bunun yanında Doğu geleneklerinde bilhassa Brahmanalar, Parsiler ve Müslümanlar, en ağır ve en zor metinleri bile hafızalarında saklayabilmişlerdir. Dolayısıyla yazısız sözlü bir gelenek zamanla mensuplarının yok olmasıyla “ölü” hale gelince doğal olarak o din de ortadan kalkmıştır. Bunun yanında kutsal yazının ve onun çıkardığı lafzın kutsallığı sebebiyle -okunurken veya kısık sesle mırıldanılırken- başka bir ses veya müzik enstrümanın karışmamasına dikkat edilmiştir.

Bu safhalardan geçen kutsal sözler, “kutsal kitap” olarak en nihayetinde belli bir hacme veya fiziki sınıra sahip olup değişmez muhtevaya kavuşmuştur. Batılı sözlükte “kanon” denen kutsal kitapların tedvini bir süreç sonunda değişmez ve tamlaşma eylemine kavuşmuş ve nihayetinde bu kesin ve otantik metin, uluhiyetin ve kutsiyetin fiziksel aleme yansıması olarak mensupları tarafından mukaddes görülüp büyük saygıyla karşılanıp ibadetlerde okunmuştur.

Şu gayet açıktır ki İslam haricindeki kurucusu olan hemen hemen her dinde din kurucusunun telaffuz ettiği her söz, yaptığı her fiil hatta yaşantısından kesitler, kutsal metin olarak kabul edilirken kutsal metinlerin ruhbanlar veya önde gelen diğer liderleri tarafından yapılan yorumları ise -İslam terminolojisiyle söylersek- sünnet hükmünde olmuştur.

Söz gelişi günümüzde Hz. Musa’ya atfedilen Tevrat (Torah) ve onun rabbani yorum geleneği Talmud külliyatı veya Hz. İsa’nın hayatını konu edinen İnciller ve onların Apostolik yorumları anlamındaki patroloji (kilise babalarına ait teoloji) külliyatı hatta günümüze kadar tüm Papaların bilhassa ensiklikleri ilahi ilham ürünüdürler.

Benzer şeyler, Hindistan’da Budha, Çin’de Konfüçyüs, İran’da Zerdüşt için de söylenebilir. Bunlar arasında söz gelişi Uzak Doğu geleneklerinden Taoizm’in kurucusu Lao Tzu’ya (ö. M.Ö. 531) atfedilen sözlerden oluşan Tao-Te-King (Tao ile Fazilet) adlı kitabın uzun süre nesilden nesile şifahi olarak lafzen aktarıldığı ve son şeklini ancak M.Ö. III yüzyılında aldığı söylenmektedir. Bu eserin, Lao Tzu’nun söz ve davranışlarını anlatan bir hikmet prototip olduğu ve tek bir kitaptan oluşmadığı aksine tekrarlarıyla ve farklı dönemlere ait deyiş tarzları olan farklı nüshalarıyla birden fazla kanaldan gelen pek çok raviye sahip olduğu bilinmektedir.

Prof. Dr. Mustafa ALICI

 

 

Cevap Yazın