Elveda Doğu!

“Garplıyım. Hristiyanlığın daha iyi, daha zengin miraslarla, daha derinden işlendiğine eminim. Burada kendi kendimle aşikâr şekilde tezattayım. Süleymaniye’den başka garpla ölçülecek bir iki musiki eserinden başka bir şey tanımıyorum…” Merhum Tanpınar’ın günlüğündeki son satırlardan… Ben meseleye biraz daha farklı bakıyor olmakla birlikte düşüncelerimiz aşağı yukarı aynı kapıya çıkıyor. Soru basit: Elin(iz)de ne var? Müslümanlar hem kel hem fodul – acı ve üzücü gerçek.

Müslüman Doğu kaotik ve belirsiz, plansız, kuralsız, kara düzen, rasyonel olmadığı için bu coğrafyada bir gün sonra ne olacağı dahi öngörülemez. Hiçbir alanda belli bir nizamı yok, “Ali yazar, Veli bozar” hesabı, bu nedenle öngörüsüz, uzun vadeli planlama kabiliyetinden yoksun…

Müslüman Doğu -düşünce, irfan, kültür, sanat bağlamında- keşfedilmesi gereken bir dünya olmaktan çıkıp, hemen her açıdan uzak durulması gereken bir dünyaya dönüştü, ışık Doğu’dan yükselmiyor artık. Bir zamanlar yükselttiği bütün değerleri katlederek kendini fesheden bir medeniyetin kalıntıları arasında yaşamak da bir tecrübe sonuçta. Bu tecrübenin bizim payımıza düşmesinde ise bir anlam ya da hikmet yok; enkaz altında doğmuş olmanın sonucu sadece. “Herkes her şeyden sorumlu” mottosuna itibar etmemiz için de hiçbir sebep yok, kötü bir miras devralmış olmamızın sorumlusu biz değiliz, bu bizim irademizin dışında meydana gelmiş olan bir durum. Şahsen tarihin seyrinden ve mevcut tablodan ibret-binim, hepsi bu kadar.

Müslüman dünyada devlet ve toplum anlayışı distopiktir. “İslam bu değil” – yamalı bohçada kalan son malzeme! Ütopyalar ideal bir site ya da devlet ve toplum arayışının ya da anlayışının ürünüdür, ideolojik dindarların ve genel olarak Müslüman Doğu’nun devlet ve toplum anlayışı ise söz konusu ütopik devlet ve toplum arayışı ya da anlayışının antitezidir (distopik), hayatı yaşanmaz kılan ya da kılacak cinsten, zor, karanlık. Daha önce de ifade ettiğim gibi, İslam Türk, Arap, Fars siyaset-devlet geleneği berbat bir gelenektir. Yani sorun tek başına bugünün sorunu değil, tarihe uzanan, kökleri derinde olan bir sorundan bahsediyoruz.

İster geleneksel olsun ister radikal ideolojik dindarın tek söyleyebildiği: Batı’dan bir şey almamıza gerek yok, ne lazımsa İslam medeniyetinde/İslam’da fazlasıyla var. Mesele şu ki üç-dört asırdır hiç de öyle görünmüyor. Yani bu ve benzeri söylemler fiilen yanlışlanmış durumda lakin aklın olmadığı yerde yine de çok kullanışlı, içi boş slogan ve propagandaya meftun kütle için mest edici.

Kendi kendilerini mahvettikleri gerçeğiyle yüzleşmek istemeyenler suçluyu dışarıda ararlar, sonunda bir günah keçisi bulurlar -ki bu konuda son derece ustalaşmışlardır- ve “İşte bizi bunlar mahvetti” derler, -misal- ah ah hep bu hümanistler mahvetti bizi – ideolojik dindarın zekâsı! Müslüman Doğu, kendi sonunu kendi elleriyle hazırlamıştır, suçlusu ne Batı’dır ne de herhangi bir dış mihrak.

Bir başka safsata, “Dinden uzaklaştığımız için bu hallere düştük”, kaç mevsim geçti böyle yalanlarla; bilakis, Müslüman dünya, “dine sıkı sıkıya bağlılık” adı altında yobazlığın dibine vurduğu için bu hallere düştü. Müslüman dünyanın kullandığı bütün ürünler -üç öğün sövdüğü- Batı menşeli, ne dini, hangi dindarlık?

Büyülü tarihe atıf, içi boş din övgüsü, yücelti, slogan, spekülasyon, sonuçları ortadadır. Müslüman Doğu, ilahiyattan felsefeye geçebilirse, uzun vadede bir şeylerin değişebileceği yönünde ufak da olsa bir umut ışığı parlayabilir. Elbette bu zor ve zahmetli bir iş, halihazırda bu yönde gerçekleşecek bir değişime dair herhangi bir emare de yok – mutluyuz!

İslam Alemi’nin en parlak medeniyetini Batı’da kurmuş olması tesadüf mü? Düşünce tarihindeki şahsiyetler, düşüncelerinden kim istifade etmişse ya da düşüncelerine kim sahp çıkmışsa onu temsil ederler, dolayısıyla Endülüs, Doğu’yu değil Batı’yı temsil eder. Batı, Müslüman dünyanın fırlatıp bir kenara attığı, kıyıda köşede bıraktığı şahsiyetlerin düşüncelerinden istifade etmesini bilmiştir. Birçok Batılı düşünür, Batı’nın düşünmeyi İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd sayesinde öğrendiğini itiraf eder. İbn-i Rüşd, bir numaralı Aristo şarihi olarak Atina Okulu’ndaki yerini almıştır. Doğu, giderek insanlık için bir talihsizlik halini almakta, Doğu’nun “kadim bilgeliği” de giderek bir mit haline gelmektedir. Kendi zihnimde kurtarmak için çok çaba harcadığım Doğu artık ümitsiz vak’adır, kendini ıslah etmesini bilmemiş, becerememiştir. Evet, düşünce, bilim, sanat bağlamında Batı’daki yerimi alıyorum. Elveda Doğu!

Atilla Fikri Ergun 

Cevap Yazın