Adana Mutabakatı Suriye Düğümünü Çözer mi?

Adana Mutabakatı, 20 Ekim 1998 tarihinde Suriye ile Türkiye devletinin yetkilileri arasında, PKK terör örgütüne yönelik imzalanan bir protokoldür. Bu protokol geliştirilerek 21.12.2010 tarihinde iki devlet antlaşma imzalamıştır. Bu antlaşma, 31.01.2011 tarihli Bakanlar Kurulu kararına istinaden TBMM’ye sunulmuş, Genel Kurul’da onaylanmış, üçer yıllık periyodlarla otomatikman yenilenmesi kararlaştırılmıştır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 23 Ocak 2019 tarihinde Moskova’da 1 saat 25 dakikalık bir görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşmenin ardından basın açıklamasında bir gazetecinin “ABD ile Türkiye arasında yürütülen güvenli bölge görüşmelerini” sorması üzerine Putin, 1998 yılında Türkiye ile Suriye arasında imzalanan Adana Mutabakatı’nı hatırlatarak, “Türkiye’nin Şam rejimini bu mutabakata uymaya zorlaması gerektiğini” bildirdi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Moskova dönüşü gazetecilere yaptığı açıklamada, 1998 mutabakatının önemli olduğunu belirterek, “Nitekim Sayın Putin de özellikle gündeme getirdi. Türkiye bunu işlemeli. Bunun Türkiye’nin bölgedeki ağırlığını hissettirebileceği önemli bir anlaşma olduğu kanaatindeyim” ifadelerini kullandı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun, Adana Mutabakatı’nın, Suriye’nin taahhütleri yerine getirmemesi durumunda Türkiye’ye askeri müdahale hakkı olduğuna ilişkin sözleri üzerine de mutabakat tartışılmaya başladı.

Antlaşmaya Götüren Süreç

Adana Mutabakatı, 20 Ekim 1998 tarihinde Suriye ile Türkiye devletinin yetkilileri arasında, PKK terör örgütüne yönelik imzalanan bir protokoldür. Bu protokol geliştirilerek 21.12.2010 tarihinde iki devlet antlaşma imzalamıştır. Bu antlaşma, 31.01.2011 tarihli Bakanlar Kurulu kararına istinaden TBMM’ye sunulmuş, Genel Kurul’da onaylanmış, üçer yıllık periyodlarla otomatikman yenilenmesi kararlaştırılmıştır. Adana Mutabakatı olarak bilinen bu antlaşmanın, Suriye’deki PKK/PYD terör örgütlerine yönelik mücadelede Türkiye açısından ne anlam ifade ettiğini değerlendirmezden önce, bu antlaşmaya esas teşkil eden süreci hatırlamak gerekiyor.

Adana Protokolü, 28 Şubat darbesinin en etkili olduğu bir dönemde (Refah-Yol hükümetinin düşürülmesinden sonra) imzalanmıştır. İktidarda, (düşürülen Refah-Yol hükümetinin yerine, CHP’nin dışarıdan desteğiyle, ANAP-DSP-DTP tarafından kurulan), Mesut Yılmaz azınlık hükümeti vardır. 30 Haziran 1997’de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından onaylanan hükümet, 8 Temmuz 1997’de TBMM’den (278 kabul, 265 ret ve 1 çekimser oyla) güvenoyu alır.

Hükümetin kurulmasından iki ay sonra ortada kayda değer bir gelişme, terör eylemi olmamasına rağmen, devletin PKK’ya yönelik politikaları sertleşmeye başlar. Hükümet, 19 yıldır Suriye’de bulunan örgütün başı Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasını talep eder. Türkiye’nin kararlılığını gören Abdullah Öcalan, 13 Eylül 1998 tarihinde (PKK’nın yayın organı Med TV’de) tek taraflı ateşkes ilan eder. 15 Eylül’de, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş, Suriye’yi, Öcalan konusunda tehdit eder. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 1 Ekim 1998‘de, TBMM’nin açılışında yaptığı “Suriye’ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha tüm dünyaya ilan ediyorum” açıklamasında bulunur.

PKK lideri, 9 Ekim 1998’de Suriye’den çıkmak zorunda kalır. Öcalan’ın Suriye’yi terk etmesini yeterli görmeyen Türkiye, Suriye’den, PKK ve bileşenlerine destek vermeyeceği konusunda garanti ister. 20 Ekim 1998’de, her iki devletin yetkilileri, Adana’da bir araya gelerek Adana Mutabakatı’nı imzalar.

Öcalan, Suriye’den sahte pasaportla Yunanistan’a giderek bu ülkeden iltica talebinde bulundu. Yunanistan makamları iltica talebini kabul etmeyince, kendisine tahsis edilen jetle Rusya’ya geçerek 4 Kasım’da Rusya’dan iltica talebinde bulundu. Rusya Parlamentosu’nun alt kanadı Duma, iltica başvurusunu kabul etmesine rağmen süreç uzayınca, 12 Kasım’da İtalya’ya geçerek İtalya’dan iltica hakkı istedi. Roma Havalimanı’nda sahte pasaport kullandığı iddiasıyla tutuklanan Öcalan kısa süre sonra serbest bırakılarak Roma’da bir villaya yerleştirildi. Türkiye, İtalya’dan, Öcalan’ı teslim etmesini istedi. İtalya kabul etmeyince Türkiye’de İtalyan ürünlerine boykot kampanyaları başladı. Türkiye ile ilişkilerinin bozulmasını istemeyen İtalya, Öcalan’ı ülkesinden çıkarmak zorunda kaldı.

Öcalan, 16 Ocak 1999 tarihinde gizlice yeniden Rusya’ya gitti. 10 günden fazla kalmasına izin verilmeyince bu defa 29 Ocak’ta Rusya’dan tekrar Yunanistan’a geçti. 2 Şubat’ta Kenya’ya giderek Yunan Büyükelçiliği’ne sığındı. Elçiliği terk etmesi için baskıların devam etmesi üzerine 15 Şubat’ta Hollanda’ya götürüleceği vaadiyle Türkiye istihbaratına teslim edildi. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalandığı haberini, 16 Şubat sabahı, 11 Ocak 1999 tarihinde kurulan DSP azınlık hükümetinin başbakanı Bülent Ecevit açıkladı.

Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirilmesini Türkiye’nin terörle mücadeledeki başarısına bağlamak yanlış olur. Bu konuda birçok rivayet olsa da en önemli sebebin, 28 Şubat darbesine destek veren siyasi partilerin tahkim edilmesine yönelik olduğu anlaşılıyor. Bu operasyonun, PKK’nın eylemlerinin en yoğun olduğu 1996 ve 1997 yıllarında değil de eylemlerin azaldığı 1998 yılında gerçekleşmesi bu tezi teyit ediyor. Öcalan’ın seçimden kısa bir süre önce teslim edilmesi, tesadüf olarak nitelenemez.

ABD, Suriye ve Irak üzerindeki planları nedeniyle PKK liderini gözden çıkarmış olabilir. TBMM, 30.07.1998 tarihinde, genel ve yerel seçimlerin 18 Nisan 1999 tarihinde birlikte yapılması kararı almıştı. Seçim tarihi belli olduktan sonra ANASOL-D hükümeti 11 Ocak 1999 tarihinde gensoruyla düşürüldü.1 Bu hükümetin yerine DSP azınlık hükümeti kuruldu. Seçimlerden yaklaşık 2 ay önce PKK lideri yakalanarak Başbakan Bülent Ecevit’e teslim edildi. Çok sayıda askerimizi ve vatandaşımızı şehit eden terör örgütünün liderinin yakalanması, ülke genelinde büyük bir sevinç yarattı.

Bu olay, iki ay sonra yapılacak seçimler üzerinde de etkili oldu. 1995 seçimlerinde %14,6 oy alan DSP, 18 Nisan 1999 seçimlerinde oylarını %22,19’a yükseltti. Ancak bu takviye (doping), Ecevit’in “tek başına” iktidara gelmesine yeterli olmadı. Ecevit’in başbakanlığında, DSP (136 mv.), MHP (129 mv.) ve ANAP (86 mv.) ile birlikte koalisyon hükümeti kuruldu.

Seçimleri takiben, milletvekili yemin merasiminde, RP milletvekili seçilen Merve Kavakçı’ya yemin ettirilmedi, dört ay sonra 17 Ağustos depremi oldu. Depreme yardıma koşan sivil kuruluşlar bile hükümetin fişlemelerine maruz kaldı. 28 Şubat darbesinin yasakları, en geniş şekilde bu dönemde uygulamaya konuldu.

19 Şubat 2001 tarihli MGK toplantısında, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Başbakan Bülent Ecevit’e anayasa kitapçığı fırlatmasıyla Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizi yaşandı. Faizler %700’e fırladı, döviz kurları bir günde iki katına çıktı. Alınan önlemler ekonomik krizi önlemeye yeterli olmayınca MHP lideri Devlet Bahçeli, “erken seçim” istedi. 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan seçimlerde, AK Parti tek başına iktidara gelirken, DSP %1,2 ANAP %5,1, MHP %8,3 DYP %9,5 oy alarak %10 barajının altında kaldılar.

Mutabakatta Neler Var? 

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanma ve Türkiye’ye teslimi sürecine bakıldığında, Suriye ile Türkiye arasında imzalanan Adana Protokolü’nün, iki ülke arasındaki samimi bir işbirliğine dayandığını söylemek zor görünüyor. Zira Suriye, PKK terör örgütünün en büyük destekçisi olmuştur. Suriye hükümetinin destekleri sayesinde bu örgüt, Suriye topraklarında eğitim kampları açmış, örgüt militanlarını eğitmiş, örgütün lideri, Kandil’i merkez seçmiştir. Suriye, Türkiye’nin savaş tehdidi üzerine Öcalan’ı, Suriye’den çıkarmak zorunda kalmıştır. Suriye, Adana Protokolü’nü, 20 Ekim 1998 tarihinde, Öcalan’ı Suriye dışına çıkardıktan 10 gün sonra (yani Türkiye’nin savaş tehdidini bertaraf ettikten sonra) imzalamıştır.

Türkiye adına Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Büyükelçi Uğur Ziyal’ın ve Suriye adına Tümgeneral Adnan Badr al-Hasan’ın imzaladığı bu sözleşmede; “Abdullah Öcalan’ın Suriye dışında olduğu ve bir daha asla Suriye’ye girmeyeceği, yurtdışındaki PKK unsurlarının Suriye’ye dönemeyeceği, ülke topraklarındaki PKK kamplarının bir daha kullanılmayacağı ve Suriye’nin, tutuklanan PKK üyelerinin listelerini Türkiye’ye vermesi taahhütlerini içermektedir.

Mutabakat, Suriye’nin kısa vadeli taahhütleri yanında, uzun vadeli terörle mücadelenin de çerçevesini çiziyor: Buna göre, (1) Suriye kendi topraklarından Türkiye’nin güvenlik ve istikrarını tehlikeye atacak eylemlere, PKK’nın silah, lojistik ve mali destek sağlamasına ve propaganda faaliyetlerine izin vermeyecek. (2) Suriye, PKK’yı terör örgütü olarak ilan etmiş, diğer terör örgütlerinin yanı sıra PKK ve uzantılarının topraklarındaki faaliyetlerini yasaklamıştır. (3) Suriye, PKK’nın topraklarında eğitim kampı kurmasını ve ticari faaliyetlerde bulunmasını yasaklamıştır. (4) Suriye, PKK üyelerinin transit yollarla üçüncü ülkelere gitmesine izin vermeyecektir. (5) Suriye, PKK liderlerinin topraklarına girmesini engelleyecek ve gümrük yetkililerine bunun için talimat verecektir. Bu protokol, tarafların taahhütlerin yerine getirmesini sağlamak ve gözlemek için bazı mekanizmalar kurulmasını, iki ülkenin üst düzey güvenlik birimleri arasında doğrudan telefon hattı kurulması, diplomatik temsilciliklerde güvenlik işleri için özel temsilcilerin atanmasını da öngörüyor.” (Serkan Demirtaş, 25.01.2019, bbc.com/türkçe) İki ülke yetkilileri, Adana Protokolü’nü geliştirerek, 21 Aralık 2010 tarihinde Ankara’da 23 maddelik “Terör ve Terör Örgütlerine karşı Ortak İşbirliği” anlaşmasını imzalamış, bu anlaşma TBMM tarafından 6.04.2011 tarihinde 6233 sayılı kanunla onaylanarak, (26 Nisan 2011 tarih ve 27916 sayılı) Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

Türkiye’nin terör örgütleriyle mücadelede “sınır ötesi operasyonları”, milletlerarası hukukta meşru bir hakka (meşru müdafaa) dayandığından, Türkiye’nin (iki taraflı veya çok taraflı sözleşme veya yakın tehlike gibi) meşru bir zemin aramasına gerek bulunmuyor. Bununla birlikte Türkiye, Suriye ile imzalamış olduğu Adana Protokolü’nü ve bu protokolü esas alarak geliştiren 21.12.2010 tarihli milletlerarası antlaşmaya dayanarak Suriye hükümetinden “sözleşme hükümlerini gereklerini yerine getirmesini, PKK’nın mevcut adıyla veya gelecekte alabilecekleri adlar dâhil terör örgütlerini (Suriye kolu) PYD’yi Suriye toprakları dışına çıkarmasını” isteyebilir. (5. madde) Bu sözleşme, üç yıllık süre için imzalanmış olsa da üç yılın bitiminde üçer yıllık periyodlarla uzayacağından (23. madde) sözleşme hâlâ yürürlüktedir.

Sözleşme, ancak iki tarafın onayı ile (birlikte) değiştirilebileceğinden, Suriye bu sözleşmenin geçersizliğini öne süremez. (22. madde). Suriye hükümeti, sözleşme hükümlerini yerine getirmekten kaçınması mümkün olmasa da sözleşmenin imzalandığı tarihteki koşullar, “esaslı şekilde” değişmiştir. Bugün itibariyle Suriye üzerinde birçok devletin hesabı bulunmaktadır. ABD, PKK terör örgütünün Suriye kolu PYD’ye açık destek vermekte, Avrupa ülkeleri Suriye’yle ilgilenmekte, ABD ile müşterek hareket etmektedir. ABD’nin terör örgütüne binlerce TIR silah gönderdiği, askeri eğitim verdiği bilinmektedir. ABD, Suriye topraklarının bir kısmı üzerinde PKK eliyle bir Kürt Devleti kurmak
istemektedir.

Suriye’deki denklemin diğer tarafında ise Rusya ve İran bulunmaktadır. İran, kendi mezhebine mensup Beşar Esed’in Suriye devlet başkanı olarak kalmasını, Rusya ise (eski müttefiki) Suriye’ye, ABD ve AB ülkelerinin müdahalesini önlemeye, Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumaya çalışmaktadır. Rusya, Suriye hükümetinin hamisi, hatta vasisi durumundadır. Suriye Devleti’nin yanında yer alan Rusya, (PKK’nın Suriye kolu) PYD’yi müttefik olarak görmekte, bu örgütle ilişkilerini sıcak tutmaktadır. Suriye’deki her iki blokun PYD’ye destek vermesi, Türkiye’nin iki taraftan birini tercih etmesini ve müşterek hareket etmesini zorlaştırmaktadır.

Türkiye’nin bölgedeki ağırlığını iyi bilen ABD ve Rusya, Türkiye’yi yanına çekmeye çalışmaktadır. Türkiye’nin Rusya/İran blokuna yaklaştığını gören ABD, Suriye’den askerlerini çekeceğini açıklamış, FETÖ liderinin iadesi görüşmeleri için heyet göndermiş, Suriye’nin kuzeyinde 20 millik (32 km.) bir ‘güvenli bölge’ oluşturulmasını teklif etmiştir. ABD’nin bu hamlelerinden sonra Rusya da Moskova’da Erdoğan ile yapılan ikili görüşmeden sonra “Türkiye’nin Adana Mutabakatı’nı uygulaması gerektiğini” dile getirmiştir.

Rusya Devlet Başkanı Putin’in, Türkiye’nin yakın geçmişte imzaladığı bir sözleşmeyi Türkiye’ye hatırlatması, Rusya’nın diplomatik alandaki tecrübesini ve birikimini gösteriyor. Rusya’nın bu protokole atıfta bulunması, Türkiye’ye yardım etme, Türkiye’nin güvenlik endişesini giderme çabasına da işaret ediyor. Adana Protokolü hâlâ yürürlükte olsa da Suriye hükümetinin eski Suriye olmadığı, bu protokolün gereklerini yerine getirme imkânına sahip olmadığı ortadadır.

Suriye hükümeti, halen topraklarının yarısından fazlasına hâkim değil. Topraklarının önemli bir kısmı DAEŞ ve (PKK’nın kolu) PYD’nin işgali altında bulunuyor. Suriye hükümeti de belli bölgelerde PYD ile işbirliği yapmaktan çekinmiyor. Suriye’nin geldiği durum, Türkiye ile işbirliğini imkânsız hale getiriyor. Daha da önemlisi, Suriye hükümeti muhaliflerini katlederken Türkiye, hükümetin değil muhalefetin yanında yer aldı. Halkını katleden Beşar Esed’i muhatap almayacağını açıkladı.

Rusya, Yeni Bir Teklif Sunulabilir

ABD’nin, Suriye topraklarının bir kısmı üzerinde PKK’nın kontrolünde bir “Kürt Devleti kurma” amacı ile Rusya’nın “Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamaya yönelik” amacı karşılaştırıldığında, Türkiye’nin Rusya ile işbirliği yapması gerektiği söylenebilir. Ancak yıllarca Şam rejiminin saldırılarına ve baskılarına maruz kalan muhalefete destek veren Türkiye’nin, sekiz yıl boyunca kan döken Şam rejimine destek vermesi, bu rejime karşı mücadele eden milyonlarca kişiyi karşısına alması anlamına
gelecektir.

Türkiye, yüz binlerce kişinin ölümüne, milyonlarca vatandaşının başka ülkelere göç etmesine sebebiyet veren bir diktatörle masaya oturmaz. Suriye devlet başkanı, iktidarının devamını sağlayacak her türlü formüle razı görünüyor. Rusya’nın, Türkiye’nin kabul etmeyeceği açıkça belli olan bu teklifin ardından, iki tarafın uzlaşabileceği yeni bir teklif sunacağını tahmin ediyorum.

Çok sayıda ülkenin müdahil olduğu Suriye’de, dengeleri değiştirecek tek ülkenin Türkiye olduğunu söyleyebiliriz. Rusya ile ittifak kurduğunda ABD ve AB’nin, ABD ve AB ülkeleri ile ittifak kurduğunda Rusya ve İran’ın etkisiz hale gelmesi muhtemel görünüyor. Türkiye’nin bu iki seçenekten ABD ile ittifakı, en güvensiz ittifak olarak görünüyor. Zira Türkiye’deki bütün darbeler, ABD operasyonu. AK Parti iktidarı döneminde de 17/25 Aralık 2013 tarihinden 15 Temmuz darbe teşebbüsüne uzanan süreç içinde, FETÖ eliyle pek çok operasyona imza attığı da biliniyor. 15 Temmuz darbe teşebbüsünün planlayıcısı olduğuna dair çok sayıda kanıt bulunuyor.

ABD, stratejik ortak olarak nitelediği Türkiye’nin, Rusya’ya yakınlaşmasını önlemek amacıyla taşeronu FETÖ eliyle operasyonlar gerçekleştirdi. Bu operasyonlardan en önemlisi, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden 7,5 ay önce Rusya uçağının düşürülmesi olayıydı. Bu olay, iki ülke arasında büyük bir krize yol açtı. 15 Temmuz darbe teşebbüsünden 2 gün sonra Putin’in “seçilmiş hükümetin yanında yer aldığını” açıklamasıyla, iki ülke arasındaki ilişkiler yeniden başladı. Uçak düşürme olayının FETÖ operasyonu olduğunun ortaya çıkmasıyla kriz sona erdi. 15 Temmuz darbe teşebbüsünden dört ay sonra (19 Aralık 2016) Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un bir Türk polisi tarafından öldürülmesi, iki ülke ilişkilerini etkilemedi. Bu suikastın, FETÖ tarafından organize edildiği ortaya
çıktı.

15 Temmuz darbe teşebbüsüyle birlikte Türkiye ile ABD arasındaki ilişki büyük yara aldı. Türkiye, Rusya ile ilişkilerini artırmaya başladı. Suriye’deki savaş, Suriye halkını, çoğu Türkiye olmak üzere göçe zorladı. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, 20 Aralık 2918 tarihi itibariyle Türkiye’deki Suriyeli göçmen sayısının 3 milyon 618 bin 624 kişi olduğunu söylüyor.

Türkiye, göçün durması için silahların susması gerektiğini dile getirdi. 20 Aralık 2016 tarihinde Moskova’da bir araya gelen üç garantör ülke (Türkiye, Rusya, İran) Suriye’de ateşkes sağlanması konusunda anlaşmaya vardı. 2017 yılının başlarında, Kazakistan’ın başkenti Astana’da bir araya gelerek, Suriye’deki sorunun çözümü için müzakerelere başladı. 22 Kasım 2017 de Soçi’de, 4 Nisan 2018 de Ankara’da, 7 Eylül 2018 de Tahran’da bir araya gelen üç ülke, “Suriye’nin toprak bütünlüğü” konusunda mutabakata vardı. 14 Eylül’de 6. Astana görüşmelerine, BM, ABD, Ürdün, Esed rejimi ve muhalefet temsilcileri de katıldı. Türkiye, 15 Temmuz darbe teşebbüsünü takiben, Suriye’de Fırat’ın batısındaki (Türkiye’ye yönelik) terör hedeflerine “Fırat Kalkanı” adıyla operasyon gerçekleştirdi. Üç ülke arasındaki müzakereler devam ederken, Afrin’e operasyon düzenledi. Bu operasyonlardaki başarısı, Türkiye’yi bölgede önemli bir aktör haline getirdi.

Bundan sonraki süreçte, Suriye’deki düğümü (geleceği belirsiz bir tampon bölge öneren) ABD ile Türkiye’nin işbirliği değil, (Suriye’nin toprak bütünlüğünde ittifak halinde olan üç ülkenin) Türkiye-Rusya-İran ittifakı çözebilir. Ancak Şam rejimi üzerinde çok etkili bir konuma sahip olan Rusya’nın, (Türkiye’ye) Adana Mutabakatı’nı önermek yerine, “Esed’i istifaya ikna edip, ülke genelinde ateşkes sağlanmasını, başka ülkelere sığınan Suriye vatandaşlarının kendi evlerine dönmesini (bozulan demografik yapının eski hale gelmesini), demokratik bir anayasanın referanduma sunularak kabul edilmesini, (anayasanın kabulünden sonra) güvenli ve adil bir seçim yapılmasının” yolunu açması daha mantıklı bir yol olarak görünüyor. Rusya, çaresizlik içinde Suriye’den çekileceğini açıklayan ABD’nin bu bölgede ipleri yeniden eline almasını istemiyorsa bunu yapmak zorunda. Rusya’nın çıkarları da Türkiye’nin taleplerine razı olmasını gerektiriyor.

1 ANASOL-D hükümeti döneminde gerçekleştirilen Türkbank ihalesi, bu hükümetin sonu oldu. Türkbank ihalesini 600 milyon dolar bedelle işadamı Korkmaz Yiğit kazandı. Alaaddin Çakıcı’nın devreye girdiği ve ihaleye katılan işadamlarını tehdit ettiği anlaşılınca ihale iptal edildi. İşadamı Korkmaz Yiğit’in de açıklamalarının ardından DYP ve FP ve CHP grubu 11-12 Kasım 1998 tarihinde, Mesut Yılmaz ve Devlet Bakanı Güneş Taner hakkında ‘’mafya ve çete liderleri ile yakın ilişki içinde ve Türkbank’ın satışı ihalesinde bir işadamına fiyat teklifi, para ve kredi temini konularında yardımcı olduğu’’ iddiasıyla gensoru önergesi verdi. Genel Kurulda yapılan oylamada, güvensizlik önergelerinin kabulüyle, hükümet düşürüldü. Başbakan Mesut Yılmaz, Devlet Bakanı Güneş Taner Yüce Divan’da yargılandılar. Rahşan Affı olarak bilinen yasayla kurtuldular.

Cevap Yazın