Okul Yöneticiliğinin Açmazları

Esasen Türkiye bürokrasisi, bir yönetim krizindedir. Türkiye’de eğitim iyi yönetilmemektedir. Bu yönetim sorunu sadece okula ait bir sorun da değildir. Bu sorun birkaç iyi yönetilen üniversitemiz olmakla birlikte aynı zamanda üniversitelerimizin, birkaç iyi örnek olabilecek fakülte olmakla birlikte aynı zamanda fakültelerimizin, enstitülerimizin, bölümlerimizin, anabilim dallarımızın, birçok STK ve sendikamızın sorunudur.

Öncü Okul Yöneticileri Derneği, 20 Haziran 2019’da “Uluslararası Okul Yöneticileri Kongresi”nin ve yine aynı Kongre’de sunmak üzere “Türkiye Okul Yöneticileri Araştırması”nın hazırlıklarına devam ediyor.

Öncesinde ise 2018 yılı boyunca “Okul Yöneticiliği Meslek Olsun” kampanyası yürüten dernek bu kapsamda 28 Nisan 2018’de “Okul Yöneticiliğinin Meslekleşmesi Çalıştayı”, 21 Kasım’da da Ankara’da “Okul Yöneticiliğinin Meslekleşmesi” panelindeki düzenlendi.

Öncü Okul Yöneticileri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Doç. Dr. İbrahim Hakan Karataş söz konusu panelde, Çalıştay’ın sonuçlarını açıkladı. 5 başlık altında toplanan bu sonuçları Yörünge okurlarının dikkatine sunuyoruz. 

Okul yöneticiliğini bu denli önemsememizin birkaç geçerli sebebi var. Bunlardan birincisi Türkiye’de maalesef birçok uzmanlık gibi genelde yöneticilik, özel de eğitim yöneticiliği, daha özelde ise okul yöneticiliği bir uzmanlık alanı olarak kabul edilmemektedir.

Burada, eğitim yönetimi ve denetimi alanına intisap ettiğim 2002 yılından itibaren yayınları ve araştırmalarıyla ufkumu açan çok değerli hocalarımın da benimle hem fikir olacaklarını düşünerek şu iddiaları ortaya atacağım:

Esasen Türkiye bürokrasisi, bir yönetim krizindedir. Türkiye’de eğitim iyi yönetilmemektedir. Bu yönetim sorunu sadece okula ait bir sorun da değildir. Bu sorun birkaç iyi yönetilen üniversitemiz olmakla birlikte aynı zamanda üniversitelerimizin, birkaç iyi örnek olabilecek fakülte olmakla birlikte aynı zamanda fakültelerimizin, enstitülerimizin, bölümlerimizin, anabilim dallarımızın, birçok STK ve sendikamızın, sorunudur. Türkiye’de yönetim el yordamıyla yürüyen, acemiliklerin kıra döke edinilen tecrübelerle aşıldığı bir manzara arz etmektedir.

Ancak Derneğimizin çalışma alanı okul yöneticiliğidir. Okulun etkililiği, öğretmenin motivasyonuyla öğretmenin motivasyonu da okul yöneticisinin yeterliliğiyle doğrudan ilişkilidir. 2023 Eğitim Vizyonu Belgesi’nin öne çıkan başlıklarından biri olan öğretmenlerin mesleki gelişiminin, öğrenme süreçlerinin niteliğinin artırılmasının, veli ve toplum taleplerinin veriye dayalı bir yönetim yaklaşımıyla çözülmesinin yolu da yetkin okul yöneticiliğinden geçmektedir.

Sayın Bakan Ziya Selçuk bir konuşmasında, Türkiye’nin en iyi okul yöneticilerinin belirleneceğini ve bu okul yöneticilerinin neyi farklı yaptığını ortaya çıkararak ülkemiz için bir okul yöneticisi modeli geliştirileceğini ifade etmişti.

Esasen bu ilk bakışta çok yapıcı bir fikir gibi görünse de meselenin biraz daha derin olduğunu düşünüyorum. Öncelikle, içlerinde birkaç etik dışı davranışa tevessül eden olsa da okul yöneticilerimizin büyük çoğunluğu Batı’daki meslektaşlarıyla karşılaştırıldıklarında fedakârlıkları, çabaları ve inançlarıyla eşine az rastlanır düzeyde iyi okul yöneticisidir.

Diyebilirim ki Türk eğitim sistemi, okul yöneticilerinin omuzlarındadır ve bu iddiam çok da abartılı değildir. Ne var ki neredeyse hiçbiri yöneticiliğe, eğitim yöneticiliğine ve okul yöneticiliğine dair bir eğitim almadan göreve başlamış ve kendi çaba ve çevreleriyle işlerini nasıl yapacaklarını öğrenmişlerdir. Yöneticilik sürecinde bir unvan ya da statü kazanmamaktadırlar ve herhangi bir özlük hakkı elde etmemektedirler. Bu şartlarda okul yöneticiliği gibi riskli, zor ve yüksek sorumluluk isteyen bir göreve talip olan her bir okul yöneticimiz ve okul yöneticisi adayımız bu ülke için bir şans ve fırsattır.

Diğer taraftan yöneticiliğin ve okul yöneticiliğinin ne tür bir rol olduğu ve ne tür yetkinlikler gerektirdiği literatürde etraflıca tartışılmış ve Türkiye’de bu alanda güçlü bir birikim oluşmuştur. Yapılması gerekenin okul yöneticiliğin profesyonel bir uzmanlık alanı olduğunun kabul edilmesidir. Nihayet ve çok sevindiricidir ki 2023 Eğitim Vizyonu Belgesi’nde bu durum kabul edilmiş, okul yöneticiliğinin uzmanlık alanı olma süreci bir takvime bağlanmıştır.

Türkiye’de okul yöneticiliğinin meslekleşmesi taleplerimizi tartışırken, yapılandırırken ve dile getirirken aklımızda hep bize özgü ihtiyaçlar, talepler ve şartların neler olduğunun ve bu özel duruma özgü genel bir kabul görecek, etkili ve sürdürülebilir bir çözümün ne olduğunun açıklığa kavuşmasıdır. Bu çerçevede Türkiye’de okul yöneticiliğinin ve bunun doğal sonucu olarak da okullarımızın ve eğitimi sistemimizin gücünü ve etkisini azaltan bazı kültürel ve yapısal sorunlara dikkat çekmek istiyorum.

1. Güç mesafesi: Türkiye’de yönetim süreçlerinde en dikkat çeken ve yönetimin işlevini en çok azaltan unsurlardan biri güç mesafesidir. Güç mesafesi, bu alandaki literatürün en güçlü araştırmacılarından biri olan Hofstede’nin bulgularından biraz daha ileri giden bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Sadece siyasette ya da bürokraside değil, özel sektörde ve hatta STK’larda bile karşı karşıya kalıyoruz. Güç mesafesini belirleyen temel unsurun sosyal gücün kaynağı olduğu kanaatindeyim.

Sosyal gücünüzü makamınızdan ve yasalardan alıyorsanız yukarıdan aşağıya doğru bir iletişim söz konusu demektir. Okul yöneticileri ise içinde bulundukları sistemin en alt kademesindeki yöneticiler olduklarından güç mesafesinin ortaya çıkardığı sorunları en fazla hisseden kişilerdir. Güç mesafesinin bu denli etkin olması, okul yöneticilerini, öğrenci, öğretmen ve veli taleplerinden çok üst sıralı amirlerinin ve kendisi üzerinde bir şekilde nüfuzu olan kişilerin taleplerini karşılamaya zorlamaktadır. Bu da çoğunlukla öğretmen, veli ve öğrenci ile çatışma yaşamasına sebep olmaktadır.

2. Merkeziyetçilik: Okul yöneticiliğinin etkililiğinin önündeki diğer bir engel de aşırı merkeziyetçi yapı ve işleyiştir. İnsan kaynağı, olmayan bütçe, müfredat ve diğer süreçlerin neredeyse tamamının merkezden ve 60 bini aşkın okul için belirlendiği bir yapıda okul yöneticilerinin karar alma imkânı neredeyse bulunmamaktadır. İnisiyatif ve karar alsa dahi büyük bir risk alarak bunu yapmaktadır.

Bu durum, okul yöneticisine eğitim liderliği yapacağı hiçbir alan bırakmayan ve onu sadece okulun fiziki ihtiyaçlarını gidermekle sınırlandıran bir yapı olarak tezahür etmektedir. Böyle bir merkeziyetçi yapıda okul türünün, bölgesel farklılıkların, okulun kendi dinamiklerinin neredeyse hiçbir önemi ya da anlamı da yoktur.

3. Politik etkileşim: Okul yöneticiliği maalesef son zamanlarda tekrar nükseden bir aşırı politize olma durumu ile karşı karşıyadır. Bu politize olma durumu, okul yöneticilerinin kendilerini doğrudan ilgilendiren bir konu olmaktan çok sistemin işleyişi ile ilgili bir durumdur.

Gezi olaylarının ardından dershane tartışmasıyla patlak veren FETÖ/PDY sorunuyla, 2014’ten itibaren gündelik hayatın bir parçası haline gelen bu politize olma durumu, maalesef büyük bir heyecan ve iştiyakla okul yöneticiliği yapmak isteyen meslektaşlarımızı da töhmet altında bırakmakta ve rahatsız etmektedir.

Diğer taraftan, politize olma durumu, kaypak bir zemin oluşturduğundan bu durumdan vazife çıkaranlar, menfaat elde etmeye çalışanlar ve bozucu müdahale yapmak isteyenler için de bir alan açmaktadır.

4. Yetkisizlik: Okul yöneticilerimiz, yetkisiz amirlerdir. Okul yöneticilerimiz, bütün süreçlerin merkezden karara bağlandığı bir yapıda yöneticilik yaparlarken, inisiyatif kullanabilecekleri bazı alanlar da doldurulmaya çalışılmaktadır.

Mesela zümre toplantıları gündemi ve toplantı tutanaklarının e-müfredat adlı bir modülle, geri kalan öğrencilerin telafileri başka bir modülle, öğretmenlerin mesleki gelişimleri başka bir modülle takip edilmekte, hatta öğretmenlerin görevlendirilmeleri ve hatta kendi mesleki gelişim ve hayat boyu öğrenme ihtiyaçları bile kendileri dışında tasarlanmakta ve yürütülmektedir. Böyle yetkisiz bir işleyişte okul yöneticilerinin okul toplumuna liderlik imkânı
kalmamaktadır.

5. Yetersizlik: Yukarıda sayılan dört durum da yani bu kadar belirgin bir güç mesafesi, aşırı merkeziyetçilik, politik etkileşim ve yetkisizlik sizce, okul yöneticileri yetkin olmadığı için mi bu denli belirgin olarak ortaya çıkmaktadır yoksa böyle bir yönetim kültürünü sürdürebilmek için okul yöneticileri bilinçli olarak mı yetkin olmadan göreve getirilmektedir?

Bu sorunun yanıtı önemlidir. Zira Aristo’ya atfedilen bir sözde, öğretmeni köle olan öğrencilerden özgür bireyler yetiştiremezsiniz der. Benzer şekilde okullarımız da yetkin ve inisiyatif sahibi yöneticilere teslim edilmedikçe nitelikli nesiller yetiştirmekte başarılı olmakta güçlük çekmeye devam edebiliriz. 

6. Yoksunluk: Son olarak okul yöneticiliği, neredeyse hiçbir özlük hakkı olmayan bir görevdir. Aylık maaşı yani öğretmen maaşı, girmediği halde ek ders ücreti ile telafi edilen, yaz tatili izni kullandığında ek ders ücreti de kesilen ama okulda çalışan hizmetlinin sigortası ödenmediğinde icra takibine uğrayan, okulun iş sağlığı ve güvenliğinden sorumlu bir işveren konumundayken kendi güvenliğinden emin olmayan bir sosyal statüde, dört yıl sonra ise eskilerin ifadesiyle “ken lem yekün” yani sanki bunca yıl hiç okul yöneticisi olmamışlar gibi tekrar öğretmenliğe döndürülebilecekleri bir görevdir.

Böyle bir durumda okul yöneticileri kendilerini bir sosyal grup olarak bile görememektedirler. Böyle büyük bir ülkede okul yöneticilerini temsil eden sivil toplum kuruluşu sayısının bir elin parmaklarından az olmasının başka bir açıklaması var mı? Ya da okul yöneticileri öğretmenlerin en az iki katı maaş almalıdır denildiğinde kendileri bile inanmakta ve savunmakta güçlük çekmelerinin başka bir açıklaması olabilir mi?

Çalıştay sonuç raporunda da görüldüğü üzere okul yöneticiliğinin bir meslek olmasının 5 ayağı bulunmaktadır. Bunlar,

1) Okul yöneticisinin mesleki donanımı,

2) Okul yöneticiliği mesleğinin etik ilkeleri,

3) Okul yöneticiliğine adaylık ve okul yöneticilerinin eğitimi,

4) Okul yöneticilerinin seçilmesi ve görev süresi

5) Okul yöneticilerinin yetkileri, hakları ve ücretleri olarak belirlenmiştir. 

Bu beş temel unsurun hayata geçmesi, mevzuatta yer alması ve yürürlüğe girmesi ile mümkün görünmektedir. Türkiye gibi ülkelerde bu gereklidir de. Fakat esasen okul yöneticiliğinin bir meslek olarak toplumsal kabul görmesi ve kalıcı bir çözüme kavuşması, okul yöneticilerinin kendi mesleklerine, onurlarına ve emeklerine sahip çıkmalarına bağlıdır. Maalesef demokrasiler, iktidarların lütuflarından çok vatandaşların tırnaklarıyla kazıyarak elde ettiği haklar üzerine inşa edilmektedir.

Cevap Yazın