‘Kuşatma’yı Yarmak

Amerika’nın, Suriye’den geri çekilmesiyle surda açılan gediğin ne kadar önemli hatta ne derece hayati olduğunu kavrayabilmek için öncelikle Soğuk Savaş ertesi bu coğrafyadaki beş kritik tarihe, bu tarihlerde vuku bulan gelişmelere okurların dikkatini çekmek isterim. Zira o tarihlerdeki hadiseler bir kukla Kürt Devleti’nin inşasında kullanılan yapı taşlarıdır.

‘Zor Oyunu Bozar’ derler. Türkiye’nin güney sınırlarında PKK üzerinden köşeye sıkıştırılıp bekâ tehdidiyle karşı karşıya bırakılması karşısında gösterdiği dirayet ve kararlılıkla aldığı sonuç, tam da böyle bir şeydir.

Zor oyunu bozmuş,  Amerika’nın PKK/YPG kadrolarına Türkiye karşısında ‘kalkan’ olma iradesi kırılmıştır.

Sahadaki şeytanların oyunları bitmez, risk bütünüyle zâil olmuş değildir ama Türkiye’nin, ‘PKK koridorunu’ birkaç noktada kesip PKK/YPG kontrolüne bırakılan Arap nüfusla meskûn ‘kantonları’ sahiplerine iade etmesinin önündeki en büyük engel ortadan kalktı. Sahadaki yeni durum, Türkiye’nin etrafındaki ‘kuşatmayı yarması’ olarak nitelendirilebilir.

‘Kukla Devlet’ İçin Döşenen Taşlarda Beş Kritik Tarih

‘Süreç analizi’ yapmak bizleri, ‘resim’lerin yanıltıcılığından kurtarır. O sebeple bu kritik dönemeçleri tarihi akış içinde görebilmek önemlidir. Aralık 2018’de Amerika’nın, Suriye’den çekilme kararının neden ‘game changer’ yani ‘oyunu değiştiren’ bir karar olduğunu ancak bu şekilde anlayabiliriz.

Amerika’nın, Suriye’den geri çekilmesiyle surda açılan gediğin ne kadar önemli hatta ne derece hayati olduğunu kavrayabilmek için öncelikle Soğuk Savaş ertesi bu coğrafyadaki beş kritik tarihe, bu tarihlerde vuku bulan gelişmelere okurların dikkatini çekmek isterim. Zira o tarihlerdeki hadiseler bir kukla Kürt Devleti’nin inşasında kullanılan yapı taşlarıdır. Bu beş kritik tarih 1990 Ağustos -2003 Mart -2007 Haziran-2014 Ekim ve 2016 Temmuz aylarıdır.

1)  1990 Ağustos

Amerika’nın Soğuk Savaş sonrasında Orta Doğu’ya yönelik iki büyük askeri harekâtından ilki bu tarihte yapıldı. İki silahlı müdahalenin de hedefinde Irak vardı. Saddam Hüseyin’in liderliğindeki Irak, Esed ailesinin yönetimindeki Suriye ile birlikte İsrail’in Orta Doğu’daki iki etkili Arap düşmanından biriydi. O tarihte Kuveyt’i işgale kalkışan Irak, Amerika’ya bölgeye askeri müdahalede bulunabilmesi için ‘altın fırsat’ verdi.

Birinci Körfez harekâtı, İsrail için ‘tehdit’ kapasitesi olan Irak Devleti’ni, Kuveyt’ten çıkartmakla kalmamış, devletin kolunu kanadını da kırmıştır. 1991 müdahalesinden sonra Irak rejiminin 36. paralelin kuzeyinde geçmesi yasaklandı ve Irak merkezi yönetimine karşı senelerdir silahlı mücadele veren Kürtler, o bölgede Amerikan koruması altında fiili bir özerkliğe kavuştular.

Irak içinde orta uzun vadede bir Kürt Devleti’nin yaratılmasının temelleri atılmıştı. Kürtlere Bağdat yönetimi daha önce de özerklik vermişti ama bu Soğuk Savaş’ın galibi küresel güç Amerika’nın koruması altında ve belli devamı gelecek bir statüydü.

İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin bulunduğu alanın içinde kurulacak bir bağımsız Kürt Devleti 1980’lerden, hatta çok daha öncesinden itibaren peşinde olduğu stratejik hedeflerden biridir. (Okurlar, 1982’de yayımlanan İsrail’in Oded Yinon planına göz atabilirler.) 

Zira Amerika-İsrail çizgisinde yer alacak böyle bir devlet, ikisi Arap, öteki ikisi Arap olmayan dört ülkeyi uzun vadeli sorunlarla boğuşturacak ‘pimi çekilmiş bir bomba’ olacaktı.

2) 2003 Mart 

2003 Martında gelen ikinci harekât, birincisinin yarım bıraktığı işi tamamladı. Amerika, Irak’ı fiilen işgal etti. Irak, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere eliyle icat edilmişti, yüz yıl sonra bu kez Amerika, Irak’ı ve Irak üzerinden bölgeyi ‘yeniden dizayn’ etmeye koyuldu.

Amerika, 2003’ten sonra Irak Kürtlerini işgale destek vermiş ‘yerli işbirlikçiler’ olarak sistemin göbeğine yerleştirdi. Kürtlerin 1991’den itibaren yaşadığı fiili özerklik statüsü genişletildi, ‘yeni Irak’ federal bir yapıya evrildi.

On yıllardır Bağdat’a karşı silahlı mücadele veren Kürt liderler, bu ülkenin Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtuluyordu. Esasen Irak Kürtlerinin, Irak’ı yönetmek gibi bir niyetleri yoktu. Onların gözü, 1991’den sona hiç saklamadıkları şekilde bağımsızlıktı.

Amerika işgal sonrasında Irak’ın anayasal yapısını, etnik ve mezhebi ayrılıklara dayanarak şekillendirdi. Şii ve Sünni Araplarla Kürtler arasında kurulan üç yapı, gevşek bir federasyon halinde örgütlendi. Bu durum, Orta Doğu gibi bir coğrafyada etnik ve mezhebi çatışmaların fitilini ateşlemek demekti, öyle de oldu. Irak, iç savaşa yuvarlandı. 

Kürt jeopolitiğindeki hareketlilik devam ediyordu. Artık Irak Kürt Bölgesel Yönetimi vücuda gelmiş, Erbil bundan sonra 45 milyar varil petrol rezervi barındıran bölgedeki enerji kaynaklarını kendi hesabına Türkiye üzerinden uluslararası piyasalara satar hale dönmüştü.    

3) 2007 Haziran

Türkiye’yi ‘stratejik kıskaç’ içine alma sürecinde dönüm noktalarından biri, 2007 yılı Haziran ayıdır. Bu tarih İstanbul/ Ümraniye’deki bir gecekonduda ‘bulunan’ el bombaları tarihe Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları diye geçecek sürecin başlangıcıydı. Ümraniye’deki el bombalarını Amerika’nın, Orta Doğu’daki hesaplarıyla Kürt jeopolitiğindeki hareketlenmeyle irtibatlandırmak ilk bakışta zor görünebilir.

Aslında o günlerde iki şeyi doğru anlayabilmek çok zordu. Birincisi Ergenekon soruşturmalarının gerçek mahiyeti, diğeri de bu soruşturmaların Türkiye’nin güney sınırlarındaki gelişmelerle irtibatı. Nitekim Türkiye bu irtibatı zamanında görememiş olmanın bedellerini ağır ödemiştir.

O yıllarda kamuoyuna ‘darbeler ve darbecilerle hesaplaşma’ diye sunulan Ergenekon soruşturmalarının perde gerisindeki asıl hedefi Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde büyük bir tasfiye operasyonuydu.

Yukarıda belirttiğimiz gibi bugün bunu kolayca yazabiliyoruz, zira olaylar bunun böyle olduğunu kanıtlamıştır. Amerika, 1999’dan beri Pensilvanya’da mûkim ‘Hocaefendi’ kılığındaki Fethullah Gülen’in örgütünü ‘beşinci kol’ harekâtı olarak masaya sürdü.

Örgütün 1980’lerden itibaren TSK’ya sızmış hücreleri harekete geçirildi. Amerika’nın Orta Doğu’daki planlarının önünde engel olarak gördüğü Türk ordusunun bütün kilit birimleri tasfiye ediliyor, millîci kadrolar ‘temizleniyor’ yerlerine Amerika’dan talimat alan ‘subaylar’ tayin ediliyordu. Dünya istihbarat tarihinde benzeri görülmemiş nitelik ve kapsamda sofistike bir operasyonla devlet fiilen teslim alınıyordu.

Bu tasfiye için Amerika’nın ‘preemptive’ yani önleyici hamlesi demek doğru olacaktır. Zira Amerika, Türk Devleti’nin ve ordusunun hem kendi içinde hem de bölgede her türlü ‘bölücü’ hareketlere karşı tavrı biliniyordu. TSK’nın kontrolü ele geçirilmeden bazı yıkıcı süreçleri ilerletebilmek ‘kolay’ hatta ‘mümkün’ olmayacaktı. 2007 Haziran ayında başlatılan Ergenekon soruşturmaları bu işi yarayacaktı.

4)  2014 Ekim

2010 sonunda patlak veren Arap Baharı’nın Suriye sahasındaki etkileri, Kürt jeopolitiğinde hareketlenmeyi, Irak coğrafyasından Suriye’ye doğru yaydı. Suriye’de giderek isyan dalgasına dönüşün serbest seçim talepleri ve Esed rejiminin bu talepleri giderek daha kanlı şekilde bastırmaya yönelmesi Suriye topraklarını savaş alanına çevirdi. Küresel terör şebekeleri, istihbarat örgütleri, Suriye sahasında cirit atar hale geldi. 

PKK/YPG militanları Suriye’deki bu kaotik ortamı, kendi hedefleri için bulunmaz bir fırsat olarak gördü. Kandil’deki PKK yönetimi için diğer bir fırsat da Amerika’nın sahada kendisi için savaşacak adam arayışıydı. Türkiye’yle birlikte oturduğu çözüm süreci masasını, Ceylanpınar saldırısıyla devirip Amerika’nın masasına geçti. Amerika’ya ‘asker’ olmak karşılığında ondan üç şey istedi: Çok miktarda silah, coğrafi alan ve uluslararası meşruiyet. Amerika onlara üçünü de verdi.

Ekim 2014 tarihi Amerika’nın, Suriye sahasında PKK’yı yoğun biçimde silahlandırmaya başladığı tarihtir. Yola ‘terörle mücadele’ diye çıkan Amerika, fiilen terör örgütüyle ‘silahlı işbirliği’ yapıyordu. Çocuk kandırır gibi ‘Biz silahları PKK’ya değil çatı örgüt Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) veriyoruz’ deyip işin içinden çıktılar. Anadolu’nun Kürt gençlerini DEAŞ militanlarıyla savaştırırken DEAŞ’tan boşaltılan alanları da PKK/YPG kontrolüne bırakıyorlardı.

Türkiye sınırındaki alanların kimi zaman hiç savaşmadan, dahası DEAŞ ile anlaşmalar yoluyla YPG’ye bırakıldığı da oluyordu. DEAŞ, sahada çoğu zaman  ‘kullanışlı’ bir örgüt konumundaydı. Dahası bu koridor üzerinde Arap yerleşim birimlerinde yaşayan Araplar, YPG’nin silahlı militanları tarafından zorla buralardan çıkartılıyor, bölgedeki demografik yapı silah zoruyla değiştiriliyordu. Birleşmiş Milletler raporlarına geçen bu baskılar ve zorla göç ettirmeler, Amerika’nın nezaretinde yürüyordu. 

1990’larda hareketlendiren Kürt jeopolitiği bu suretle doğu-batı hattında Akdeniz’e doğru ilerlemeye başladı. Pentagon, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeleri alanda 22 noktada kurduğu üs ve kontrol noktaları üzerinden Kandil ile birlikte sevk ve idare ediyordu.

Amerika’nın ‘Rojava’daki operasyon sahasında Kandil’in ‘irtibat görevlileri’ vardı. Amerikan Savunma ve Dışişleri Bakanlığı’nın görevlileri, Kandil’den gönderilen PKK’lılarla fotoğraflar çektiriyorlardı.

2015’ten itibaren Türkiye sahadaki gidişata daha fazla tahammül edemeyeceğini vurgulamaya, hem Amerika’ya hem de sahadaki bütün etkili aktörlere duruma müdahale etme niyetini açıklamaya başlamıştı. Türkiye’nin harekât planları hazırdı, nereden girilecek hangi noktalarda müdahale edilecek, PKK’nın Akdeniz’e doğru yürüyüşü hangi noktalarda kesileceği tespit edilmişti. Amerika’nın o günlerde Türkiye’nin sahaya müdahale planlarından günü gününe haberdar olduğunu artık biliyoruz. 

2016 yılına gelindiğinde Ergenekon soruşturmaları sayesinde TSK içinde hemen hemen bütün kilit pozisyonları ele geçirmişlerdi. Bu örgütle hükümetin asıl mücadelesi 2013 yılı sonu itibarıyla başlamış olsa da 2015 yılındaki Yüksek Askeri Şurası’nda bile çok sayıda kripto örgüt mensubunun generalliğe yükselmiş olduğunu biliyoruz.

Düşünün, 2016 yılı ortasında bile Türkiye’nin Suriye-Irak sınırındaki özel kuvvet operasyonlarının başında talimatlarını Ankara’dan değil Amerika’dan alan FETÖ’cü ‘general’ (Semih Terzi) bulunuyordu.

O dönemde kritik görevlerde bulunmuş bir diplomat bize, Türkiye’nin alana askeri müdahale hazırlıklarını hız verdiği her dönemde Genelkurmay Harekât Dairesi’ndeki bazı yüksek rütbeli subayların işi yokuşa sürdüklerini, o günlerde bu duruma bir anlam veremediğini anlatmıştı. Bu kişiler 15 Temmuz’dan sonra FETÖ bağlantıları sebebiyle tutuklandı. 

5)  15 Temmuz

Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde Akdeniz’e doğru ilerleyen terör koridorunu kesme hamlesine hazırlandığı sırada, Amerika’nın öldürücü hamlesiyle karşı karşıya kaldı. 15 Temmuz darbesiyle Türkiye, hem yeniden Amerika’nın yörüngesine -siz bunu kucağına diye okuyun- oturtulacak, sonrasındaki atamalarla bütün kuvvet komutanları ve ordunun kontrolü, tamamen Amerika’nın emrindeki bu örgütün kontrolüne geçecekti. 2007’de Gülen örgütü eliyle başlatılan Ergenekon soruşturmalarının asıl amacının ne olduğunu Türkiye, o zaman anladı. TSK içindeki 171 general esasen emirleri kendi komutanlarından değil Amerika’dan alıyordu. 150’den fazla savaş pilotunun durumu da aynıydı.

Şunu söylemek mümkündür: Ülkenin karşıya karşıya kaldığı ihanetin büyüklüğü güney sınırlarında verdiği jeopolitik mücadelenin önemini gösteriyordu. 17- 25 Aralık hamleleriyle 15 Temmuz darbe girişiminin esasen hangi stratejik amaçlara matuf olduğunu aradan yıllar geçtikten sonra daha iyi kavramaya başladı. Gelgelelim bu çapta ve derinlikte bir ihanet, Türkiye’yi teslim almaya yeterli olmayacaktı. Amerika’nın Türk ordusunu tasfiye etme çabasıyla 15 Temmuz darbe girişiminin  kendi hesapları açısından ne kadar doğru hamleler olduğu daha sonra bu ordunun Amerika’nın başına açtıkları dertlerle ortaya çıkacaktı.

Nitekim darbenin başarısızlığa uğratılmasından 35 gün sonra 20 Ağustos 2016’da Türk ordusu Fırat Kalkanı harekâtına girişti. Bu, Türkiye’nin, PKK koridorunu kesen ilk hamlesiydi. Devamı da gelecekti. Türkiye Amerika’nın stratejik hesaplarının karşısına, canına kastedildiği halde ortadan kaldırılamamış ve büyük bir halk desteğine sahip siyasi iradeyle (Cumhurbaşkanı) bütünüyle tasfiye edilememiş bir orduyla (askeri kapasite) çıktı Eğer Amerika’nın hükümeti devirme, orduyu bütünüyle teslim alma hamleleri başarılı olsaydı, bugün nasıl bir Türkiye ve nasıl bir Orta Doğu ile karşı karşıya olacaktık? Bunun cevabını vermeyelim, sadece ‘direkten dönmek’ diye işte buna derler diyelim.

Türkçede ‘Bozgun’ Derler

Eğer Amerika Başkanı Donald Trump Aralık 2018’de, ‘Ben Suriye’den çekiliyorum’ demişse, bu ric’at Amerika’nın Türkiye içindeki ihanetle desteklenmiş hesaplarına  karşı  Türkiye’nin devletiyle ve halkıyla gösterdiği kararlı direnişin sonucudur.

CENTCOM komutanı Joseph Votel çekilme kararını işitmesinden sonra ‘mideme yumruk yemiş gibi hissediyorum’ demişti. Amerika’nın aldığı darbe ‘mideye yenilen bir yumruğun çok ötesindedir. Suriye’den çekilme kararı yukarıda dönüm noktalarını verdiğimiz akışın kesilmesidir. Amerika’nın Kürt jeopolitiği üzerinden kurguladığı hesaplar bu çekilme kararıyla çökmüştür. Amerika’nın müesses nizâmını temsil eden kurumlardaki istifalarla Londra’dan Tel Aviv’e kadar yükselen itirazların sebebi bu büyük çöküştür.

Çekilme kararı, sahadaki ‘büyük oyun’u şimdilik bozmuştur. Amerika’nın Suriye’de yaşadığı şeye Türkçede ‘bozgun’ derler. 

Bu iş bitti mi? Asla!

Kazanılan şey bir ‘zafer’ değil bir mevzidir. Ama çok önemli bir mevzidir. Türkiye’nin, eğer kartlarını akıllıca oynarsa, güney sınırlarında karşı karşıya kaldığı riski bertaraf edebileceği bir mevzidir. 

Cevap Yazın