İnsan Hakları Güvende mi?

İnsan hakları ihlali olduğunda bunları araştırmak, rapor haline getirmek, bunları açıklamak insan hakları kuruluşlarının görevidir. Ancak bu görevi yerine getirirken kullandıkları dil, yöntem, olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisi, varılan sonuç çok önemlidir. İnsan hakları örgütleri, küresel iktidarın desteğiyle gerçekleştirilen eylemleri engellemeye çalışan yerel iktidarı ‘insan hakları düşmanı’ ilan ederek, küresel iktidara çok değerli bir hizmet sunmuş oluyor.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 10 Aralık 1948 tarihli oturumunda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kabul etmiş, 1950 yılında da beyannamenin kabul tarihini “dünya insan hakları günü” ilan etmiştir. O tarihten bu yana 10 Aralık günü, dünya insan hakları günü olarak kutlanıyor.

İnsan haklarını üstün bir değer olarak kabul eden bu belgeyi bütün devletler benimsemiş, kabul etmiştir. Türkiye de 6.04.1949 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile bu bildirinin, “Resmi Gazete ile yayınlanmasını, yayınlandıktan sonra okullarda ve diğer eğitim müesseselerinde okutulmasını ve yorumlanmasını, bu Bildirge hakkında radyo ve gazetelerde münasip neşriyatta bulunulmasını” kararlaştırmış, bu kararı 27.05.1949 tarihinde yayınlamıştır.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, önemli bir belgedir. Tarihsel süreç içinde önemi artan ve yaygınlaşan insan hakları, bu temel üzerine inşa edilmiştir. Hiç kuşkusuz, iki dünya savaşında yüz milyon asker ve sivilin ölmesi, çok sayıda kişinin kaybolması, yaşanan acılar, harap olan şehirler, bu bildirinin kabulünde önemli rol oynamıştır. Savaşın sona ermesiyle insan hakları büyük önem kazanmış, hak ihlallerini önleyecek yöntemler araştırılmış, küresel ve bölgesel mekanizmalar kurulmuştur.

Ancak bu mekanizmalar, insan hakları ihlallerini azaltmamıştır. Bugün orta büyüklükte bir devlet nüfusu kadar insan (40 milyon civarında) ülkesini terk etmiş başka ülkelere sığınmıştır. Kadın, çocuk, milyonlarca kişi yaşamını yitirmiş, bir kısmı sakat kalmıştır. BM sözleşmesi, kuvvet kullanma yasağı getirmesine rağmen güçlü devletler, taşeron örgütlerle bu yasağı delmektedir. Bütün dünyada insan hakları üstün bir değer olarak benimsendiği halde, hak ihlalleri giderek artmaktadır. Bu durum, insan haklarını ve koruma mekanizmalarını sorgulamayı gerektirmektedir.

BM İnsan Haklarını Koruma Mekanizmaları

Milletlerarası hukukun temelini, devletler arasında imzalanan iki taraflı ve çok taraflı sözleşmeler oluşturmaktadır. Bütün devletlerin üye olduğu Birleşmiş Milletler de böyle bir sözleşmenin ürünüdür. Dünyadaki bütün devletlerin çatı örgütü olan BM’nin amacı, üye devletlerin toprak bütünlüğünü, siyasal bağımsızlığını, milli egemenliği korumak, küresel barışı ve güvenliği sağlamaktır.

BM organları (Genel Kurulu, Güvenlik Konseyi, Sosyal ve Ekonomik Konsey), insan haklarını korunmada dolaylı bir etkiye sahiptir. Genel Kurul ve Ekonomik ve Sosyal Konsey, insan haklarını doğrudan korumak amacıyla İnsan Hakları Komisyonu, İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, Kadınların Statüsü Komisyonunu kurmuştur.

BM mevcut yapısıyla insan haklarını korumaktan uzaktır. Hukukun gücü değil, gücün hukuku işlemeye devam etmektedir. BM, 1992-1996 yılları arasında Bosna’daki katliama seyirci kalmıştır. 1995 yılının Temmuz ayında, Sırpların 8.373 Boşnak’ı öldürdüğü ‘Srebrenica katliamı’, BM’nin oluşturduğu güvenli bölgede ve BM askerlerinin gözleri önünde gerçekleşmiştir.

BM Güvenlik Konseyinin daimi 5 üyesinin (ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere) veto hakkı, alınan kararları işlevsiz hale getirmektedir. İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarından çekilmesine ilişkin çok sayıda karar, ABD’nin vetosu nedeniyle uygulanamamıştır.

Güçlü devletler, sözleşmedeki ‘kuvvet kullanma yasağını’ taşeron terör örgütleriyle delmekte, BM buna seyirci kalmaktadır. Adalet Divanı’nın yargılama yetkisi, taraf devletlerin kabulüne bağlıdır. Barış aleyhine işlenen suçları yargılamak için kurulan Nürnberg Mahkemesi ve Tokyo Mahkemesi’ndeki yargılamanın eleştirilere maruz kalması üzerine, daimi nitelikte Uluslararası bir mahkemeye ihtiyaç duyulmuştur.

BM öncülüğünde, 1998’de Roma’da imzalanan sözleşme ile Uluslararası Ceza Mahkemesi kurulmuş, 1 Temmuz 2002 tarihi itibariyle göreve başlamıştır. Mahkemenin görev alanı son derece sınırlı ve sözleşmeye taraf olan devletleri kapsasa da insan haklarını korumada önemli bir adımdır.

Güçlü olan devletlerin tepkileri, bu mahkemenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. UCM, ABD ve merkezi istihbarat teşkilatı CIA’nın, Afganistan Polonya, Romanya ve Litvanya’da savaş suçu işlediğine ilişkin soruşturma başlatınca, ABD bu sözleşmedeki imzasını geri çektiğini, bu mahkemenin kararlarını tanımayacağını söylemiştir.

Aynı şekilde, Rusya hakkında Suriye’de işlediği suçlar ve Kırım’ın ilhakı olayları nedeniyle soruşturma başlatınca Rusya, sözleşmedeki imzasını geri çektiğini açıklamıştır. Bu örnekler, ulusal üstü mekanizmaların insan haklarını korumada ne kadar yetersiz olduğunu göstermektedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Koruması

BM’nin kurulmasından sonra çok sayıda sözleşme imzalanmıştır. Bu sözleşmelerin önemli bir kısmı, insan haklarını korumaya yöneliktir. İnsan haklarını korumada, bölgesel mekanizmalar da büyük önem taşımaktadır. Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), böyle bir sözleşmedir. Ek Protokollerle geliştirilen bu sözleşme, insan haklarını korumada önemli bir işleve sahiptir. Bu sözleşmeye taraf olan ülkeler, insan hakları ihlallerine karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargılama yetkisini de kabul etmiştir.

Türkiye, (Anayasasının 90. maddesinde değişiklik yaparak) insan haklarına ilişkin sözleşme hükümlerini kanunların üstünde kabul etmiştir. Türkiye, AB’ye uyum kapsamında, birçok kanunu değiştirmiş, AİHS ile uyumlu hale getirmiştir. AİHS ve bu sözleşmeye istinaden kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), insan hakları standardının yükselmesinde önemli katkı sağlamıştır.

Ancak AİHM’nin siyasi niteliği ağır basmaktadır. Sistematik hak ihlallerinin yaşandığı 28 Şubat darbe sürecinde, sistematik hak ihlallerine seyirci kalmıştır. Büyük Daire, başörtüsü yasağı nedeniyle eğitim hakkı engellenen Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla Şahin’in başvurusunu 10.11.2005 tarihinde reddetmiştir.

Venedik kriterlerine aykırı hiçbir faaliyeti olmadığı halde Anayasa Mahkemesi’nin kapatma kararı verdiği Refah Partisi’nin başvurusunu (Başvuru no: 41340/98, 41342/98, 41343/98 ve 41344/98) 13.02.2003 tarihinde reddetmiştir. Yüksek Askeri Şura kararıyla ordudan atılan subay ve astsubayların başvurularını reddetmiştir.

Türkiye’de veya Avrupa’da Müslümanların din ve vicdan özgürlüğüne yönelik ihlalleri görmezden gelmiş, Avrupa ülkelerindeki yerleşik uygulamaya aykırı (çifte standart) kararlar vermiştir. Hatalı kararlarına rağmen AİHM, insan hakları standartlarının yükselmesinde önemli bir görev ifa etmiş, yasaların insan haklarına uyumlu hale gelmesine katkı sağlamıştır.

Ulusal Ölçekte İnsan Haklarını Koruma Mekanizmaları

Küresel ve bölgesel insan haklarını koruma mekanizmaları yavaş işlediği için ulusal koruma mekanizmalarına da ihtiyaç vardır. Esasen, devletin üç erkinden biri olan “yargının” ana işlevlerinden biri, insan haklarını koruma olsa da mahkemeler bu konuda yetersiz kaldığından,  ilave mekanizmalara ihtiyaç duyulmuştur.

2010 yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle insan hakları ihlal edilenlere, iç hukuk yollarını tükettikten sonra Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunu açmıştır. Anayasa Mahkemesi’ne, faaliyete geçtiği 2012 yılında 1.342, 2013 yılında 9.897, 2014 yılında 20.578, 2015 yılında 20.376, (15 Temmuz darbe teşebbüsünün gerçekleştirildiği) 2016 yılında 80.756, 2017 yılında ise 40.530 bireysel başvuru yapılmıştır. (AYM web sitesi, istatistikler) Bu istatistikler, Anayasa Mahkemesi’nin etkili bir başvuru yolu olarak kabul gördüğünü göstermektedir.

Anayasa Mahkemesi’ne ilaveten, 14.06.2012 tarih ve 6328 sayılı kanunla Kamu Denetçiliği Kurumu (ombudsmanlık) ihdas edilmiştir. Bu kuruma 2016 yılında 5.519, 2017 yılında 17.131 başvuru yapılmıştır. (KDK, 2017 yılı Faaliyet Raporu) Başvuru sayılarına bakıldığında, bu kurumun insan haklarını korumada önemli bir işleve sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye İnsan Hakları Eşitlik Kurumu (TİHEK) de 16.04.2016 tarih ve 6701 sayılı kanunla kurulan bir başka insan hakları koruma mekanizmasıdır. Bazı bakanlıklar bünyesinde de insan hakları mekanizmaları faaliyet göstermektedir.

İnsan Hakları Örgütleri

Kanunla kurulan insan haklarını koruma mekanizmalarının faydalarını teslim etmekle birlikte, daha etkin bir koruma için ülke genelinde hak ihlallerini takip edecek, raporlayacak, kamuoyuna duyuracak, takipçisi olacak, devletten emir ve talimat almayan, devletten bağımsız (NGO), dışarıdan bir göze ihtiyaç vardır. Bu göz, insan hakları kuruluşlarıdır. Ancak siyasi iktidarlar, insan hakları kuruluşlarına, insan hakları kuruluşları da siyasi iktidara sempatiyle bakmaz.

İnsan hakları yöneticileri veya aktivistleri, çeşitli soruşturmalara maruz kalmakta, bu soruşturmalar bazen mahkûmiyetle sonuçlanabilmektedir. İnsan hakları mücadelesi yürütenler, bu riskleri bilmekte ve göze almaktadır. Siyasi iktidara karşı konum alarak, daha büyük bir tehdidi gözden kaçırmaktadırlar.

Yerel iktidarın insan hakları için önemli bir tehdit unsuru olduğu açıktır. Ancak iktidar, yerel iktidardan ibaret değildir. Yerel iktidarların üzerinde, onları yöneten, yönlendiren küresel bir iktidar vardır. Küresel iktidar, insan hakları için yerel iktidardan daha büyük bir tehdittir.

Dünyanın birçok bölgesinde meydana gelen sistematik hak ihlalleri, küresel iktidarın eseridir. Suriye nüfusunun yarısı, küresel güçlerin bu ülke üzerindeki iktidar mücadelesi nedeniyle başka ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır. Türkiye’de 24 milyondan fazla kişinin mağduriyetine neden olan 28 Şubat darbesi, küresel iktidarın öncülüğünde gerçekleştirilmiştir. Yerel iktidarlar masumdur demiyorum ama hak ihlallerinin önemli bir kısmı, küresel iktidarın arzuları istikametinde gerçekleşmektedir.

Yerel iktidar küresel iktidara tabi olduğunda, onların isteklerini yerine getirmeye çalıştığında, insan hakları kuruluşları yerel iktidara karşı yürüttükleri mücadeleyi, aynı zamanda küresel iktidara karşı da yürütmüş olmaktadır. Ancak küresel iktidar ile yerel iktidar arasında uyumsuzluk ve menfaat çatışması, yerel iktidarın küresel iktidara karşı direnmesi söz konusu olduğunda, insan hakları örgütlerini büyük bir tehlike beklemektedir.

İnsan Hakları Örgütlerini Bekleyen Tehlike!

Küresel iktidar, çıkarlarına aykırı gördüğü yerel iktidarları yıpratmak ve görevden uzaklaştırmak için çok yönlü bir çaba göstermektedir. Bu konuda, yerel unsurlardan da önemli ölçüde istifade etmektedir.  Türkiye örneğinden hareket edecek olursak ABD, güvenlik bürokrasisi ve yargı başta olmak üzere birçok kamu kurumuna taşeron örgütleri aracılığıyla sızmıştır.

Bu kurumlara sızanlar, doğrudan veya dolaylı olarak Amerika’dan talimat almaktadır. ABD, kamu kurumlarına ilaveten, siyasette, medyada, sermaye ve iş dünyasında, STK’larda önemli bir desteğe sahip olduğundan, insan hakları kuruluşlarının çok dikkatli olmaları gerekmektedir. Dikkatli olmazlarsa, küresel iktidarın aracı haline gelebilirler.

Bu ülkede gerçekleştirilen ve iki askeri darbe, bir postmodern darbe ve 15 Temmuz’da yarım kalan darbe teşebbüsü, Amerika’nın eseridir. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesindeki darbeler, ABD eliyle gerçekleşmiştir. (Türkiye’de ve Dünyada Darbe Yargılamaları sempozyumu, 28.02.2016 İstanbul Üni. Hukukçular Derneği)

2000’li yılların başında, Sırbistan (Eylül 2000), Gürcistan (Kasım 2003), Ukrayna (Kasım 2004), Romanya (Kasım 2004), Kırgızistan (Mart 2005) vs. örnekleri, sosyal medyanın kitleleri yönlendirmede çok etkili bir silah olduğunu gösteriyor. Bu darbe ve darbe teşebbüsleri incelendiğinde, Amerika’nın ne kadar farklı enstrümanlara sahip olduğunu görebiliriz.

1989 yılında komünizmin çökmesiyle yeni bir dönem başlamış, komünizm tehdidinin yerini İslam almıştır. Türkiye’deki 28 Şubat darbesi yerel değil, küresel bir darbedir. Bu darbeyle irtica maskesi altında, din ve vicdan özgürlüğü baskı altına alınmıştır. Ancak ABD, 3 Kasım 2002 seçimleriyle 28 Şubat’ta uygulamaya koyduğu politikalarını devam ettirecek devlet desteğini kaybetmiştir.

AK Parti hükümetlerini çıkarlarına aykırı gördüğünden, bu hükümetleri iktidardan uzaklaştırmak için çok sayıda operasyona imza atmıştır. 2010 Anayasa değişikliğiyle sistem içi mekanizmalar işlemez hale gelince, taşeron örgütü FETÖ’yü devreye sokmuştur. Bu örgütün eliyle uygulamaya koyduğu, 17/25 Aralık yargı darbesi, MİT TIR’ları operasyonu, büyük şehirlerde bombalı terör eylemleri, Hendek kazma olayları, 15 Temmuz darbe teşebbüsü, hepsi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Gezi eylemlerinin başladığı tarihten 15 Temmuz darbe teşebbüsüne, darbe teşebbüsünden bugüne uzanan süreç içinde insan hakları kuruluşlarının eylemleri ve açıklamaları incelendiğinde, hükümetin ve adli makamların FETÖ aleyhinde tesis ettikleri işlemlere karşı çıktıkları görülecektir. İnsan hakları kuruluşları projektörlerini yerel iktidar üzerine tuttukları için, küresel iktidarın faaliyetlerini görememektedir.

Türkiye’de son dönemde insan hakları kuruluşlarının (küresel iktidarın çıkarlarına hizmet eden etkinliklerine üç örnek vereceğim.

Birinci örnek, Roboski olayıdır. 28 Aralık 2011 tarihinde Şırnak İlinin Uludere İlçesinde sınır ticareti yapan Gülyazı (Bujeh) ve Ortasu (Roboski) köyüne mensup (17’si çocuk, tamamı erkek) 35 kişinin, Irak’tan Türkiye’ye gelirken, sınırın sıfır noktasında, 21.30-22:30 sularında Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait savaş uçaklarının bombardımanı sonucu yaşamlarını yitirmesi, 1 kişinin yaralanması ve 2 kişinin yara almadan sağ kurtulması olayıdır.

Bu olay, küresel iktidarın devlet içindeki uzantılarının verdiği yanlış bilgiye istinaden gerçekleştirilen bir eylemdir. Küresel iktidar, bu operasyonla hükümetin, Kürt vatandaşlarını bilerek öldürttüğü algısı yaratmak, güvenlik birimlerinin tepe isimlerin istifa etmesini, boşalan yerlere örgüte müzahir isimleri yerleştirmek istemiştir.

İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Mazlum-Der, olayı öğrenir öğrenmez olay yerine heyet göndererek müşterek bir rapor hazırlar. 3 Ocak 2012 tarihli “Roboski Katliamı Raporu”nda, devletin 35 sivil insanı bombaladığı sonucuna varılır.  

İkinci örnek, Mazlum-Der’in hazırladığı 4-6-Mart 2016 tarihli, 14.12.2015–02.03.2016 Arasında Uygulanan Sokağa Çıkma Yasağı Sonrası “Cizre İnceleme ve Gözlem Raporu”dur. Bu raporun dayanağı olan olaylar, ABD’nin 15 Temmuz darbe teşebbüsünden önceki en geniş kapsamlı ve en önemli operasyonlarından biri olan hendek kazma olaylarıyla ilgilidir.

Bu operasyonda sahneye PKK’yı sürmüş, sivil halkın (Kürtlerin) devlete karşı ayaklanmasını, bu çatışma nedeniyle sıkıyönetim ilan edilmesini ve ordunun hükümete el koymasını planlamıştır. Bölgedeki halkın göç etmesi ve güvenlik güçlerinin sivillere zarar vermemek için aşırı özen göstermesi, PKK’nın planlarını bozmuştur.

Bahse konu rapor, sokağa çıkma yasağı üzerinden insan haklarının ihlal edildiğini ifade etmektedir. Bilindiği üzere, AK Parti hükümetini düşürmeye yönelik operasyonların dozu artarak devam etmiş, hendek olaylarında amaca ulaşamayınca 15 Temmuz’da darbe teşebbüsünde bulunmuştur.

Mazlum-Der’in hazırladığı bu raporlar, teşkilat içinde tepkilere neden olmuş, genel kurula gidilerek yönetim kadroları değişmiş, birçok şube kapatılmış, yanlı düzenlenen raporlar reddedilmiştir. 

Üçüncü örnek, ABD’nin taşeron örgütü FETÖ’nün hükümeti düşürmeye yönelik 17-25 Aralık yargı darbesinden önce 31 Mayıs 2013 tarihinde başlayan Gezi eylemleri denemesine ilişkindir. Uluslararası Af Örgütü Türkiye şubesinin hazırladığı, Ekim-2013 tarihli, “Gezi Parkı Eylemleri” raporunun alt başlığı, “Türkiye’de Toplanma Özgürlüğü Hakkı Şiddet Kullanılarak Engelleniyor” şeklinde olup, polisin protesto eylemlerine müdahalesi ağır bir dille eleştirilmektedir.

İnsan hakları ihlali olduğunda bunları araştırmak, rapor haline getirmek, bunları açıklamak insan hakları kuruluşlarının görevidir. Ancak bu görevi yerine getirirken kullandıkları dil (üslup), yöntem (objektiflik), olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisi (bağlam), varılan sonuç (kanaatler) çok önemlidir. İnsan hakları örgütleri, küresel iktidarın desteğiyle gerçekleştirilen eylemleri engellemeye çalışan yerel iktidarı ‘insan hakları düşmanı’ ilan ederek, küresel iktidara çok değerli bir hizmet sunmuş oluyor.

İnsan Hakları Kuruluşları, Yerleşik Paradigmayı Sorgulamalıdır

Küresel iktidar ile yerel iktidar arasında çatışma söz konusu olduğunda, insan hakları kuruluşlarının, konumlarını gözden geçirmeleri, hak ihlallerinin hangisi tarafından gerçekleştirdiği konusunda kafa yorması gerekiyor. 

İnsan hakları kuruluşları, yürüttükleri mücadele nedeniyle toplum nezdinde önemli bir itibara sahip olup, küresel iktidar bundan yararlanmak istemektedir. İnsan hakları kuruluşları yerel iktidarı tehdit unsuru olarak gördüğünden bunu kolaylaştırmaktadır. Tehdit algısı yerel iktidar üzerine inşa edildiğinde, küresel iktidardan veya böyle bir tehdit söz konusu olmayacaktır.

Yerleşik uygulamaya göre, terör şüphelilerinin hakim önüne çıkarılmasının 48 saati geçmesini, savunma sırasında sözünün kesilmesini, verilen kararlarda tutuklama gerekçelerinin ayrıntılı olarak yazılmamasını, protesto eylemleri sırasında göstericilerden bazıları coplanmasını, biber gazına maruz kalmasını, cezaevlerinde yetersizlikler olmasını, yurtdışına çıkış yasağının konulmasını vs. insan hakları kuruluşlarının hazırladığı aylık ihlal raporlarında görebiliyoruz.

Ancak kimyasal silah iddiasıyla bir ülkeye bombalar yağdırarak bir milyondan fazla sivil ölümüne neden olanları, mazlum bir milletin topraklarını işgal ederek onları topraklarından sürenleri, öldürenleri, bir ülkede darbe tertipleyip darbeye direnenleri ortadan kaldıranları, bir ülkenin yarısını başka ülkelere göç etmek zorunda bırakanları, insan hakları kuruluşlarının raporlarında göremiyoruz.

Devletin olduğu her yerde, az veya çok insan hakkı ihlali vardır. Bunu sıfırlama imkânı da yoktur, önemli olan bu ihlalleri en aza indirmektir. Tehlikeli olan hak ihlali değil, sistematik hak ihlalleridir. Bugün sistematik hak ihlallerinin olduğu ülkeler, küresel iktidarın talimatlarını yerine getirmektedir. Bu ihlalleri önlemenin yolu, küresel iktidarın operasyonlarını deşifre etmekten geçmektedir.

Küresel iktidar ile yerel iktidar arasındaki ilişkiyi ifade etmek için aynı çizgi üzerinde fare, kedi ve aslan örneğini verelim. Aslan kediyi, kedi de fareyi avlamak için fırsat kollamaktadır. Böyle bir durumda, aslana karşı cephe alıp kediyi korumak mı yoksa kediye karşı cephe alıp kedinin aslana kurban edilmesi mi erdemlidir? 

İnsan hakları literatüründe iktidar sözcüğüyle “yerel iktidar” (kedi) anlaşıldığından, fareye sahip çıkılacak, (küresel iktidar) aslanın, (yerel iktidar) kediyi parçalamasına göz yumulacaktır.

Yerel iktidara karşı mücadelede başarılı olan insan hakları mensuplarının, muhalefet partilerinde kolayca yer bulduklarını, önemli görevlere geldiğini/getirildiğini görüyoruz. İnsan hakları kuruluşları, yüzlerini yerel iktidara çevirdikleri gördükleri için yerel iktidarı tehdit olarak gören diğer kuruluşlarla işbirliği yapmakta bir beis görmüyor. Bir bakıma, yerel iktidara karşı olan oluşumları dost olarak görüyor.

Küresel güçlerin namı hesabına çalışanlar başlarına bir şey geldiğinde bu kuruluşlara sığınıyor, bu kuruluşlar da onlara sahip çıkıyor, yerel iktidar aleyhine raporlar düzenliyor. Oysa insan hakları kuruluşlarının evleviyetle suçun mağdurlarına (zulme maruz kalanlara) sahip çıkması, küresel iktidarın karşısında olması beklenir.

Yerel iktidarın insan hakları ihlallerini tespit etme, açıklama görevi, küresel iktidarın rolünü görmezden gelmeyi gerektirmez. 15 Temmuz darbe teşebbüsünün gerçek mağdurları, bu darbeye iştirak edenler değil, o gece öldürülenler ve yaralananlardır. Esasen insan hakları sözleşmeleri, anayasal düzene ve hükümete karşı işlenen suçları meşru görmez. Ceza kanunlarında yazılı suçları işleyenler hakkında soruşturma ve kovuşturma yapmasını devletin görevi olarak kabul eder. Adil yargılanma hakkına riayet edildiği sürece devletin soruşturma ve kovuşturma faaliyeti sorgulanmaz.

İnsan hakları alanında mücadele edenlerin, küresel iktidarın durumunu gözden geçirerek yerleşik paradigmayı sorgulaması gerekiyor. İnsan hakları mücadelesi yürütenler, birinci tehdidin ‘küresel iktidar’ olduğunun farkına vardığında insan hakları mücadelesi daha anlamlı hale gelecektir.

Fransa’da, Sarı Yeleklilerin Arkasında Kimler Var?

2007 yılında ABD’de, mortgage kriziyle patlak veren ekonomik kriz, 2008 yılında birçok ülkeye yayıldı, birçok banka ve yatırım şirketi iflas etti. 2008 yılında başlayan küresel krizin etkileri, hâlâ devam ediyor. Alınan önlemler yeterli olmuyor, devletler yeni önlemler paketini devreye sokuyor.

Fransa, bu önlemler çerçevesinde 2018 yılının başından itibaren akaryakıt fiyatlarına %23 zam yaptı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 26 Eylül günü Sorbonne Üniversitesi’nde, Büyük Avrupa Projesi’ni açıkladı ve ortak bir Avrupa ordusu kurulması gerektiğini söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump bu açıklamaya tepki gösterdi. Bu tartışmayı takiben otomobil sahipleri, araçlarında bulundurmak zorunda oldukları sarı yeleklerini giyerek 17 Kasım tarihinde Paris’te akaryakıt zammını protesto etti. Medya ve sosyal medyanın da etkisiyle gösteriler diğer şehirlere yayılmaya başladı. Hükümet olaylara müdahale ederek göstericileri dağıtmaya çalıştı. Bu olaylarda iki kişi öldü, çok sayıda kişi yaralandı, büyük maddi zarar meydana geldi.

Bu eylemler, Avrupa’nın başka ülkelerine de sıçramaya başladı. Dışarıdan bakıldığında Fransa’daki bu eylemler akaryakıt zamlarını protesto gibi görülüyor. Ama küresel iktidarı temsil eden ABD ile Fransa ilişkileri incelendiğinde “harici bir müdahale” ihtimali de muhtemel görünüyor. Fransa, BM Güvenlik Konseyi’nin (veto hakkına sahip) 5 daimi üyesinden biri, dünyanın en gelişmiş 7 ülkesi (G-7) arasında ve ABD ile aynı savunma paktında (NATO) yer alıyor. Ancak birçok alanda birlikte hareket eden devletlerin çıkarları bazen çatışabiliyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, (NATO’ya alternatif) Avrupa ordusu kurulması fikrini ortaya attı. Akdeniz’deki doğalgaz rezervlerinin paylaşımında Fransız Total şirketi ile Amerikan Exonn şirketleri karşı cephelerde yer alıyor. ABD’nin merkez komutanlığı CENTCOM’u Afrika’da konumlandırması, Fransa’nın Afrika’da sömürgesi 14 ülke üzerindeki egemenliğini tehdit ediyor. (Taha Dağlı, Fransa’daki krizin perde arkası, 5.12.2018, Haber7)

Bunlardan biri veya birkaçı ya da bilemediğimiz başka sebepler, ABD’yi rahatsız etmiş olabilir. İnsan hakları uzmanları “protesto eylemlerinin, katılanların tercihi olduğunu, üst akıl diye bir şeyin olmadığını, amacının akaryakıt zammını protesto olduğunu” söylese de geçmişte yaşanan olaylar bu yaklaşımın gerçekçi olmadığını gösteriyor. Sosyal medya sahiplerinin Amerikan vatandaşı ve servetlerinin Amerika’da olmasını, ABD’nin bu hesaplara erişim ve analiz yeteneğine sahip olmasını, dünyanın çeşitli ülkelerinde gerçekleştirdikleri darbeleri ve iktidar değişikliklerini dikkate aldığımızda, Fransa’daki olaylarda ABD’nin parmağı olabileceği iddiasını komplo teorisi diye geçiştirmek gerçekleri görmemize engel olabilir.

Akaryakıta yapılan yüksek zamların, toplumun önemli bir kesiminin tepkisine sebep olduğu açıktır. Esasen toplumu harekete geçmesi için böyle esaslı ve gerçekçi sebeplere ihtiyaç vardır. ABD gibi bu konularda oldukça tecrübeli bir ülke, toplumdaki hoşnutsuzluk belli bir seviyeye ulaşmadan, “şartlar olgunlaşmadan” harekete geçmez. Şartlar olgunlaştığında usta bir dokunuş, beklentilerin üstünde sonuçlar verebiliyor. Toplumsal olayların üzerinden yıllar geçtikten sonra bu olayları kimlerin ve niçin organize ettiğini, toplumun nasıl yönlendirildiğini, bu operasyonun sahiplerinden, mağdurlardan, tanıklardan, öğreniyoruz.

Bugün yaşadığımız olayları yıllar sonra tarih kitaplarından okuyup öğrenmek yerine, gününde anlamaya çalışmalıyız. Geçmişte yaşanan olaylardan ders çıkarabilirsek, bugünkü olayları daha sağlıklı değerlendirebiliriz.

Toplumu yönlendirmek isteyenler bunu, dışarıdan direktifle/talimatla değil, tanıdığımız, bildiğimiz, güvendiğimiz, içimizden olanların desteğiyle yapıyor. Çok az kişinin katılabileceği protestolar, bu sayede on binlere, yüz binlere ulaşıyor.

Bu eylemlere katılanlar istemese de insanlar ölüyor, bankalar yağmalanıyor, hükümetler düşürülüyor. Suç teşkil eden eylemlerin faturasını, azmettirenler (bu eylemlere yönlendirenler) değil, eyleme katılanlar ödüyor. Sadece bu risk bile toplumsal olayların arkasında kimlerin olduğunu, sorgulamayı, araştırmayı gerektirmez mi?

1 28 Şubat darbe sürecinde, iktidarda olan Refah Partisi’ne oy veren 6.012.450 seçmen, üniversitede okuyan 1.200.000 öğrenciden %5’inin başörtülü olduğu varsayımıyla, (60.000 x 10 yıl =) 600.000 başörtülü öğrenci, Meslek liselerinde okuyan (1997-1998 yılında 2.263.396 x 10 yıl =) 12.080.000 öğrenci üniversite sınavlarındaki katsayı uygulaması nedeniyle, İrtica bahanesiyle, kamu kurumlarında çalışan yaklaşık 2 milyon kişiden 400.000 kişi, STK’lar, özel eğitim kurumları, ticari kuruluşlar, medya kuruluşları (TV, Radyo, Gazete, Dergi), yaklaşık 24 milyon kişi bu darbenin mağduru olmuştur.

Cevap Yazın