İlahiyat Fakülteleri Niceliksel Ve Niteliksel Olarak Gelişmişlerdir

Cumhuriyet döneminde din eğitimi vermek üzere ikame edilen ilahiyat fakülteleri (öncesinde yüksek İslam enstitüleri) Cumhuriyet öncesindeki dini eğitim veren medrese ve tekkeler ile karşılaştırıldığında ortaya çıkan tabloyu özetleyebilir misiniz?

Bu tasnifin her iki tarafında bulunan kurumlar da esasında aynı kaynaktan beslenmektedir. Bunun ne demek olduğunu anlamak için biraz İslam eğitim kurumlarının arkla planına bakmak lazım. Bilindiği gibi İslam medeniyeti, Hz. Peygamber’den itibaren İslam’ın yayılması ve Müslümanların inançlarını bilgi temelli şekillendirmek niyetiyle talim, tedris, tedip ve terbiyeyi temel önceliklerinden biri yapmıştır. Elbette başlarda yapılan bu faaliyetler, kurumsal olmaktan çok uzaktır; ama önemli oranda kurucu karakteresahiptir.

Bu kurucu karakter, bilginin farklı boyutlarına yönelik öğrenme merakını teşvik eden ve her Müslümanı bilgi talep etmeye zorlayan ilmi bir gelenek inşa etmiştir. Hz. Peygamber’den sonra çoğunlukla toplumsal ve siyasal nedenlerle çeşitli badireler atlatsa da bu gelenek, belli bir müddet sonra kurumsallaşmaya başlamış; bu kurumsallaşma süreci zihinlerin eğitiminde medreseyle birlikte duyguların eğitiminde ise tekke vb. kurumlarla zirve noktasına ulaşmıştır.

Medrese ve tekke, asırlar boyunca bir yandan birbirleriyle kavga ederken, bir yandan da Müslüman toplumların eğitim ihtiyacını karşılamıştır. Ne var ki bunu yaparken gittikçe medrese; bilgi ve düşünceyi kitaba ve statükoya; tekke de inanç ve değerleri sözlü geleneğe ve hayli miktarda hurafeye hapsetmiştir. Böyle olunca da her iki cenahın Müslümanların kişisel, toplumsal, dini ve ilmi alanda ilerlemeleri için başlarda sağladıkları katma değer, peyderpey azalmış; hatta takındıkları tavırlar, Müslümanlar için belli bir zaman sonra ilerlemeye mani prangalara dönüşmüştür.

Bunun pek çok sebebi vardır. Ancak zannımca, her iki kurumun da toplumu bulunduğu hal üzere tutmaya yeminli olmaları, çöküşün başat faktörü olmuştur. Bu süreçte ilmi gelenek; öncü, yenilikçi ve dinamik olmaktan uzaklaşmış; muasır medeniyetin gerisinde kalarak tutucu, durağan ve yoz bir hale bürünmüştür. Bu ilmi geleneğin boyasıyla boyanmış toplum da hayatın hemen her alanında zillet içinde kalmıştır.

İlahiyat fakülteleri ise ilk olarak Cumhuriyet’ten çok önce II. Abdülhamit zamanında (1900 yılında) geleneksel eğitim kurumlarının toplumun ve devletin ayağına dolanması nedeniyle Darülfünun bünyesinde açılmıştır. Açıldığında medreselerle aynı alanda eğitim-öğretim yapan ilahiyatın, ne yazık ki ömrü çok uzun olmamış; medreselerin yeniden yapılandırıldığı iddiasıyla daha emekleme aşamasında kapatılmıştır. 1924 yılında medreseler kapatılınca bu sefer Cumhuriyet idaresi tarafından –biraz da kerhen– tekrar açılmış; ancak bu sefer de cari politikanın pozitivist refleksleri nedeniyle varlık sahasından kısa sürede el çekmek zorunda kalmıştır.

Bu arada tekke ve medreseler, her ne kadar resmen ilga edilmiş olsalar da ülkenin pek çok noktasında yeraltına inerek eğitim-öğretim faaliyetlerine gizlice devam etmiştir. Otuzlu yıllardan ellili yıllara kadar yaşanan bu ara dönem, Müslüman Türk toplumunu, din ve din eğitimi anlamında kayıt dışı tekke ve medreselerin çizdiği sınırlara, koyduğu kurallara ve ürettiği sorunlu bilgilere mecbur bırakmıştır. Bu dönemde dini sahada geçer akçe haline gelen eksik ve yanlı/yanlış bilgi ile batıl inanç ve hurafeler, Türk toplumunun İslam anlayışında derin yaralar açmıştır.

1949 yılında Ankara İlahiyat’ın açılması da bu patolojik duruma tam anlamıyla çare olamamış; ancak 1959 yılında yüksek İslam enstitülerinin devreye girmesi, bunların daha sonra üniversite bünyesine alınması, ardından özellikle doksanlı yıllardan sonra yeni fakültelerin açılmasıyla Müslümanların merdivenaltı tekke ve medreseye ve onun ürettiği kısmen çarpık ve sorunlu din anlayışına bağımlı olma durumu sona ermeye başlamıştır.

Ancak ilahiyat fakülteleri hem niceliksel hem de niteliksel olarak oldukça mesafe kat etmiş olmalarına rağmen bu yapıların toplum üzerindeki etkisinin yittiğini iddia etmek zordur. Bu da din eğitimi ve öğretimi alanında ikili bir anlayışın aynı anda işbaşında olması anlamına gelmekte; bu da kaçınılmaz olarak çatışma ortamı yaratmaktadır.

Zira her iki kesim arasında hem esasa hem de teferruata müteallik çok sayıda fikir ayrılığı bulunmaktadır. Bu fikri kopuşun temelinde bir tarafın mevcut dini durumu –buna dini statükoda diyebiliriz– korumaya çalışırken, diğerinin bu koruma misyonundan uzaklaşıp sorgulama ve ayıklama misyonuna kaymış olması yatmaktadır.

Buradan hareketle ilahiyat öncesi dönemin dini ve ilmi çevrelerde ilahiyat sonrası döneme göre daha az kavgalıymış gibi görünmesi, çoğunlukla din bilimsel rekabetin olmamasından kaynaklanmaktadır. Oysa bugün adını koymak gerekirse her iki kesim arasında zaman zaman yüzeye çıksa da çoğunlukla buzdağının görünmeyen kısmında büyük bir sürtüşme hali vardır.

Bu, şimdilik bir tür rekabettir ve bu rekabette ilahiyatçılar, bilimsel sahada kalmaya gayret gösterirken, diğer taraf daha saldırgan bir tavır sergilemektedir. Çünkü ilahiyatın varlığı, eleştiri ve sorgu kültürü ve dini araştırmalara getirdiği yeni yöntem ve yaklaşımlar, örgütlü dini yapıların sorgudan muaf ürettikleri dini literatürde gedikler açmakta ve cemaatlerin insan kaynakları açısından yeni bireylere erişimini zorlaştırmaktadır.

DOÇ DR. BAYRAMALİ NAZIROĞLU

Cevap Yazın