Bahçıvan

“Fikirler de tohumlar gibidir”, derdi bahçıvan.
Ve ilk cümlesini tekrarlayarak sözünü sürdürürdü:
“Evet, fikirler de tohumlar gibidir.
Sadece güzel, doğru ve hak olmaları yetmez.
Onu aktaracağın kişiyi de iyi seçmen gerekir.
Bu da yetmez elbet…
O fikri aktaracağın zaman ve mekan da çok önemlidir.
Ve belki de hepsinden önemlisi; aktarma üslubun yani söyleyiş tarzındır.
Size tohum ekimini inceden inceye bunun için anlattım oğul. Unutmayalım ki, fikirler tohumlardan daha hassas, daha seçici ve daha alıngandırlar; her gönüle yerleşmez ve her gönülde yeşermezler.
Ve  yine hatırımızda tutmamız gerekir ki, fikirlerimizi aktarmak istediğimiz insanlar tohumları ekmek istediğimiz topraklardan çok daha karışık ve karmaşık bir yapıya sahiptirler.
Dertleri vardır, kaygıları vardır, üzüntü ve sıkıntıları vardır. Her şeyden de önemlisi, insan düşünen bir varlıktır ve yaradılışı itibariyle bağımsız olmayı yani kendisini ön planda tutmayı sever. Başkasından gelen bir fikri kabul etmek, başkasının boyunduruğuna girmek gibi gelir, ona…
Bu bakımdan, bir fikrin aktarılması bir tohumun ekilmesinden çok daha zor iştir.
Dolayısiyle çok dikkat etmek gerekir, oğul.
Fikirler ancak doğru kişilere, doğru zamanda, doğru mekanda ve doğru şekilde aktarılırsa yerini bulur.
Bunun için çok ciddi bir ön hazırlık gerekir.
Fikirler gönüllere aktarılmadan; gönüller fikirlere hazırlanmalı ve alıştırılmalıdır.
Aksi halde fikirler kabul görmez ve reddedilmiş gibi gözükür.
Oysa reddedilen fikirler değil, kendimizizdir.
Çünkü ya kişiyi yanlış seçmiş ya zamana ve mekana dikkat etmemiş ya da söyleyiş biçiminde kusurlu davranmışızdır.
Hal böyle olunca, fikrimizi reddedene gücenmek ve kızmak yerine kendimize kızalım ve gücenelim.
Ve sonra da hesaba çekelim ve soralım kendimize; biz bu işin ehli miyiz?
Bu hususta usta bir bahçıvan gibi sayabilir miyiz kendimizi?
Evet, kendi kendimize soralım ve doğru olan cevabı bulalım.
Bu iç hesaplaşma sonunda kendimizi bu işe ehil görürsek devam edelim.
Aksi halde bırakalım bu işi ehil olanlar yapsın”.
İhtiyar bahçıvan yorulmuşcasına bir süre susar ve sonra devam ederdi.
“Evet, ehil değilsek bırakalım bu işi oğul.
Eğer devam edecek olursak ürkütürüz insanları.
Ürkütür ve soylu fikirlere düşman etmiş oluruz.
İnsan da bir kere ürktü mü geminden ve kösteğinden kurtulmuş yılkı atlar gibidir; tutulmaları çok zor olur.
Aman ha oğul aman!
İnsanları ürkütmeyelim!
Unutmayalım ki, bugün haktan uzak duran insanların çoğunu, bizim gibi ehil olmayan insanlar uzaklaştırmıştır.
Sonra da kızarız insanlara; bunlar haktan anlamazlar, iyilik güzellik nedir bilmezler, diye.
Oğul, insan olur da, hiç iyilik nedir güzellik nedir, bilmek istemez mi?
Şu bahçede gördüğün çiçeklerden, meyvelerden hoşlanmayan insan olur mu, hiç?
Böylesine insan denir mi?
Burayı gören ve bilen tekrar tekrar niye geliyor acaba?
Buraya gelenlere ya asık suratlı davranılsa ya kaba muamele edilse ya ilgi gösterilmese  gene de gelirler miydi, dersiniz? Gelmezlerdi oğul; hem de bir daha hiç gelmezlerdi.
”O asık suratlı, kaba ihtiyarı görmektense, çiçeklerini ve meyvelerini görmemeyi tercih ederiz”, derlerdi.
İtimat edin, öyle derlerdi oğul.
Hem adamlar düşünmezler miydi ki, “o güzelim çiçekler, fidanlar ve meyveler, ömür boyu kendileriyle beraber olan bahçıvanın yüzüne tebessümü, davranışına nezaketi konduramamışken; onu değiştirememiş ve güzelleştirememişken bize ne faydası olacak” demezler miydi?
İtimat edin oğul; çiçeğin, fidanın ve meyvenin, değil faydasız, zararlı olduğuna bile inanırlardı.
Öyle ya oğul, adamlar haksız değiller ki…
Ömür boyu beraber oldukları kişiye faydası olmayan şeylerin; bir kere, iki kere görene faydası olur mu, hiç?
İnsanlar faydasız şeylerin peşinde niye koşsunlar ki?
Hem faydasız şeylerin, akıllı alıcısı olur mu, oğul?
Ve bizim fikirlerimiz doğru, bizim fikirlerimiz hak, bizim fikirlerimiz güzel diyoruz, değil mi?
Bu nereden ve nasıl anlaşılacak, oğul?
Görünüşümüzden, ahlakımızdan ve davranışımızdan değil mi? Söyler misin oğul; biz görünüşümüzle insanları kendimize celbedebilecek halde miyiz?
Bizim tertemiz olmamız, insanların göz ve gönül zevkini okşayacak biçimde giyinmemiz gerekmez mi?
Heybetimizi vakur olarak sağlamalı değil miyiz? Oturuşumuzla, kalkışımızla, insani ilişkilerdeki inceliğimiz ve nezaketimizle, insanlara örnek olmamız gerekmiyor mu?
Sözümüz işimize, işimiz gidişimize uygun düşmeli değil mi?
Bizim Peygamberimiz (sav) güzel ahlakı tamamlamak için gönderilmedi mi?
Söyler misin oğul, nedir güzel ahlak, dediğin?
“Vermeyene vereceksin, gelmeyene gideceksin, kötülük edene iyilik edeceksin” şeklinde belirlenmemiş mi?
Biz bunları yapabiliyor muyuz?
Değil vermeyene, verene bile karşılığını verebiliyor muyuz?
Bize gelmeyenin kaç defa kapısını çaldık, acaba?
İyilik edene bile iyilik etme kadirşinaslığını gösteremezken, kötülük edene iyilik etme alicenaplığını nasıl gösterebileceğiz? Oğul bizim her yanımız eğri…
Öyle ki, kelimeler bile bizden doğru çıkmaz be oğul!
Hak olanı, doğru olanı ifadelendirmek nerede, biz nerede?
Öyle sanıyorum ki, bizim doğru diye söylediğimiz şeyler, bizden eciş bücüş çıkmış olmalı ki, karşımızdakine inandırıcı olamıyoruz. Ve sonra da karşımızdakine kızıyoruz, bizim doğrularımızı anlamadı ve ilgi göstermedi, diyerek.
Sen hiç paslı aynadan doğru yansıma alınabildiğini gördün mü? Oğul, biz sözlerimizin kabul görmesini ve tesirli olmasını istiyorsak eğer; öncelikle gönüllerimizi arıtmamız ve içimizdeki paslarımızı gidermemiz gerekir.
Sonra da “emrolunduğumuz gibi, dosdoğru olmamız” gerekir ki, ağzımızdan çıkan kelimeler doğru çıksın.
Böyle olursak; değil doğrularımız, yanlışlarımız bile etkili olur dışımızda gibi gördüklerimize.
Çünkü doğru insanın, samimi insanın, bir art niyeti olmayan insanın, yanlışı bile güzeldir be oğul.
Bunun içindir ki; müçtehit efendilerimizin yanlışlarına bile sevap verilecek olması.
Değil mi ki niyetleri doğruydu.
Öyle ya, cephede atılan her kurşunun sevabı verilmeyecek mi? Hem de isabet edip etmediğine bakılmaksızın.
Niye öyle oluyor?
Çünkü o kurşunu Allah (cc) için attı da ondan.
Evet oğul, her şeyin başı, doğruluk ve samimiyettir.
Aksi halde boşuna nefes tüketir ve insanları sadece kendimizden uzaklaştırırız.
Hem bize, hem onlara yazık değil mi, oğul?
Durup dururken insanların nefretini kazandığımız için bize; doğrudan nasip alamadıkları için onlara yazık.
Bu bakımdan, Allah (cc) “işin ehline verilmesini “emir buyurmuş. İşin ehli değilsek eğer, kaş yapalım derken göz çıkaracak kadar işin acemisiysek; acele etmeyip ehil olana kadar bekleyeceğiz oğul.
Nasıl ham meyve insana tad vermezse; ehil olmayanın sözü de insana tad vermez.
Bunu böyle bilelim ve öyle davranalım, olmaz mı?

SEYİT MEHMET ŞEN

Cevap Yazın