Alman İslam Konferansı mı, Berlin Konsili mi?

Alman İslamı kavramı ilk olarak aslen Suriyeli Bassam Tibi tarafından ortaya atılan, daha sonra Fransız İslamı, Hollanda İslamı, Belçika İslamı ve onların üstünde bir şemsiye olarak Avrupa İslamı’nı (Euro-İslam) öngören, İslamiyet’in reforme edilerek sekülerleşmesini hedefleyen bir düşünceyi ifade etmektedir.

Sözlükte kurul, meclis anlamına gelen konsil, Katolikliğe ait bir kurum sanılsa da birçok dinde değişik isimlerle var olan dinin inanç, ibadet ve muamelatla ilgili esasları üzerinde yorumların yapıldığı ve aktüel konular hakkında dinlerin pozisyonlarının belirlendiği önemli bir kurumdur. Doğu kiliselerinde konsil yerine daha ziyade sinod kavramı kullanılmaktadır. Yahudilikte benzer fonksiyonu ifa eden asifah ve sanhedrin kurumları vardır. Bu kurumlar, insanların bilhassa hâkimiyeti ellerinde tutanların dine müdahalesini ve dinin başta siyasileşmek olmak üzere manipüle edilmesini kolaylaştırmıştır.

1. Konsilin İmparator Konstantin tarafından İznik’te toplanmasının (325) ardından gerçekleşen konsillerin Hristiyanlık inancının şekillenmesi, Kilisenin bölünmesi ve siyasileşmesi konularındaki etkileri bilinmektedir. Almanya’yı işgal eden Napolyon Bonapart’ın 1807 yılında Frankfurt’ta Yahudi ileri gelenleriyle topladığı Büyük Sanhedrin adı verilen kurul da Avrupa açısından önemli sonuçlara sahipti. 71 kişilik bu kurul, Fransa’da bir Yahudi cemaati kurulmasına karşılık Yahudi şeriatı yanında seküler/laik çözümlere uymayı kabul etmişti. Birçok muhafazakâr Yahudi tarafından reddedilen bu durum, kurulda yer alanlar açısından anti-semitizmin kol gezdiği Avrupa’da Yahudilerin daha rahat bir hayata ulaşması için yegâne çözüm olarak görülüyordu. Sürecin neticesi Yahudi düşmanlığının önlenememesi ama Yahudi şeriatının büyük ölçüde bir kenara bırakılması olmuştu.

İslamiyet’te fetvâ ve içtihat müesseselerinin şahsiliği, başka dinlerdeki bağlayıcı ve dayatmacı benzer karar alma mekanizmalarının oluşmasını önlerken, din âlimlerinin önüne gayet sınırsız bir hareket alanı açmıştır. Kur’an ve Sünnet’in orijinal şekilde yeni nesillere intikal etmesi ve mezheplerin genel hükümleri detaylı tarif ederek herhangi bir kargaşayı önlemeleri, zamana göre verilmesi gereken yeni hükümleri (fetvâ ve içtihatları) bir disiplin içinde kolaylaştırdığı gibi Hristiyanlıktaki gibi ana esaslarından uzaklaştıran reform çabalarını da gereksiz kılmıştır. Bunlara rağmen yönetimi ellerinde bulunduranlar, ihdas ettikleri ve fonksiyonunu çoğu zaman arzuları doğrultusunda değiştirdikleri Şeyhülislamlık ve benzeri makamlarla dini konularda şahısların otoritesinin üzerine çıkmanın yolunu her zaman
aradılar. 

Hristiyanlık, coğrafi ana çıkış noktası olan bugünkü Orta Doğu bölgesinden uzaklaştıkça özünden de uzaklaşmıştır. En büyük kırılmalar ise konsiller yoluyla siyasetin bir aracı, iktidar mücadelesinin bir enstrümanı olunduğunda yaşanmıştır. Hristiyanlık Bizans (Doğu Roma) ile devlet dinine dönüşürken, Vatikan ile dindışı her şeyin meşrulaştırıldığı bir dünyevî mekanizma haline gelmiştir.

16. yüzyılda Katolik Kilisesi’nin tam bir baskı aracına dönüşmesine karşı başlayan reform hareketleri gidişatı düzeltemediği gibi, yeni bölünmelerle birlikte dinin özünden giderek uzaklaşan yeni inanç ve anlayışların şekillenmesini getirmiştir. Bilindiği gibi süreç, saray ile kilisenin, kral ile Tanrı’nın yetki ve hâkimiyet alanlarının belirlenip ayrılması, laik/seküler sistemlerin yerleşmesi ve dinin giderek kültürel bir ögeye dönüşmesiyle sonuçlanmıştır.

Müslüman-Türk Algısı

Kanlı Haçlı Seferleri, 100 Yıl ve 30 Yıl Savaşları, Amerika’nın keşfi ve Hristiyanlaştırılması, sömürgelerden elde edilenlerle sağlanan refahın verdiği özgüvenle Hristiyan Avrupa son 3-4 asırdır kendisini dünyanın merkezi ve geleceğin belirleyici gücü şeklinde görmüştür. Tüm bunları yaşarken Müslümanlarla tarihi önemde temaslar yaşamıştır.

Bunların başlıcaları, ilk dönem Müslümanlarının Akdeniz üzerinden tazyikleri; Endülüs Emevi Devleti’nin ve medeniyetinin kurulması; Haçlı Seferleri boyunca yaşanan karşılıklı mücadeleler; Osmanlı Devleti’nin yükselişi ve bir medeniyet hamlesi olarak Orta Avrupa’ya kadar ulaşmasıdır. Bunlar içerisinde en tesirlisi ve etkileri hâlâ sürmekte olanı şüphesiz Osmanlı Devleti ve onun şahsında şekillenen Türk-İslam medeniyetidir.

Osmanlı, Avrupalının zihninde Türk ve İslam kavramlarını aynîleştirmiştir. Batı’nın şuur altında İslamiyet ‘Türklerin dini’, Türkler ise ‘Tanrı’nın günahkâr Avrupa’yı cezalandırmak için üstüne saldığı vahşiler’ olarak yer etmiş, İslamiyet ve Türklük aynı anlama gelmiştir. Bunun üstesinden gelmek için bir yandan günahlardan arınmak diğer yandan Türklere karşı bütün güçleri seferber ederek savaşmak gerektiğine inanılmıştır. Kurtuluş için İslamiyet ve Türkler, Avrupa dışına atılmalı, hatta mümkün olduğunca uzak yerlere sürülmelidirler. Bu siyaset Avrupa’nın hiçbir zaman vazgeçmeyeceği asli bir siyaset olarak günümüzde de yürürlüktedir.

19. ve 20. yüzyıllardaki gelişmeler değişik inanç gruplarından ve soylardan toplulukların karışmasına, bu arada Avrupa’da da belirli bir Müslüman nüfus yoğunlaşmasına yol açmıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra yaşanan Avrupa’ya işgücü göçü ise ekonomik açılımlar yanında yeni siyasi, dini, sosyal, kültürel hareket alanları oluşturmuştur.

‘Yabancı’ya ve ‘öteki’ne karşı tutumu eskiden beri bilinen ve bu tutumuyla sadece son Dünya Harbi’nde 70 milyonu bulan insan kaybına sebep olan Almanya, Türklerin ve başka İslam ülkelerinden gelenler sebebiyle -kendi açısından- bir problem noktası haline gelmiştir. Suçu ve suçluyu hep başka yerlerde arasa da insan hak ve hürriyetlerinin giderek ön plana çıktığı günümüzde, Alman karakterinin ırkçılık ve benmerkezci tutumunu terk edemeyişi, asimilasyoncu politikalarda ısrarı, problemlerin giderek büyümesine ve kemikleşmesine yol açmıştır.

Avrupa’nın öncüsü konumundaki Almanya’da, dünya şartlarının ve iç dinamiklerin zorlaması neticesinde ancak 2000’li yıllardan sonra ülkedeki Müslümanlarla ilgili bir şeyler yapılması gerektiği noktasına gelinmiştir. Bu bağlamda Hristiyan Demokrat CDU iktidarı döneminde ilki 2006 yılında toplanan Alman İslam Konferansı’nın gayesi; ‘Alman Devleti ile Müslümanlar arasında resmi diyalog platformu oluşturmak’ şeklinde deklare edilmişti.

Böylece Müslümanlar ilk defa muhatap alınacak, buna bağlı olarak ortaya çıkacak temsil kabiliyetine sahip muhatap kurumlar vasıtasıyla İslam, anayasal anlamda tanınacak, din eğitimi, ibadetler, cami yapımı, kurban kesimi, sünnet vs gibi dini pratikler önündeki engeller yok edilecek, bu yolla ülkedeki Müslümanların devlete bağlılık ve sadakati güçlenecek, toplumda huzur ve barışa katkı sağlanacaktı.

Konuya şüpheci yaklaşanlara göre ise Almanya’nın niyeti, Müslümanların dini hak ve hürriyetlerini teminden ziyade, daha önce değişik platformlarda dile getirilen kendine göre bir İslam (Alman İslamı) oluşturmaktı. Konferansı Federal İçişleri Bakanlığı’nın düzenlemesi ise konunun güvenlik ve terör eksenli ele alınmasına yol açıyor, müspet başarı ümitlerini azaltıyordu.

‘Müslümanlar İçin Ne Yapılmalı’dan ‘Müslümanlar Ne Yapmalı’ya…

Alman İslamı kavramı ilk olarak aslen Suriyeli Bassam Tibi tarafından ortaya atılan, daha sonra Fransız İslamı, Hollanda İslamı, Belçika İslamı ve onların üstünde bir şemsiye olarak Avrupa İslamı’nı (Euro-İslam) öngören, İslamiyet’in reforme edilerek sekülerleşmesini hedefleyen bir düşünceyi ifade etmektedir. Dini olmaktan ziyade İslam’ı, Almanya ve Almanlık şartlarına göre dönüştürecek ve bununla Müslümanların toplum içerisinde daha rahat ve itibarlı olacaklarını savunan ideolojik bir yaklaşımın ürünüdür.

Almanya, ilk İslam Konferansı’ndan itibaren Müslümanları temsil eden kurumlar ve toplumun gerçek temsilcileriyle bunu gerçekleştirmesinin mümkün olmadığını gördü. Bu sebeple konferansa ilkinden itibaren konuya yeminli İslam karşıtı kişilerden başlamak üzere seküler, laik, reformcu, liberal, ex-Müslüman etiketli bir hayli kişi davet edildi. Bu bir yana, konferansın gündemi bunlarca belirlemeye başlandı, kamuoyu oluşturma görevini de bunlar deruhte ettiler. İş kısa sürede ‘Müslümanlar için ne yapılmalı’ noktasından çıkarak ‘Müslümanlar ne yapmalı’ mevzusuna dönüştü; Alman İslam Konferansı, bir entegrasyon aracı haline geldi.

Aşırı sağcı görüşleriyle bilinen Federal İçişleri Bakanı Horst Seehofer’in ‘İslam Almanya’ya ait değildir’ açıklamasının gölgesinde başlayan 4. Alman İslam Konferansı (27-28 Kasım 2018), Alman Devleti’nin asıl niyetinin hiçbir şüphe ve yoruma yer bırakmayacak şekilde görülmesi açısından önemlidir.

İçişleri Bakanı dışında kendilerini laik, seküler, liberal, İslam kritikçisi, İslam karşıtı gibi sıfatlarla tanıtan kişi ve çevrelerin, diğer yandan siyasi partilerin yaklaşımları, Almanya’nın nasıl bir İslamiyet ve nasıl Müslümanlar istediğini açık şekilde gösterdi. Buna göre Almanya, bu ülkede yaşayan, imarına ve kalkınmasına katkı sunan, artık birçoğu Almanya’da doğup büyümüş, vergi veren ve gerektiğinde askerlik hizmetini yerine getiren Müslümanların başta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde vurgulanan, uluslararası belgelerde, Avrupa Birliği ve Almanya’nın iç hukukunda var olan haklarını teslim hususunda herhangi müspet bir niyete sahip değildir. Ülkedeki Müslümanların hak sahibi olabilmeleri, devlet tarafından çizilecek bir İslam anlayışını kabul etmelerine ve dini pratikleri de ona uydurmalarına bağlanmaktadır. Devlet, sayıları milyonları bulan bir inanç kitlesine ‘ya bunlara uyarsınız ya da Almanya’da yeriniz yok’ şantajı yapmaktadır.

Müslümanların hiçbir şikâyet ve talebi dikkate alınmadan önlerine uzayıp giden dayatma ödev katalogları koyulmaktadır. İslamiyet’te reform, Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetlerin çıkarılması, hadislerin reddedilmesi, ibadetlerin şekil, zaman, mahiyet olarak Almanya’ya uygun hale getirilmesi, kadın-erkek ilişkilerinde modernleşmenin kabulü, küçük çocukların sünnet edilmemesi, haram ve helallerin yeniden tayini, din dilinde Almancanın ihdas edilmesi, din adamlarının Türkiye’den getirilmemesi, Türkiye merkezli din hizmetlerine son verilmesi, ibadethanelerin liberalleşmesi, dini sembollerin kullanılmaması gibi daha ilk bakışta ‘akla ziyan’ dedirtecek talepler uzadıkça uzamaktadır.

‘İslamsız Müslümanlık’ Dayatması

Müslümanlığın da Hristiyanlık gibi vazettikleri Tanrı’nın sözü hükmünde kişi ve kurumlara sahip olduğunu zannedenler, zikredilen talepleri kabul eden kurumların devletçe muhatap alınmasını, Alman Devleti nezdinde Müslümanları bunların temsil etmesini teklif etmektedirler. Ancak hiçbir İslami kurumun kendisini buna yetkili görmediği ve görse de ‘İslamsız bir Müslümanlığı’ dayatan deli saçması bu oyunlara prim vermeyeceği görülmüştür. Bunun üzerine Alman tarafı, toplumda hiçbir karşılığı bulunmayan, İslam’la da alakasız birtakım şöhret isimlerle ileride belki muhatap yapılabilir düşüncesiyle liberal, laik, seküler etiketli kurumları teşvike başladı. Son konferansta bunlar üzerinden sonuç alınmaya çalışıldı, ancak eşyanın tabiatı gereği bu da akamete uğradı.

İslam’ı ve Müslümanları dönüştürmeyi kafasına koymuş Almanya’nın bundan sonra yapması gereken ya bir türlü sonuç alamadığı dışlayıcı, yok sayıcı, aşağılayıcı bu tarzı terk ederek Müslümanlara kulak vermesi ya da hem kendisini hem bizleri yoran bu konferanslar faslını kapatmasıdır.

Meseleye yaklaşımının, Müslümanlarla bir masaya oturarak birlikte huzurlu bir gelecek inşasına yönelmek yerine, Berlin’de Konsilvâri bir düzenlemeyle İslam’a kafasına göre yön vermek olduğu iyice anlaşıldıktan sonra fazla hareket alanının da kalmadığı açıktır. Bundan sonra Almanya’daki Müslümanlara düşen görev, kendi konferanslarını toplayarak tespit edecekleri taleplerle ve çözüm teklifleriyle devletin kapısına dayanmaktır.

Tamamen devre dışı kalan Türkiye ise masada yeniden etkin bir yer alabilmek için adeta sıfırdan başlayarak sabırla uygulayabileceği taktik ve stratejiler geliştirmeli, kaybedilen zamanı, elinden kaçan fırsatları tekrar getirmenin hesabını yapmalıdır.

Cevap Yazın