Nafaka Fonu Oluşturulmalı

Bizim, bir resmi nikâh, dini nikâh ikilemimiz var. Doğumunda sağ kulağına ezan sol kulağına kamet okunan, düğününde “belediye nikâhı” ile birlikte “imam nikâhı” da yapılan, ölümünde camilerden salâlarla ve dualarla uğurlanan insanlar; herhangi bir sebeple boşanmanın eşiğine geldiklerinde, Hıristiyan Avrupa ülkelerinden alınma Medeni Kanun’a göre ayrılıyorlar.

Kişisel, kurumsal, toplumsal hayatımızın ilk ve son kalesi olan aile; giderek daha çok yara alıyor. Bir yandan evliliği erteleyenler ve evlilik dışı yaşama eğilimi içine girenler; öte yandan boşananlar ve parçalanmış aile haline gelenler çoğalıyor. Bölünmüş aile bireylerinin, özellikle de çocukların ve gençlerin yaşadıkları psiko-sosyal sarsıntılara ilave olarak; her geçen gün biraz daha kangrenleşen bir “nafaka sorunu” var. İnsanlar, bu yüzden;
tarifi ve telafisi zor mağduriyetler yaşıyorlar.

Şikâyetler ayyuka çıkınca; Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin 3 Ağustos 2018’de açıklanan “100 günlük eylem planı” içinde, nafaka uygulamasının daha adil ve makul hale getirilmesi hedefi de yer aldı.

10 Ekim 2018’de ise Adalet Bakanlığı ile Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından, konuyla ilgili özel bir çalıştay yapıldı. Şimdilerde; sorunlar ve çözümler, enine boyuna tartışılıyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinde nasıl bir düzenleme olduğu; 22.11.2001 tarih ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ilgili maddelerinde,
ne gibi değişiklikler yapılabileceği araştırılıyor.

Durum Tespiti

Nafaka ile ilgili hukuki düzenlemelerin temel amacı; boşanma esnasında veya sonrasında oluşabilecek mağduriyetlere, mümkün mertebe engel olmak. Tarafların sahip oldukları güce ve imkâna göre sorumluluklar yükleyerek; hem eşlerin hem de çocukların varlıklarını devam ettirmelerini sağlamak. Türk Medeni Kanunu’nun 169. maddesinde yer alan “tedbir nafakası”; boşanma davası devam ederken devreye giriyor. Davayı kimin açtığına bakılmaksızın; mali yönden güçlü olanın, zayıf olana ödemesi isteniyor.  Aynı kanunun 175 ve devamındaki maddeleriyle düzenlenen “yoksulluk nafakası”; boşanmadan sonra devreye giren bir uygulama. Boşanma yüzünden yoksulluğa düşen tarafın; kusuru daha fazla olmamak şartıyla, geçimi için diğer taraftan süresiz olarak aldığı nafaka. Söz konusu Kanunun 182. maddesinde; “iştirak nafakası” var. Çocuğun ya da çocukların velayeti kendilerine verilen eşler; diğer taraftan, bakım ve geçim giderleri için destek alıyorlar. Son olarak; Kanunun 364 ve devamındaki maddeleriyle düzenlenen “yardım nafakası” üzerinde durulabilir. Burada nafaka yükümlüsü, evlilik kurumunun tarafları olan eşler değil; üst soydan anneler ve babalar, alt soydan oğullar ve kızlar, bir de kardeşlerdir. Yardım nafakasının istenebilmesi; talep eden kişinin yoksulluğa düşecek olmasına bağlı. Uygulamaya geçilebilmesi için; talep edilen kişi de mali yönden ödeyebilecek durumda olmalı.

Sonuç olarak, nafaka bağlanırken ve miktarı tespit edilirken; tarafların kusur oranlarına, boşanma sonrası üstlenecekleri sorumluluklara, bakım ve geçim ihtiyaçlarına, mali durumlarına göre değerlendirme yapılması gerekiyor. Ayrılık sonrası oluşması mümkün ve muhtemel mağduriyetlerin olabildiğince önlenmesi yahut asgariye indirilmesi için adalet ölçüleri içinde bir sorumluluk paylaşımı yapılması isteniyor. Fakat uygulamada görünen o ki evlilik çift taraflı bir akit olduğu halde, bu sistem tek taraflı olarak ve erkeklerin aleyhine çalışıyor. Yer yer, amacının ve anlamının dışına çıkarak; ömür boyu devam eden, yeni mağduriyetlere yol açıyor.  Öte yandan bizim bir resmi nikâh, dini nikâh ikilemimiz var. Doğumunda sağ kulağına ezan sol kulağına kamet okunan, düğününde “belediye nikâhı” ile birlikte “imam nikâhı” da yapılan, ölümünde camilerden salâlarla ve dualarla uğurlanan insanlar; herhangi bir sebeple boşanmanın eşiğine geldiklerinde, Hıristiyan Avrupa ülkelerinden alınma Medeni Kanun’a göre ayrılıyorlar. Çözüm arayışları sırasında gene AB ülkelerine, çağdaş sorunların pek çoğunun baş sorumlusu olan “medeni dünya” düzenlemelerine bakılıyor. Nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede, devletin resmi kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan görüş alınmıyor; Kur’an ve Sünnet, referans listesinin dışına atılıyor.

Çözüm Teklifi

Tarih boyunca, tüm ülkelerin ve toplumların, kültürlerin ve medeniyetlerin; hayata yön veren, iş ve işleyişleri düzenleyen bir “değerler sistemi” olmuştur. Bu değerlerin çoğu dinlerden, bir kısmı örf ve adetlerden, bir kısmı da yaşanmışlıkların yansıması sonucu ortaya çıkan bilimsel verilerden gelmiştir. Adına “hukuk” dediğimiz idari düzenlemeler; bu değerler sisteminin üstüne oturur. Genel yapıyla uyumlu olacak şekilde; uygulama esas ve usullerini oluşturur. Huzurlu ve güvenli bir toplum düzeni oluşturabilmek için hukuk sistemimizin, kendi kültür ve medeniyet değerlerimizden neşet etmiş olması gerekir. Bu bağlamda asırlardır en kapsayıcı ve kuşatıcı değerimizin din olduğu gerçeği görülmeli, bilinmeli, hakkı verilmelidir. Çıkış noktamız; varış noktamızı etkileyen ya da belirleyen en önemli unsurdur. Sebepleri değiştirmeden, sonuçları değiştirmeye çalışmak; boşuna bir gayret ve fedakârlık olur.

İşte bu açıdan bakılarak; nafaka sorunu ile birlikte, daha pek çok sosyal sorunun önleyicisi olabilecek tedbirler alınabilir. Eğer istenirse aile kurumunun geneli açısından da boşanma ve nafaka sorunlarına çözüm üretme bakımından da daha adil ve makul bir düzenleme yapılabilir. Her şeyden önce örgün ve yaygın eğitim müfredatı içinde yeterli düzeyde, evliliğe ve aile hayatına hazırlık eğitimi yer almalıdır. Yeni nesillerin iyi yetiştirilmesi bakımından annelik, bütün mesleklerin ve meşguliyetlerin üstünde bir makam olmalıdır. Kamuda ve özel sektörde bütün işlerin ve işletmelerin sağlam temeller üzerinde kurulması, aktif ve verimli bir şekilde varlığını devam ettirip hayatta kalması için kişisel ve kurumsal düzeyde rehberlik, danışmanlık yapan uzmanlar var. Evlenme çağına gelen genç kızların ve delikanlıların büyük bir çoğunluğu ise bu kılavuzluk hizmetlerinden mahrum bırakılıyorlar. İsabetsiz evlilikler ve ehliyetsiz eşlikler, annelikler, babalıklar, sorunlu aileleri ve sıkıntılı boşanmaları doğuruyor. Hem aile kurumu hem de bireyler, kapanması mümkün olmayan yaralar alıyor.

Önleyici tedbirlere rağmen boşanmalar olacak ve nafaka ihtiyacı doğacaksa bu yük, sadece erkeklerin sırtına sarılmamalı. Şayet mali durumları müsaitse artık iş hayatının aktif unsurları haline gelen hanımefendilerden de nafaka alınmalı. Sistemi daha adil ve makul hale getirmek için çaba harcayan bakanlıkların ve diğer kamu kurumlarının, “AB ülkeleri nasıl yapıyor?” sorusunun yanında ve hatta önünde, “Allah ne demiş, Resul’ü nasıl hayata geçirmiş, ecdadımız ne gibi çözümler üretmiş?” sorusunu da sormalarını bekleriz. Bizim için “emirler” ve “yasaklar” koyacak hukuki düzenlemelerin, dini değerlerimize uygun olmasını isteriz.

Ayrıca abartılı bir şekilde öykündüğümüz ve özendiğimiz Batı dünyasını örnek alarak; artık şu dini nikâh, resmi nikâh ikileminden kurtulalım. Azınlıklara tanıdığımız hakları çoğunluğa da tanıyıp; insanların, kendi inanç sistemlerine göre evlenmelerini ve boşanmalarını sağlayalım. Onlar, nikâhlarını kiliselerinde ve dini merasim formatında yaparlarken; bizde, din görevlilerine nikâh akdini imzalama yetkisi verilmesi ve gerekirse merasimin camilerde gerçekleştirilmesi sorun olmasın. Evlenenler, sanki biri diğerine engelmiş gibi; “dindar” olmak ile “medeni” olmak arasında tercih yapmak ya da ayrı ayrı uygulamalar içine girmek zorunda kalmasın. Boşanma sonrası meydana gelebilecek mağduriyetleri giderme konusuna; gönüllü hizmet üreten sivil toplum kuruluşları da el atsınlar. Ayakta kalanlar, yürüyenler, koşanlar; düşenleri ve devrilenleri tutsunlar.

Hukuki düzenlemelerin kapsayamadığı, kuşatamadığı durumlar için; devlet ve toplum desteği ile özel bir “nafaka fonu” da oluşturulabilir. Böylece boşandıktan sonra yeni bir aile düzeni kurma niyeti ve gayreti içine giren eşler; ömür boyu ayak bağı olabilecek nafaka yükümlülüğünden kurtulabilir. Eşleri de çocukları da mağdur etmeyecek; ama arkasından yeni sorunlar da üretmeyecek çözümler bulunmalı. Taraflara yüklenecek yükler; güçleriyle ve imkânlarıyla orantılı, kusurlarıyla ve sorumluluklarıyla bağlantılı olmalı. Parçacı ve yüzeysel yaklaşımlar; köklü çözüm olamaz. Oluşma ve gelişme safhalarını ve süreçlerini kontrol altına alıp, iyileştiremeyen bir sistem; huzur ve güven iklimini bulamaz. Sorun alanının ve konusunun aslında “nafaka” değil, “aile” olduğu bilinmelidir. Toplumsal sorunlarımızın tamamına çözüm olacak şekilde; aile kurumu münbit bir
mektep, muhkem bir kale haline getirilmelidir.

Cevap Yazın