Matüridîlik Cumhuriyetle Yaygınlaştırılmaya Çalışıldı

Prof. Dr. İlyas Çelebi’den Yörünge’ye Açıklamalar:

Matüridîlik Cumhuriyetle Yaygınlaştırılmaya Çalışıldı

O, bulunduğu muhitteki İslam karşıtı akımlarla örneğin, Mecusilik, Dehriyye, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi dinlerle güçlü bir şekilde mücadele etmiş, onlara reddiyeler yazmıştır. Ayrıca İslam içinde ehl-i bid’atdiye isimlendirdiğimiz akımlarla hesaplaşmıştır. Batınîler, Rafıziler, Mutezile ve felâsife bunlardan bazılarıdır. O, bilhassa Ehl-i Sünnet düşüncesini inşa etmesi ve savunmasıyla tanınmıştır.

İmam Matüridî, Semerkant’ta doğmuş bir âlim olup doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Hicri 240’lı yıllarda doğduğu tahmin edilmekle birlikte vefatı, Hicri 333/944’tür. İmam Matüridî ve Matüridîyye’yi tanımak için İmam-ı Azam Ebu Hanife’yi ve Hanefiyye’yi tanımak lazım. 29 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. İlyas Çelebi, İmam Matüridî üzerine Yörünge’ye açıklamalarda bulundu.

İmam Matüridî ve ona atfedilen Matüridîlik mezhebini tanımlar mısınız?

İmam Matüridî, tarihin bir yerinde Ebu Hanife’nin düşünce halkasına katılıyor, ona eklemleniyor. Ama sadece katılmakla kalmıyor, öyle geniş bir halka oluşturuyor ki o zamana kadar Ebu Hanife’ye nispet edilen inanç ve itikat alanı ondan sonra Matüridîye olarak zikrediliyor.

Ebu Hanife ile İmam Matüridî arasındaki ilişkiyi şöyle de ifade edebiliriz: Bilindiği üzere Emevilerin son dönemi ve Abbasilerin ilk dönemleri Horasan, Semerkant Mâverâunnehr bölgelerinin İslamlaşma dönemidir. Buraların fethi sonrası yerli halk, Müslüman oluyor.

İslam geleneğinde şöyle bir şey var; bir yer fethedildiği zaman orada dini bakımdan bir iyileştirme yapmak için oraya din âlimleri, müderrisler, Kur’an öğreticileri, mürşitler gönderiliyor. Bu kişiler gittikleri yerde dinî tebliğ faaliyetleri yapıyor, fethedilen bölge insanlarını bireysel olarak bilgilendiriyorlar, onlara İslam dinini öğretiyorlar. İmam-ı Azam dönemi böyle bir dönemdir. Fakat o, özel hayatında ticaretle meşgul oluyor, kendisine görev teklif ediliyor ve bu hususta ısrar edildiği halde o, devlet vazifesi kabul etmiyor. Ancak onun yetiştirdiği öğrenciler içinde resmi görev kabul edenler olmuştur. İmam Ebu Yusuf bunlardandır.

O, İmam-ı Azam’ın aksine Abbasilerin önerdiği kadılık görevini kabul ediyor ve kendi öğrencilerini yeni fethedilen yerlere kadı, müftü, müderris, mürşit olarak görevlendiriyor. Böylece Horasan’dan Mâverâunnehr’e kadar bizim Türkistan dediğimiz bölgede, Ebu Hanife’nin görüşleri yayılıyor. Fethedilen bu bölgelerde Hanefi, Matüridî olarak kendilerini geliştirmeleri bu sayede gerçekleşiyor. Yani oralara Eş’ariler veya Hanbeliler değil, Ebu Hanife’nin öğrencileri gidiyorlar, medreseler açıyorlar, bu medreselerde öğrenciler yetiştiriyorlar. İşte İmam Matüridî de bu süreçte Semerkant’ta açılmış bulunan Dâru’l-Cüzcâniyye adında bir medresede yetişmiştir. İmam Matüridî’nin güçlü bir mantığının ve kaleminin olduğu görülüyor. O, bulunduğu muhitteki İslam karşıtı akımlarla örneğin, Mecusilik, Dehriyye, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi dinlerle güçlü bir şekilde mücadele etmiş, onlara reddiyeler yazmıştır. Ayrıca İslam içinde ehl-i bid’atdiye isimlendirdiğimiz akımlarla hesaplaşmıştır. Batınîler, Rafıziler, Mutezile ve felâsife bunlardan bazılarıdır. O, bilhassa Ehl-i Sünnet düşüncesini inşa etmesi ve savunmasıyla tanınmıştır.

Literatürde Karşılığı Olmayan Tabir:
Kuzey Müslümanlığı

Matüridîlik mezhebi, İslam âleminin hangi coğrafi bölgelerinde etkin? Ayrıca bu mezhebi daha çok kimlerin ve niçin benimsediğini irdeleyerek bu mezhep üzerine bina edilen Kuzey Müslümanlığı kavramını açıklar mısınız?

Hindistan ve Pakistan’dan başlayıp Arnavutluk’a kadar uzanan bir çizgi çekildiğinde bu çizginin kuzeyindeki coğrafya neredeyse bütünüyle Matüridîye mezhebine mensuptur. Bu coğrafyada Hindistan, Pakistan, Afganistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan, Matüridî’dir. Batıya doğru geldiğinizde Irak’ın bir kısmı, Suriye’nin büyük çoğunluğu, Türkiye, Balkanlara geçtiğimizde Balkanlardaki Müslümanların tümü Matüridî’dir. Osmanlı düşüncesi ta Arnavutluk’a kadar yayılmıştır. İşte bu çizginin kuzeyinde kalan kısım tümüyle Matüridî mezhebine mensuptur.

Kuzey Müslümanlığı meselesine gelince, bu tabir çok yeni bir tabir olup literatürümüzde bir karşılığı bulunmamaktadır. Hanefiyye ile ilgili olarak biri Semerkant Hanefileri, diğeri de Bağdat Hanefileri olmak üzere bir taksim yapılmaktadır. Belki güney-kuzey ayrımı böyle yapılabilir. Bu ayrımda Bağdat Hanefileri daha akılcı, biraz da Mutezile mezhebine yakın durmaktadırlar. Kuzey dediğimiz Semerkant ve Buhara bölgesi Hanefilerinin ise Ehl-i Hadise yakın bir tutumları söz konusudur. Coğrafya olarak Türk dünyasının tümü, Türklerin gönül coğrafyasında yer alan toplulukların büyük kısmı Matüridî mezhebine mensup bulunuyor.

Cizye Tartışması

Peki, buralarda daha etkili olması fetihlerle mi ilgili yoksa toplumsal yapıya mı daha uygun? Niye burada daha çok etkili oluyor?

Matüridîliğin buralarda etkili olmasının şüphesiz bazı sebepleri var. Bir defa bu bölgelere ilk gidenler Hanefiler olmuştur. Dolayısıyla bunun önemli bir etkisi söz konusudur. İkinci etken, Hanefi mezhebinin örfe çok önem vermesi, örfü önemsemesi, hatta onu bir şer’î delil gibi kabul etmesidir. Türkler arasında törenin ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Üçüncü bir sebep ise Ebu Hanife ve taraftarlarına ehl-i rey denilmektedir.

Ehl-i rey, daha çok aklı önemseyen mezhep demektir. Bunlar reyi önceledikleri için de insanların düşüncelerine, görüşlerine, bulundukları şartlara, maslahatlara çok değer veriyor, onları anlıyor. Onları anlayınca da mezhebin kabulü kolaylaşıyor. Dördüncü sebep ise yeni fethedilen yerlerde Müslüman olmayanlardan cizye alınır.

Araplar, Türkistan’ı fethedince ilk zamanlar oradaki insanlar hemen Müslüman olmuyorlar, bunun üzerine onlara cizye bağlıyorlar ama bu insanlar bilahare Müslüman oluyorlar. Bu durumda onlardan cizyenin kaldırılması gerekiyor fakat Arap yöneticiler devlet bütçesinde para eksikliği olmasın diye “siz Müslüman olsanız da cizye vereceksiniz” diye İslâmî olmayan bir tutuma giriyorlar.

İşte bu dönemde Ebu Hanife, Bağdat’taki yöneticilerin bu tutumlarına karşı çıkıyor ve diyor ki “siz Müslüman olduğunu ifade eden bu insanlardan Şeriat adına cizye alamazsınız, onlara Müslüman gibi davranmak zorundasınız.” Bu duruş o yörede Hanefilik adına çok büyük sempati uyandırıyor. Kanaatimce İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin bölgede şöhretinin yayılmasında bu tutumunun önemli bir yeri var.

Matüridîlik ile diğer hak ve hak olmayan mezhepler arasındaki birleşme ve ayrılma noktalarını kısaca izah eder misiniz?

İtikadi mezhepleri biri Ehl-i sünnet ve’l- cemaat ve diğeri bunun karşısında yer alan ehli bidi’at ve dalâlet olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Ehl-i sünnetin içine Eş’ariyye, Matüridîye ve Selefiyye girmektedir. Ehl-i bid’atın içine ise Şia’dan Batıniliğe, Cebriyye’den Mutezile’ye birçok mezhep giriyor. Ehl-i sünnet ile ehl-i bid’at arasında çok önemli farklar var.

Kader konusunda önemli görüş ayrılıkları bulunuyor, Allah’ın sıfatları konusunda, nübüvvet konusunda önemli farklar var. Bu farklar sebebiyle Ehl-i bid’at ve dalâlet deyince haktan ve hakikatten uzaklaşmış mezhepler kastedilmektedir. Ehl-i bid’at ile Ehl-i sünneti ayırdığımız zaman Eş’ariyye, Matüridîyye ve Selefiyye Ehl-i sünnet cephesini oluşturuyorlar ve diğerlerinden ayrılıyorlar.

Ehl-i sünnetin de kendi içinde bazı farklılıkları bulunmaktadır. Bunlar, işin özünde ayrışmaya sebep olmayacak farklardır. Mesela Allah’a nispet edilen sıfatlar konusunda söz gelimi Allah’ın fiilî sıfatı var mıdır yok mudur veya haberî sıfatların te’vil edilmesi caiz midir değil midir, cüz’i irade mahlûk mudur değil midir, Allah’ın yapıp ettiği işlerde bir hikmet ve gaye aranır mı aranmaz mı gibi farklar.

Eş’arilik, Matüridîlik ve Selefilik arasındaki bu farklar çoğu zaman lafzî farklılıklardır. Dolayısıyla büyük ayrışmaya neden olacak farklar değildir. Onun için biz, bu üç mezhebi de hak mezhep kabul ederiz. Kişi hangisine tabi olursa olsun onun inancında bir eksikliğin, kusurun olmadığı kanaatini paylaşırız.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Mustafa Kemal Atatürk, Diyanet İşleri Teşkilatı’nın tesis ederken Matüridîlik mezhebini esas aldığı iddia ediliyor. Gazi Mustafa Kemal hayattayken Matüridîlik hakkında herhangi bir çalışma yaptırmış mıdır?

Türklerin, Müslüman oldukları tarihten beri Hanefî-Matüridî olduklarında şüphe yoktur. Karahanlılardan Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar bütün Türk devletleri Sünnî, çoğunlukla da Hanefî–Matüridî’dir. Türkiye Cumhuriyeti de bu kadim geleneği devam ettirmiştir. Halka dayalı bir yönetim tarzı olan Cumhuriyet’in de halkın inançlarına ve görüşlerine hürmet göstermesi
gerekiyordu.

Cumhuriyet’in kuruluşu esnasında böyle yapıldığını görüyoruz. Cumhuriyet’in başlangıcında Hanefi ve Matüridî anlayışın yaygınlaştırılması için bazı teşebbüslerin yapıldığına şahit oluyoruz. Bunlardan birisi Muhammed Hamdi Yazır’a “Hak Dini Kur’an Dili” tefsirinin yazdırılmasıdır. Bu proje bizzat Atatürk’ün talebi ile gerçekleştirilmiştir. Muhammed Hamdi Yazır bir Osmanlı âlimi, aynı zamanda bir Hanefi-Matüridî âlim, bütün görüşleri, tercihleri sonuçta buraya bağlanıyor.

Aynı şekilde Peygamberimizin hadisleri ile ilgili Tecrid-i Sarih Şerhi diye bir eser yazdırılmıştır. Bu şerhi yapanlar Babanzade Ahmed Naim Efendi ve Kamil Miras’tır. Bunların ikisi de Osmanlı medreselerinde yetişmiş Hanefi-Matüridî âlimdir. Bu iki kitap, Latin alfabesi ile yazılmış, dinî konularda kaynak kabul edilen Hanefi-Matüridî
usulü ve görüşleri esas alan iki temel kaynaktır.

Ayrıca Osmanlının son dönemlerinde ve Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında Ziya Gökalp’ten İzmirli İsmail Hakkı’ya, Halim Sabit’ten Yusuf Ziya Yörükan’a varıncaya kadar birçok aydın yeni dönemin mantık ve felsefesinin, İslam dininin Hanefî-Matüridî yorumuna göre yapılmasını tercih etmişler, bu hususta çalışmalar yapmışlardır.

Eş’arilere Cebr-i Mutavassıt, Matüridîlere ise Tefviz-i Mutavassıt Denilebilir

Bir genelleme yaparsak Matüridîlik akılcı, hür düşünceye daha yatkın, diğer itikadı mezhep olan Eş’arilik ise Matüridîliğe, nispeten özgür düşünceye daha uzak denilebilir mi?

Ehl-i sünnet (Mâtürîdiyye ve Eş’ariyye) genelde insan fiillerinin oluşmasında iki ana unsuru öngörmüşlerdir. Bunların biri, insanın irade hürriyeti, diğeri ise Allah’ın irade edilen şeyleri yaratmasıdır. Bu iki unsur bir araya geldiği anda insanın iradeli fiilleri meydana gelmektedir. Dolayısıyla her iki mezhepte de “Allah bizim irade ettiğimizi yaratmazsa, o fiil oluşmaz” kanaatini paylaşmaktadır. Her ikisinde de böyle temel bir ilke vardır.

Ancak burada Mâtürîdiyye ile Eş’ariyye arasında özgürlük bakımından ayırım noktası kabul edilebilecek bir husus vardır, o da şudur: İnsanın irade etmesi ne kadar insana bırakılmıştır? Biz iradeye sahibiz ama bir hususu irade ederken ne kadar özgürüz? Bunun ilmî anlamı şudur: İrademizi kendimiz mi oluşturuyoruz yoksa Allah mı yaratıyor? Eş’ariler diyorlar ki insan irade eder lakin bunu Allah yaratır. Dolayısıyla Allah bizde iradeyi yaratmazsa biz irade edemeyiz. Eş’arilerin dile getirdiği bu görüşü, insan iradesini sınırlandırma diye anlayabiliriz. Bu duruma göre biz, gerçekte tam anlamıyla özgür değiliz. Bundan, Allah’ın bizde irade yaratmasına bağlı olarak özgür olduğumuz şeklinde bir mâna çıkmaktadır.

Matüridîler bu hususu insanın cüz-i iradesinin mahlûk olmadığı görüşü ile temellendiriyorlar ve onun, yaratılmayı gerektiren bir durum olmadığını söylüyorlar. Böyle olunca da cüz-i iradeyi Allah’ın yaratmış olması gerekmiyor. Dolayısıyla cüzî irade tamamen bize bırakılmış, bizim inisiyatifimize terk edilmiş olan bir şeydir. Bu durumda biz, irademizi kullanırken tam anlamıyla özgür olmuş oluyoruz.

Meseleye böyle bakıldığı takdirde Eş’arilere cebr-i mutavassıt (yarım cebir), Matüridîlere ise tefviz-i mutavassıt (yarım özgürlük) denilebilir. Matüridîlerin görüşü özgürlüğe, Eş’arilerin görüşü ise cebre doğru bir eğilim gösteriyor. Sonuçta her ikisine göre de insanın iradesi var ancak Eş’arilerde bunun üzerinde ise Allah’ın iradesinin bulunduğu kabul edilirken, Matüridîlerde bu kontrol, irade üzerinden değil, yaratma üzerinden yapılmaktadır. Sonuçta insanın “faalün lima yürîd” olmadığını hepimiz kabul
ediyoruz.

Matüridî Düşünceden Hareket Ettiğimizde…

Türkiye dahil bütün İslam aleminde çeşitli sahalarda bir kaos yaşanıyor. Düşünsel, siyasal, ekonomik sıkıntılara Matüridîlik çözüm olarak sunulabilir
mi?

Bence, İslam âlemindeki problemlere İslâmî çözümler aramak gerekiyor. Tek başına Matüridî çözüm peşinde koşma yerine, İslâmî çözüm iddiası gütmek lazım. İslâm dininin çok yönlü, çok alternatifli, çok çözümlü bir yapısı var. Bu, büyük bir zenginliktir. Dolayısıyla bu zenginlikten istifade etmek lazım.

Bir problemin çözümünde Matüridî’nin görüşü daha elverişliyse onu tercih etmek lazım. Ancak bir başka hususta Matüridî’nin görüşü yerine Eş’ari’nin görüşü daha elverişliyse ondan faydalanmak da mümkündür. Selefiyye’nin ya da Mutezile’nin görüşü daha verimli ise onlardan da istifade edilebilir.

Matüridîyye’nin bunlar içinde özgün bir tarafı yok mu, var. O da Matüridî’nin, Allah’ın her yaptığı işte bir hikmetin, bir sebebin olduğunu kabul ediyor, dolayısıyla biz bilgilerimizle, aklımızla, araştırmalarımızla Cenab-ı Hakk’ın bu fiillerindeki hikmetleri keşfedebiliriz, onları keşfettikçe de bizim önümüz açılır. Mâtüridiyye, bilim alanında, dünyayı tanıma hususunda bize yeni ufuklar açabilir, bizi teşvik edici bir fonksiyon icra edebilir.

Hikmet ve sebebi araştırma aslında bilimsel faaliyetlerin de ana gayesini oluşturuyor, o nedenle de Matüridî düşünceden hareket ettiğimiz takdirde biz daha analitik, daha bilimsel düşünebilecek, bilim ve felsefe gibi alanlarda daha yeni açılımlar sağlayabilecek konumda olabiliriz.

Son yıllarda özellikle ülkemizde ve İslam aleminde İmam Matüridî ve eserleri üzerinde yoğun çalışmalar yapılıyor. Bu meyanda kitaplar yayınlanıyor, sempozyumlar ve çalıştaylar icra ediliyor. Genele baktığımızda Matüridîlik üzerine yapılan bu faaliyetleri bir projenin pratiği olarak mı görebiliriz ya da tarihin seyri içinde doğal bir gelişme midir? İmam Matüridî üzerine yapılan çalışmaları, onun unutulup geri planda kalmasına ve Eş’ariliğin geri kalmasına bağlayabilir miyiz?

Önce şunu ifade etmek lazım; İslam tarihi büyük oranda İmam Matüridî’yi ihmal etmiştir, bu vebali tarihimiz taşımaktadır. Düşünün, İmam Matüridî’nin eserleri fazla okunmadığı, fazla çoğaltılmadığı, istinsah edilmediği için kaybolmuş, bu yüzyıla ancak iki tane eseri gelmiştir.

Eğer bunlar medreselerde okutulsaydı, insanlar bu eserleri istinsah etmiş olsalardı, kütüphanelerimizde yüzlercesi olurdu. Tarihin böyle bir vebali var. Bu eserlerin sadece iki tanesi günümüze gelmiş bulunuyor. Bunların birisi Kitab-ı Tevhit olup ilk olarak Mısırlı bir zat (Fethullah Huleyf) tarafından neşredilmiştir. Söz konusu nüshanın tek olması, neşrinin başarılı olmasını engellemiştir.

Tefsirine gelince, bunu da bizden önce Araplar neşrettiler. Bizde rahmetli Bekir Topaloğlu hoca hem Kitabu’t-Tevhid’e hem de Te’vilatü’l-Kur’an’a çok emek verdi. Kitabu’t-Tevhit’i iki defa baştan sona öğrencilerine okuttu. Bekir Hoca hem İmam Matüridî’nin görüşlerini çok seviyor hem de onun eserlerinin ve fikirlerinin yayılması için çok uğraşıyordu. Kendisi diyordu ki bir projenin içinde İmam Matüridî oldu mu ben yerimde duramıyorum, heyecanlanıyorum.

Hoca’nın, İmam Matüridî’nin değerli fikirlerinin günümüz okuyucusuna ve akademik dünyaya tanıtılmasının dışında bir gayesi ve arka planı yoktu. Bu iki eserin her ikisinin de neşredilmesinde ve Türkçeye tercüme edilmesinde Bekir Topaloğlu hocamızın emeği ve büyük katkısı var. O, söz konusu eserleri neşir ve tercüme ettikten/ettirdikten sonra insanlar bu tercümeleri okuyarak İmam Matüridî’nin görüş ve fikirlerini daha yakinen anlamaya başladılar, İmam Matüridî ile ilgili tezler yapılmaya, makaleler yazılmaya başlandı, işte böyle bir atmosfer oluştu.

Günümüzde Bekir Hoca’nın çalışmalarının istikametinin dışında bazı gelişmeleri gözlemliyoruz. Şöyle ki: İmam Matüridî’den bir Türk Müslümanlığı türetme, buradan bir akılcı din anlayışı çıkarma, dünyevîleşmiş bir din anlayışı ihdas etme gibi iyi niyetli olmayan birtakım yaklaşımların söz konusu olduğunu görüyoruz. Ama bu tür şeylerin İmam Matüridî’nin engin ve derin fikir dünyası içerisinde bir arıza bırakmayacağı ve İmam Matüridî’yi tanıdıkça din anlayışımızda, İslam anlayışımızda daha derin, daha nitelikli, daha hoşgörülü, daha kapsayıcı bir din anlayışının yaygınlaşacağı kanaatini taşıyorum.

Dine ve Şeriata Aykırı Olan Mücadele

Matüridîliğin tasavvuf anlayışını diğer mezheplerle kıyaslayabilir miyiz?

İslam coğrafyasında dinî düşünce ve kültür üçayak üzerine kurulmuştur. Biri, Kelam ilmi şahsında temsil edilen vahiy geleneğine ve İslam’ın esas ve kanunlarına bağlı kalarak bir dini düşünce oluşturma faaliyetidir. İkincisi, felsefedir. Kültürümüzde aklın temsilcileri olarak bilinen İslam felsefesinin temsilcilerinin büyük bir kısmı Türk coğrafyasında yetişmiş veya orijinleri bu coğrafya olan kişilerdir.

Dolayısıyla bunlar da İslam düşüncesinin oluşmasına ve gelişmesine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Üçüncüsü ise tasavvuftur. Ahmet Yesevi ile başlayan bu akım Anadolu’da Hacı Bektaşlarla Mevlanalarla, Yunus Emrelerle devam ettirilmiştir. Böylece felsefeden aklî gücünü, Şeriattan ilâhî gücünü, tasavvuftan da derûnî gücünü alan bir düşünce sistemi ortaya çıkıyor.

Baktığınız zaman Anadolu’daki sûfi olarak kendini ifade eden insanların büyük kısmının aynı zamanda Matürîdî olduğunu görürüz. Bunlar, sûfî olmalarını Matürîdî olmalarına aykırı telakki etmemektedirler. O zaman şöyle bir şey ortaya çıkıyor. “İmam Matüridî tasavvufu övmüş müdür?” şeklindeki bir soru yerine “o, müteşerri sûfî olmanın önüne bir engel çekmiş midir?” demek bence daha doğru yaklaşımdır.

Benim gördüğüm kadarıyla İmam Mâtüridî, şeriatın sınırlarının dışına çıkmayan bir tasavvuf anlayışını, böyle bir dinî derinlik yaşamayı engellememiştir. Özel olarak sûfîlerle mücadele etmek diye bir eylemi olmamıştır. Lakin dine ve şeriata aykırı olan herkesle ve her akımla mücadele etmiş, İslam dışı görüş ve fikirler ileri süren kişilerle, bunların arasında sûfî geçinenler var ise onlarla da mücadele etmiştir. İnsanlar şeriatın içinde kaldıkları takdirde İmam
Matüridî bunun için bir çekince koymamıştır.

Bu değerlendirmeler muvacehesinde İmam Matüridî’nin tasavvufa yaklaşımını şöyle ifade ediyorum: İmam Matüridî tasavvufu övme yerine, İslâmî kuralları çiğnemeden bir tasavvuf hayatı yaşamanın önünü açmıştır. Mevcut eserlerine baktığımız zaman bu ana fikrin yer aldığını söyleyebiliriz.

Ulus Devleti Değil ki Tek Irka, Tek Mezhebe Bağlı Bir Yapının Peşinde Koşsun

Deniliyor ki “Osmanlı’da her ne kadar itikatta mezhebim Matürîdîlik, amelde mezhebim Hanefilik” diye ezberletmişlerse de gerçekte Eş’arîlik fikriyatı okutulmuş ve bu sebeple Eş’arîlik tarzı dogmatik düşünce hakim olmuştur. Osmanlı’da Eş’ariliğin hakim olduğu doğru mudur, bu durum nasıl izah edilebilir. İlaveten felsefeyle kelâmı mezcin yolunu açan Gazali’den sonra belki de Matüridîlikten ziyade kelamı felsefileştiren, akla önem veren Fahreddin Razileri, Ali Kuşçuları yetiştiren Eş’ari gelenek gerçekten akla mesafeli dogmatik bir yapı mıydı?

Sorunun birinci şıkkını şöyle cevaplandırabilirim: Osmanlı büyük bir imparatorluktu. İmparatorluk olmak demek, yedi kıtada mensubu olan bir devlet olmak demektir. Bunun içinde farklı etnik gruplardan, farklı dinlerden, farklı mezheplerden insanlar vardır. Bunların hepsini İstanbul’dan yönetme zorunluluğu bulunmaktadır. Bu durumda ne yapmak gerekiyor?

Öyle bir yapı, öyle bir hoşgörülü sistem oluşturmak gerekiyor ki bu sistemde herkes hem kendi mahalli yapısı içinde kendi geleneğini, kendi örfünü, inancını yaşayabilecek hem de payitahttaki padişaha karşı bağlılığını devam ettirecek. Bu önemli bir şey, Osmanlı Devleti bir ulus devleti değil ki tek ırka veya tek mezhebe bağlı bir yapının peşinde koşsun.

Böyle olunca mesela, Akdeniz’in güneyindeki Arap ülkeleri Eş’arî. Kuzey Afrika’dan Irak’a kadar geniş bir coğrafyada Eş’ariler yaşamaktadır. Bunların büyük bir kısmı aynı zamanda Osmanlı’nın tebaası. Eğer onların mezhebiyle, örfüyle uğraşılacak olursa o insanlar da bu defa İstanbul’a bağlılıklarını gevşetirler. Onun için Osmanlı’nın İslam anlayışı büyük oranda Ehl-i sünnet düşüncesini merkeze koyan, yerine göre Matüridîliği, Eş’ariliği veya Selefiliği olumlayan bir yapıyı içeriyordu.

Medresede okutulan kitaplarda bu çok yönlülüğü göz önünde bulunduran bir yapı vardır. Medresede çok okutulan kitapların arasında Şerhü’l-Akaid var. Bu kitabın metni Matüridî, şerhi Eş’arî, bu dersi okutan hoca Matüridî, okuyan talebeler Matüridî… Halkada bir Eş’ari şerh var, o kadar. O da işte bu çok yönlü yapıyı sağlayan bir
unsur.

Şu olmamış, medresedeki bu eğitim Osmanlı’daki insanları Matüridîlik’ten çıkarıp Eş’ariliğe geçirmemiştir. Eğer o dedikleri gibi bir şey olsaydı, o zaman medresenin ha bire Eş’arî yetiştirmesi, insanların da mezhep değiştirmesi gerekirdi ama öyle bir şey olmadı.

Sorunun “Dogmatiklik” şıkkına gelince, Eş’ariliğin dogmatik olduğunu söylemek bence çok büyük bir hata, hem de ilmî bir hata ve hatta bir iftiradır. Eğer bir mezhep tevil yapmayı yani metinleri lafzî manâlarının dışında manalara da yorumlamayı kabul ediyorsa, biz buna dogmatik diyemeyiz. Dogma, önceki insanlardan, üstatlarınızdan duyulan şeylerin aynen onaylanması ve taklit edilmesi demektir, dogma budur. Batı dillerinde dogma için skolastik diyorlar. Cüveynî, Gazzalî ve Fahreddin er-Râzî gibi bir tür filozof kelâmcıları yetiştiren bir mezhebi dogmatizmle itham etmek insafsızlıktır.

Cüveynî’nin eş-Şâmil’inin, Gazzalî’nin el-İktisad veya el-Mustasfa’sının, Fahrettin er-Râzî’nin Mefatihu’l-gayb’ının yanından dogmanın d’si bile geçmez. En hacimli ve en kapsamlı yorum ve tevillerin yapıldığı bu kitapları dogma ile itham etmek ahmaklık olsa gerek. Onun için Eş’ariler hakkında dogmatik tabirini kullanmak büyük bir ilmî hata ve onları tanımamaktan kaynaklanan bir durumdur.

Cevap Yazın