İmam Şafii’yi İmam Malik’in Talebeleri mi Öldürdü?

Toplumumuzda her ne sebeptense birtakım olayları bağlamından koparıp, magazinleştirme gibi bir hastalık var. Gündelik hayatta insanların başından geçen bazı olaylar diğerlerinin dikkat çekmeksizin çabucak unutulup giderken, aynı nitelikteki olay toplum nazarında önemli insanlar söz konusu olduğunda sıradanlaşmamakta, tarihe mal olacak derecede huzurları işgal etmektedir. Bütün bu olup bitenlerin iç yüzüne ve ana nedenlerine ise çoğu zaman dikkat edilmemektedir. Öyleyse işin hakikati nedir?

İmam Şafii’nin, İmam Malik’in öğrencileri tarafından öldürüldüğü iddialarını herhalde pek çoğumuz duymuştur. İlk bakışta İmam Şafii’nin yanında gibi duran bu iddialar, dikkatli bir şekilde tetkik edildiğinde aslında hakikatin hiç de öyle olmadığı anlaşılmaktadır.

Adeta “tencere dibin kara seninki benden kara” tekerlemesini hatırlatırcasına, bu iddiaları atanların aslında seçkici bir mantıkla işine geleni alıp, onun üzerinden diğerine dayak atma peşinde oldukları dikkatlerden kaçmamaktadır. Zira aynı anlayışla bir başka seferinde de Şafii veya talebeleri üzerinden diğerlerine hücum edilebilmektedir. Burada bir bilim ahlakından veya tutarlılığından söz etmek mümkün değildir.

İmam Şafii’nin nasıl öldüğü ile ilgili iddialar muhteliftir. Kimilerine göre o, bir hastalık neticesinde, kimilerine göre ise İmam Malik’in, Mısır’daki öğrencilerinin fiziksel saldırıları neticesinde vefat etmiştir. İşin doğrusu bunlar birer iddiadır.

Bu tür iddialara, tarihte cereyan eden bir olayı objektif olarak aydınlatmak ve insanlara doğru bilgi aktarmak açısından bakılabileceği gibi, geçmişte yaşanmış birtakım sürtüşmeleri bağlamından koparıp hatta yer yer çarpıtıp, söz konusu şahsiyetler üzerinden geçmişi yargılama ve Müslümanların zihin dünyasında kargaşaya yol açma açısından da bakılabilir. Bize düşen böylesi olayları veya tarihteki birtakım iddiaları temel kaynaklara dayalı olarak olabildiğince objektif bir şekilde ortaya koymak
olmalıdır.

Toplumumuzda her ne sebeptense birtakım olayları bağlamından koparıp, magazinleştirme gibi bir hastalık var. Gündelik hayatta insanların başından geçen bazı olaylar diğerlerinin dikkat çekmeksizin çabucak unutulup giderken, aynı nitelikteki olay toplum nazarında önemli insanlar söz konusu olduğunda sıradanlaşmamakta, tarihe mal olacak derecede huzurları işgal etmektedir. Bütün bu olup bitenlerin iç yüzüne ve ana nedenlerine ise çoğu zaman dikkat edilmemektedir. Oysaki sonuçlarına bakarak hadiseleri değerlendirmek daima yanıltıcıdır. Öyleyse işin hakikati nedir? Ona değinmeye çalışalım.

İmam Şafii Mekke’de

Muhammed b. İdris eş-Şafii, 150/767’de Gazze doğmuştur. Kendisi, Şafiilik mezhebinin kurucu üstadıdır. İmam Şafii aslında baba tarafından Mekke’den ve Kureyş sülalesinden olmasına rağmen, babasının çalışmak gayesiyle Gazze’ye taşınmasından dolayı orada doğmuştur. Annesi ise Yemenlidir. (Yemen, Şafii’nin çalışmak gayesi ile ilk gurbet hayatına başladığı ve bunun yanında ciddi siyasi krizlerle karşılaştığı ilk yer olması açısından da ayrı bir öneme sahiptir).

Şafii’nin doğumundan kısa bir süre sonra babası vefat etmiştir. Bu sebeple Şafii, çocukluk döneminde annesi ile birlikte fakir ve yoksul bir hayat yaşamıştır. Bununla birlikte Şafii maddi yoksulluk karşısında hayatın akışına teslim olmamış; annesinin de desteği ile ilim uğruna ne gerekiyorsa onu yapmaktan geri durmamıştır.

Bu uğurda ilk adımları atan annesi Fatma, Şafii henüz iki yaşında iken gerek sülale bağlarının kaybolmaması gerekse oğlunun kendi akranları ile büyümesi gayesi ile Mekke’ye dönme kararı almıştır. Şafii yedi yaşında iken Kur’an’ı Kerim’i baştan sona ezberlemiştir.

Kendisi son derece güzel Kur’an okuduğundan dolayı, pek çok kimse onu dinlerken gözyaşlarına hâkim olamamıştır. O, Kâbe’de Ku’ran okurken insanlar sesinin güzelliğinden dolayı adeta kendinden geçmiş, ayakta durmakta zorlanmıştır.

Şafii, Kur’an’ın manalarına daha çok hâkim olmak ve onu daha iyi anlayabilmek için Arapçaya ağırlık vermiş ve uzun süre en fasih Arapçanın konuşulduğu Beni Hüzeyl kabilesinin içerisinde kalmıştır.

Burada geçirdiği sürenin Şafii’ye dil açısından çok şey kattığı aşikârdır. Burada aynı zamanda ok atıcılığında da çok mahir bir hal almıştı. (Şafii’nin ok atıcılığına küçük yaşta merak sarmış olması esasında bize geçmişten beri ilim eğitiminin sadece kitap okumaktan ibaret olmadığını, sporun da onun bir parçası olması gerektiğini öğretmesi bakımından manidardır).

O aynı zamanda bir divanı olan bir şairdir. Bu, çok mühim bir şeydir. Zira Arap demek, aynı zamanda şiir ve şair demektir.

Şafii; Arap dili ile ilgili yapması gerekenleri yani ileri düzey ilim elde etmek için gerekli ön koşul olan alet ilimlerini tamamladıktan sonra henüz on üç-on dört yaşlarında iken bir yandan Mescid-i Haram’da Kur’an okutmaya diğer yandan ilim meclislerinden ilim öğrenmeye devam etmiştir.

İlk Hocaları

Küçük yaşta ilim öğrenmeye başladığı ilk hocaları İmam Malik’in talebelerinden Müslim b. Halid ez-Zenci önemli bir yer teşkil eder. Daha sonra kendine İmam Malik’ten ders alması tembihlendiğinde, Şafii ön hazırlık olmak üzere onun ‘el-Muvatta’ adlı eserini ezberler. Yolculuk için gerekli şartlar oluşup da Şafii, Mekke’den Medine’ye gitmek üzere yola çıkmaya karar verdiğinde, hocası Müslim b. Halid, İmam Malik’e takdim edilmek üzere kendisine bir referans mektubu yazarak verir. Aynı şeyi Mekke Valisi de yapar. Bu arada Şafii yirmili yaşlardadır.

İmam Şafii, İmam Malik’in ders halkasına arada fasılalarla birlikte yaklaşık on iki sene kadar devam eder. İmam Malik’in 179/795’te vefatına kadar Şafii, onun ders halkasından ayrılmaz. İmam Şafii’nin üzerinde belki de en etkili kişi, İmam Malik olmuştur. İmam Malik’in vefatından sonra Şafii, tekrar Mekke’ye dönmüştür. Mekke dönüşü İmam Şafii hâlâ fakir bir aileye mensup olduğundan ve bu hal de bilindiğinden dolayı, o esnada ziyaret için Mekke’de bulunan Yemen valisine aynı zamanda aralarında özel dostluk da bulunan dayısı, yeğeni Şafii’den bahseder ve kendisine bir iş vermesini talep eder.

Bu talep Yemen valisi tarafından olumlu karşılanır ve Şafii’ye genç yaşında Yemen yolları gözükür. Ancak Yemen’e gidecek kadar dahi yol parası olmayan Şafii, bu parayı ancak annesinin evini ipotek gösterme karşılığında bulabilir. Şafii’nin burada bir de evlilik yaptığı kaynaklarda zikredilir.

İmam Şafii Yemen’de ve Bağdat’ta

Şafii, Yemen’de bir yandan işini yapar, öte yandan ilimle iştigal etmeye devam eder. Bir fakih için en önemli laboratuvar toplumdur. Şafii de Yemen’de bu anlamda ilginç tecrübeler edinir. İlmin gereği neyse onu yapmak, kimseye iltimas etmemek ve yanlışa yanlış demek anlayışı üzerine işlerini icra eden Şafii, bu tutumuyla bazılarının kolay yoldan menfaat devşirmesine engel olmuştur.

Ancak bu tutum onun aleyhine kullanılarak kendisine, sanki bürokratik olarak kasten işleri yavaşlatıyormuş ve bu yolla halkı yönetime karşı kışkırtıyormuş gibi suçlamalar yöneltilerek önce işten el çektirilmiş akabinde idamla yargılanmak üzere dönemin Abbasi Halifesi Harun Reşit’in olduğu başkent Rakka’ya (Suriye’nin kuzeyinde) gönderilmiştir. Burada oldukça sıkıntılı bir süreçten sonra suçsuzluğu anlaşılan ve beraat eden Şafii, bununla birlikte bir
müddet Bağdat’ta göz hapsinde tutulmuştur.

Beraat kararının alınmasında İmam Muhammed b. Şeybani’nin de büyük etkisi olmuştur. Şafii, Bağdat’ta kaldığı süre içerisinde İmam Muhammed’in ders halkalarına katılarak ondan bolca istifade etti. İmam Muhammed de tıpkı İmam Malik gibi Şafii’nin ilim dünyasındaki saygın yerini hep korudu.

Bu iki büyük âlimin bir de ortak özellikleri vardır. O da kendilerinin İmam Malik’in Muvatta’ını en üst seviyede biliyor olmaları ve bu eserleri kendisinden takrir etmiş olmalarıdır.

Şafii, Halife Harun Reşit’in kendisini ödüllendirerek artık Bağdat’tan ayrılabilirsin dediği ana kadar uzunca bir süre orada zorunlu ikamet etmesi esnasında hep ilim halkalarının içerisinde yer alarak İmam Muhammed’in eserleri üzerinden Hanefi mezhebini tetkik etmiş, belli konularda bu mezhep âlimleri ile münazaralara
girmiştir.

Ancak İmam Muhammed onun nazarında farklı olduğu için ona karşı saygısını hep muhafaza ve yüz yüze münazaraya girmemiştir. Şafii, Mekke’de olduğu yıllarda da bir yandan ilmi faaliyetlerini sürdürmüş, öte yandan İmam Muhammed’in
eserlerini tetkik ederek ona reddiyeler yazmıştır.

Öyle anlaşılıyor ki “müsademe-i efkardan berikai hakikat doğar” hükmü gereğince, dönemin ilmi geleneğinde eleştirel düşüncenin ve ilmi tartışmanın ciddi bir yeri var. Şafii de bunu fazlası ile yapmıştır. Şafii, daha sonra kendisine öğrenci olacak olan Ahmed b. Hanbel’i de Bağdat’ta tanımıştır. 

Şafii, Bağdat’ın ilmi ortamının lezzetini aldıktan sonra gönlü hep orada kalmıştır. Hatta kendisi, Mekke’ye döndükten sonra da değişik aralıklarla iki defa Bağdat’a gidip gelmiştir. Son gidişinde temel etken oradaki iç karışıklıktır. Yaklaşık iki yıl kadar Mekke’de kaldıktan sonra artık orası sakindir düşüncesi ile yeniden Bağdat’a dönen ve bunda yanıldığını anlayan Şafii, buradan ayrılıp 199 yılında Mısır’a yerleşmeye karar verdi. Ömrünün geri kalan yaklaşık altı yıllık kısmı burada geçer ve nihayetinde 205 yılında vefat eder.

İmam Şafii Mısır’da

İmam Malik’in sıkı talebelerinden birisi İmam Şafii, fetva verme ehliyeti olmasına rağmen hocasının vefatına kadar fetva vermekten uzak durmuştur. Esasen Şafii’nin gelgitli hayatını birkaç farklı merhalede değerlendirmek gerekir. Onun Bağdat’a Hanefi fıkhı ile yüzleşinceye kadarki zaman diliminde kendisi daha çok İmam Malik’in tedrisinde yer alan bir ilim yolcusu olarak daha çok bürokrasi içerisinde yer almış ve oradaki yanlışlıklarla mücadele etmiş bir şahsiyettir. Bu dönem
kendisi fıkıh üretir bir âlim konumunda değildir.

Irak’ta ise Medine’nin fıkhına ilaveten bambaşka bir karakterde fıkıh anlayışı ve toplum düzeni ile karşılaştığından dolayı yetiştiği ve karşılaştığı her iki çevreyi de sorgulayan bir anlayışa ulaşmıştır.

Sonraki evrede yerleştiği Mısır’da ise bu iki çevreden de eleştirerek uzaklaşmak suretiyle yeni bir hukuk usulü ve füruu inşa etmiştir. Yani özetle söylemek gerekirse Şafii Mısır’a gittiğinde ne İmam Muhammed’e saygıda kusur etmeyen bir öğrencisi ne de İmam Malik’in rahle-i tedrisinde yetişen talebesi konumundadır. Ancak herhalde İmam Malik’in geleneğinde ilmi faaliyetlerini sürdüren öğrencileri Şafii’yi kendi yanlarında zannetmişlerdir. Daha sonraki süreçte İmam Malik’in öğrencileri ile Şafii arasında cereyan eden hadiselerin kökeninde de büyük ölçüde bu yeni durumun her iki tarafça da tam olarak kavranamaması
yatmaktadır.

Nitekim Mısır’da İmam Şafii’nin yolu eskiden olduğu gibi yeniden İmam Malik’in talebeler ile kesişir ve bu talebeler kendisine çok büyük iltifatta ve yardımda bulunur. Fakat işin sonu her iki tarafı da hayal kırıklığına uğratır.

Şafii, Mısır’da yoğun bir şekilde ilme kendini adar. Aslında sağlığı buna pek de elverişli değildir. Ancak o, ağır hasta olmasına rağmen öğrenmeye ve öğretmeye hiç ara vermeksizin devam eder. Bu esnada Şafii, kendi düşünce ve metodolojisine uymayan düşünceleri hak ve hakikat adına eleştiren bir karaktere sahip olduğundan dolayı, neticesi ne olursa olsun, Mısır’da sürdürdüğü ilim faaliyetlerinin bir neticesi olarak İmam Malik’i de sert ve yoğun bir şekilde eleştirmeye başladı. Bu eleştiriler karşısında Mısır’daki İmam Malik’in mezhebine mensup âlimler büyük bir şaşkınlık ve akabinde mücadele içerisine girerler.

Ölüm Sebebi Ne?

Tarihte şu ya da bu sebepten dolayı ilim adamlarının birtakım işkencelere, fena muamelelere ve sürgünlere maruz kaldığı bilinmektedir. Bunun sebepleri ise muhteliftir. Ancak bu hususlar hakkında kanaat beyan eden ilim adamına düşen şey her bir olayı kendi bağlamında değerlendirmek ve bir hakikatin ortaya çıkarılmasına çaba göstermek olmalıdır. Bu cümleden olarak geçmişte İslam hukuk biliminin kurucu üstatları ile ilgili sansasyonel bilgiler sunmak, olmamış olayları olmuş gibi göstermek ve adeta tarihteki birtakım hadiselerin künhüne vakıf olmadan onlar üzerinden adeta magazin gazeteciliğine soyunmak asla ilim adabıyla bağdaşır şeyler değildir.

Bu çerçevede görüş beyan eden kimi kişi ya da çevrelere göre güya İmam Şafii, bizzat dizinin dibinde yetiştiği hocasının görüşlerine karşı çıktığı ve aksi yönde görüş beyan ettiği için adeta aile içi töre cinayetine kurban edilmiştir. Kimilerine göre ise işkence ve tartaklamalara maruz kalmıştır. Bunlar tabii birer iddiadan ibarettir. Hoş insanın olduğu yerde her şey olabilir.

Ancak tarihte diyelim ki meydana gelmiş olsun, lokal bir iki olay üzerinden kocaman bir fıkıh sistemini ve asırlarca Müslümanların hukuki problemlerine çözüm üreten yapıyı karalamanın ve yok saymanın mantığı nedir? Bizim ilim geleneğimiz tarihte cereyan eden hiçbir olayı yok saymamıştır; ne varsa onu bütün çıplaklığıyla aktarma yolunu seçmiştir. Ancak tercihini de beyan etmiştir. Birilerinin iddia ettiği gibi kimse bu ümmetten gerçekleri saklama gibi bir yola gitmemiştir. Eğer öyle olsa idi bu iddia sahipleri iddia ettikleri kusurları nereden öğreneceklerdi?

Kaynaklardaki Bilgiler

Şimdi gelelim İmam Şafii’nin ölümü hadisesine: İmam Şafii, bir hukuk sisteminin kurucu âlimidir. Kendisinden önce yaşayan İmam Ebu Hanife ve İmam Malik’ten evvel, ilk fıkıh usulü eserini (er-Risâle, yazılış tarihi: h. 198) telif etme şerefi kendisine nasip olmuştur. Bununla birlikte Şafii, kolay bir hayatın içerisinden çıkıp gelmemiştir. Gerek yaşadığı çileli hayat, gerek pek çok muhitte iskân etme, gerek farklı muhitlerde farklı hukuk metodundaki âlimlerden ilim tahsil etmiş olma halinden dolayı pek çok gelgitler yaşamıştır. Ancak sürekli ilim yolunda kendini geliştirici ve yenileyici olmak ona, kendi sistemini kurma imkânı vermiştir. Zaman alan bu süreç, kâmil manada Mısır’da gerçekleşebilmiştir.

Şafii, Mısır’a intikali sonrası mezhebini yeni anlayışı çerçevesinde tekrar şekillendirmiş ve eski görüşlerini er-Risâle’de beyan ettiği çerçevede revize etmiştir. İşte bu dönemde Yeni Şafii ile eski Şafii arasındaki değişimi tam olarak anlayamadıkları için ilkin onun yanında gibi duran, sonrasında ise hocalarına yapılan eleştiriler karşısında şaşkına dönen Mısır’daki İmam Malik’in öğrencileri savunmacı bir refleksle yer yer Şafii’ye karşı sert bir tavır içerisine girmişlerdir.

Sosyolojik ve psikolojik açıdan bakıldığında bu tatsızlığın meydana gelmesinde her iki taraf da masum gözükmemektedir. Ancak kaynaklara bakıldığında İmam Şafii’nin ölümüne yol açacak bir fiili saldırının hiçbir zaman gerçekleşmediğini söyleyebiliriz. Kaynaklarda bu hususla ilgili yer alan bilgiler özet olarak şu şekildedir:

* Mısırdaki önde gelen Maliki âlimlerinden Eşheb’in namazda secdeye kapanarak: “Allah’ım! Şafii’nin canını al” diye beddua ettiği rivayet edilmiştir. Şafii’ye bu durum haber verildiğinde kendisi de buna bir şiirle karşılık vermiştir. (Zehebi, Tarihu’l-
İslam).

* İmam Şafii Mısır’a geldiğinde önce Malikiler buna sevinmişler ve kendisine iltifat etmişlerdir. Ancak kendisinin İmam Malik’i eleştirmesi karşısında onun etrafını terk etmişlerdir.

* İmam Malik’in yakın öğrencisi Fütyan ile arasında camide geçen sert bir tartışma esnasında, orada bulunanların İmam Şafii’yi tartaklamaları ve İmam Şafii’nin evine kapanarak vefatına kadar oradan çıkmamasına sebebiyet vermiştir. (Şafii’nin bu tartaklamaya bağlı olarak ölüp ölmediği bilgisi söz konusu kaynakta yer almamaktadır). Ancak Şafii’nin talebeleri ile Malik’in talebeleri arasında bu olaydan sonra meydana gelen sürtüşme hali artarak devam etmiştir.

* İmam Şafii’nin İmam Malik’i sert bir şekilde tenkit etmesi Mısır’da tepki ile karşılanmış; onun Mısır’dan sürgün edilmesi için valiye baskı yapılmıştır. Bu baskılara boyun eğen vali, Şafii ve talebelerince ikna edilememiş ve kendisine üç gün süre tanınmıştır. Ancak bu süre zarfında valinin vefatı üzerine Şafii, ömrünün sonuna kadar Mısır’da kalmaya devam etmiştir.

* İmam Şafii, bir rivayete göre ise kendisinde uzun zamandan beri mevcut mayasıl (hemoroit) hastalığına bağlı kanama sebebiyle vefat etmiştir.

Netice

Kaynaklara bakıldığında şu ya da bu sebepten dolayı Mısır’da İmam Şafii ile İmam Malik’in öğrencileri arasında ciddi sürtüşme, tartışma ve hatta yer yer tartaklama hadiseleri cereyan etmiştir. Ancak bu hadiseler neticesinde sırf fikrinden veya ilmi kanaatinden dolayı taraflardan birinin diğerini öldürdüğü bilgisi kaynaklarda yer almamaktadır.

Olmayan bir şey veya bir vehim üzerinden hareket ederek, bir âlimin hele de Şafii gibi son derece mühim bir âlimin öldürüldüğünü iddia etmek tarafımızca dayanaktan yoksun haksız bir itham olarak değerlendirilmektedir.

Cevap Yazın