İmam Matüridî ve Türk Kimliği

Oryantalistlerin ilm-i siyasetinin unsurlarından biri, İslâm dininin tarihteki itikadî omurgasını teşkil eden Ehl-i sünnet yorumunu ve on asır boyunca siyasi omurgasını temsil eden Selçuklu-Osmanlı Türk çizgisini itibardan düşürmek, gölgelemek, tahrif etmek ve devre dışı bırakmaktır. Bu bağlamda öncelikle Ehl-i sünnet kelâmının iki ana kolunu teşkil eden Matüridîlik ile Eş’arilik karşı karşıya getirilmek suretiyle ana omurga parçalanmak istenmiş, bilhassa kelâm ilminin gelişim ve tekamülünü daha ziyade gerçekleştiren Eş’arî ekolü hedef alınmıştır.

Osmanlı’nın son döneminde, bilhassa Cumhuriyet sonrasında artarak devam eden bir şekilde, yer yer birbiriyle de irtibatlı olarak Mâverâunnehr bölgesi ve Ebu Mansur el-Matüridî (ö. 333/934) gündemimizde daha çok yer almaya başladı. Son yıllarda Matüridî hakkında pek çok sempozyum, ihtisas toplantısı ve araştırma yapıldı, eserleri yayınlandı, kendisinden ve görüşlerinden sıkça bahsedilmeye başlandı. Bu çerçevede kendisine aidiyeti kesin olan son derece kıymetli iki eseri olan Kitabu’t-tevhid ve Tevilâtu’l-Kur’an, merhum Prof. Dr. Bekir Topaloğlu hocamız önderliğinde neşredildi. Yine adı geçen ilk eser, merhum hocamız tarafından tercüme edildi, ikincisi ise Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz hocamız editörlüğünde tercüme edilmekte ve yayınlanmaktadır. Doğrusu adı geçen iki hocamızın şahsında bu sahada emeği geçen herkese müteşekkiriz.

Ehl-i sünnet itikad ve kelâm geleneğinin üstelik Ebu Hanife’nin devamı kabul edilen Mâtüridîlik mezhebinin kurucu isimlerinden biri olan İmam Matüridî ile ilgili takdire şayan bu teveccüh ve çalışmaların ilim geleneğimiz için büyük bir kazanım olduğunda hiç tereddüt yoktur. Fakat biz bu yazımızda, meselenin başka bir tarafına dikkat çekmek üzere çağımızda Matüridî ve onun yaşadığı Mâverâunnehr bölgesine, sıhhatinden tereddüt ettiğimiz kimi bakışları ele almak istiyoruz. Bunu yaparken maksadımız, İmam Matüridî ve düşüncesi ile birlikte millî kimliğimizin tahrifi ve istismarına kapı aralayacak kimi yaklaşımlar hususunda agâh olmaktır.

Oryantalistik Zaviyeden İmam Matüridî

Hiç şüphesiz modern dönem İslâm düşüncesinin fikrî meyilleri değerlendirirken oryantalist tesirler de göz ardı edilmemelidir. Zira yaklaşık iki asır evveline kadar İslâm düşüncesinin muhtevasını, mihver ve istikametini iç dinamikler şekillendiriyordu. Başka kültürlerden istifade edilmesi buna mani değildi. Hâlbuki 19. asırdan itibaren oryantalist etki, giderek başat unsurlar arasındaki yerini aldı ve giderek sağlamlaştı.

Bu bağlamda bazı modern araştırmacılar, Gazzalî’den sonra İslâm düşüncesinin gerilediğini, tam da bu çağlarda İslâm tarihine dâhil olan “barbar” Türklerin, İslâm bilim, düşünce ve sanatına katkısı bir yana, adeta onu mirasyedi misali tükettiğini ve nihayetinde 20. asırda tükendiğini öne sürmüşlerdir. Bu anlayışa göre, Osmanlı medreselerinde, Orta Çağ’da Batı’daki skolastik eğitimin benzeri bir anlayış hâkim olmuş, okutulan Eş’arîlik tarzı dogmatik düşünce sebebiyle, eleştirici ve sorgulayıcı bir zihniyet neşv ü nema bulamamış, tam aksine tektipleştirici, dogmatik karakter ön plana çıkmıştır. Kısmen oryantalist çalışmaların, kısmen de bazı yenilikçi Arap aydınların etkisiyle teşhis böyle konulunca, yine aynı çevreler bize çare olarak Mûtezile akılcılığı ile millî, kültürel ve itikadî hassasiyetimizi de dikkate alarak o çizgiye yaklaştırdıkları Ebû Mansur el-Mâtürîdî ve Mâtürîdîliği gösterdiler. Bu bağlamda oryantalistlerin ilm-i siyasetinin unsurlarından biri, İslâm dininin tarihteki itikadî omurgasını teşkil eden Ehl-i sünnet yorumunu ve on asır boyunca siyasi omurgasını temsil eden Selçuklu-Osmanlı Türk çizgisini itibardan düşürmek, gölgelemek, tahrif etmek ve devre dışı bırakmaktır. Böylece öncelikle Ehl-i sünnet kelâmının iki ana kolunu teşkil eden Matüridîlik ile Eş’arilik karşı karşıya getirilmek suretiyle ana omurga parçalanmak istenmiş, bilhassa kelâm ilminin gelişim ve tekamülünü daha ziyade gerçekleştiren Eş’arî ekolü hedef alınmıştır. Cebriye’ye yaklaştırılarak kadercilik ve nakilcilikle damgalanan Eş’arîliğin karşısına, Mutezile’ye yaklaştırılan Mâtürîdî ve Matüridîliğin “akılcı ve özgürlükçü” tarafı ön plana çıkarılmıştır. Böylece otantik geleneği ve kavram dünyasından koparılan Matürîdî’den hareketle “rasyonalizm ve özgürlükçülük/liberalizm” başta olmak üzere “hoşgörü, din ile siyasetin ayrılması, evrensel ahlak” gibi “çağdaş insanlık değerleri”ne meşruiyet temin etme imkânı da doğuyordu. Dolayısıyla Modern dönemde Matüridî’den bahsederken daha ziyade seküler çevrelerin, ulusalcı yaklaşımların ve onlarla dirsek temasında bulunan bazı modernist araştırmacı ve ilahiyatçıların Mâtüridî vurgusunun arka planındaki bu yaklaşıma karşı uyanık olmak gerektiği düşüncesindeyim.

Şunu da ifade etmek gerekir ki Matüridîliğin akılcı ve özgürlükçü, buna karşı Eş’ariliğin nakilci ve kaderci bir yaklaşıma sahip olduğu veya Osmanlı ilim geleneğinde bir Matürüdilik ve Eş’arilik rekabeti bulunduğu gibi görüşler tarihî vakıaya muhalif modern yargılardır. Bilhassa Gazzali’nin açtığı yolda felsefe ile kelamı mezceden, belki de Matüridîlikten ziyade kelamı felsefeleştiren Fahreddin Razi, Ali Kuşçu gibi daha birçok şahsiyetin yetiştiği Eş’arî ekolü, akla önem vermemekle veya dogmatik zihniyetle vasıflandırmak ne kadar isabetlidir. Öte yandan bilhassa Osmanlı ilim geleneğinde Eş’arilik ve Mâtüridîlik karşıtlığı ve rekabetinden ziyade Ehl-i sünnet ve’l-cemaat anlayışı çerçevesinde bu iki ekolü, Mutezile’nin de dâhil edildiği bütün ehl-i bid’at mezheplere karşı yakınlaştırma ve bütünleştirme çabaları ön plandadır ki bu gayeyle yazılmış birçok eser mevcuttur. Meselâ bu eserlerden biri olan İbn Kemal Paşa’nın Mesâilu’l-ihtilaf beyne’l-Eşaira ve’l-Mâtüridiyye isimli eserinde, iki mezhep arasındaki ihtilafın esastan değil de daha ziyade aynı manayı kastetmek üzere kullanılan farklı kavramlardan kaynaklandığı teması işlenmektedir.     

İmam Matüridî ve Türk Kimliği

İmam Matüridî’nin Mâverâunnehr bölgesinde yaşaması ve Türk olmasından hareketle millî kimliğimizi ve tarih şuurumuzu güncellerken de Mâtüridîliğe müracaat ediyoruz ve yeni bir tarih anlayışı ve düşünce inşasına girişiyoruz. Öncelikle ifade etmek gerekir ki istikbal için tarih vazgeçilmezdir. Bu meyanda Goethe’nin, “Üç bin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan günübirlik yaşayan insandır” sözü bize bir yandan tarih bilgisinin ve şuurunun hayatiyetini diğer yandan da zorluğunu hatırlatmaktadır.

Büyük ölçüde oryantalist Türkologların kendi keşfettikleri tarihî malzemeyi yine kendileri yorumlamak suretiyle inşa ettikleri yeni tarih tezinin ima ettiği yaklaşıma göre kabaca ifade etmek gerekirse; İslâm öncesi Mâverâunnehr’den ihtişamlı ve yüksek bir kültüre, İslâm’a benzer şekilde tek tanrılı inanca sahip adeta yekpare bir Türk milleti vardı. Fakat bu Türkler Müslüman olmakla Farisîlerin, Arapların etkisiyle dilini, yazısını, kültürünü tahrife uğrattılar. Öyleyse yapılması gereken belliydi; Türklerin, İslâmî dönemi yani Selçuklu-Osmanlı tecrübesi paranteze alınmalı ve tarihî olarak doğrudan İslâm öncesi dönem idealize edilmeli, öze dönülmeli, anavatan olarak da Orta Asya merkeze alınmalıydı. Fakat Osmanlı-Selçuklu tecrübesini ve Türk milletinin tarihinden İslâm’ı bütünüyle silmek mümkün görünmüyordu. Öyle ise Araplardan ve Arapçadan arındırılmış bir Türkçe, “Türk İslâm’ı”, “Türkçe Kur’an”, “Türkçe ezan”, Türkçe ibadet”… inşa edilmeliydi. İşte bu bağlamda Türk milletinin kendisine çokça hürmet ettiği, mezhepte imam bellediği, Ebu Hanife’nin takipçisi, üstelik Semerkantlı olan ve Türk soyundan geldiği kabul edilen Ebu Mansur el-Mâtüridî’den ve otoritesinden istifade edilebilirdi. Bu tasavvur Türk milleti ile İslâm, Osmanlı ile Cumhuriyet arasındaki mesafeyi açmaya da uygun bir zemin teşkil ediyordu.

Öte yandan oryantalistlerin hâkim olduğu Türkoloji alanında, döneme dair kitabeler, sikkeler, Çin kaynakları… gibi çoğu sübjektif okumalara konu olan tarihî verilerin sıhhatini tetkik ve bunların değerlendirilmesi hususunda yerli çalışmalara ve tarihî gerçekliğimize muvafık bir tarih şuuruna şiddetle ihtiyaç vardır. Zira Mâverâunnehr’de siyasetten dile, dine, kültüre kadar hemen her açıdan şekli, bütünlüğü hatta ismi olan bir Türk kimliğinden ziyade, ancak Kırgız, Özbek, Yakut, Oğuz ve Tatar… gibi isimlerle anılan Turanî boy, kabile veya kavimlerden bahsedilebilir. İlaveten Oğuzların, Anadolu’ya gelerek İslâm davasıyla Selçuklu ve Osmanlı mecrasında kemale doğru bir seyirle tarihin mihverine yerleştiği ve tarihe damgasını vurduğu, neticede cihanşümul bir millet olma vasfına terfi ettiği hususu da ısrarla gölgelenmek istenmektedir. Böylece tarihî bir vaka olarak Türk milletinin asıl inkişaf dönemi olan Selçuklu ve Osmanlı tecrübesinin göz ardı edilmesi veya itibardan düşürülmesi kolaylaşmış oluyor. Nihayetinde İslâm öncesine, Mâverâunnehr’e, yani Türk milletinin boy ve kavmiyet safhasındaki köklerine irticasını savunan bir nevi tarihî selefilikle karşılaşıyoruz. Malum olduğu üzere modern dönemde itikadî sahadaki selefilik de İslâm, özellikle de Osmanlı/Türk ilim, kültür ve geleneğini paranteze almak suretiyle doğrudan Kur’an’a (ve Sünnet’e) dönmeyi idealize eder. Böylece her iki tür selefilik de fiiliyatta, bir taraftan Müslümanların ve Türk milletinin asırlara dayanan dinî ve millî tecrübesini itibarsızlaştırarak tasfiye etmenin yolunu açarken diğer taraftan da modern kültür ve değerlere zemin hazırlamış olmaktadır. Malum olduğu üzere her âlim döneminin ve dâhil olduğu ilmî geleneğin bir parçasıdır; istifade ettiği hocaları ve yetiştirdiği talebeleriyle ilmî dirayeti nispetinde bu geleneğe katkıda ve etkide bulunur, bazen de yeni atılımlara kapı aralar. Bu manada Matüridî de Ebu Hanife ve onun talebelerinden istifade etmiş başta akaid ve kelâm, fıkıh ve tefsir sahaları olmak üzere İslâm ilimlerinde behre sahibi olmuş, akabinde kelam geleneğinde açtığı yol, bıraktığı etki, talebeleri ve takipçisi olan âlimler tarafından zenginleştirilerek sürdürülen yaklaşık on asırlık ilmi ve fikri macera, bir gelenek ortaya çıkmıştır ki buna Matûridîlik diyoruz.

Günümüzde bütün bu tarihî macerayı görmezden gelmek ve genelde Ehl-i sünnet, özelde Matüridî ilim geleneği ve bu geleneğinin kavramsal yapısından ve yaşadığı dönemden koparılmak suretiyle doğrudan günümüze aktarılmak istenen, neredeyse her derdimize deva olarak takdim edilen bir Matüridî anlayışla karşılaşıyoruz. Bu şekildeki bir anlayış, selefi-meşrep kimi yaklaşımları hatıra getiriyor. Kanaatimizce çağımızda revaç bulan, tarihî tecrübe ve geleneği paranteze alarak doğrudan Kur’an’a, Sünnet’e veya müşahhas birkaç âlime dönmeyi idealize eden bütün selefi-meşrep yaklaşımlar -bazılarının aksi yöndeki katı söylemlerine rağmen- hem ortaya çıkış zamanı hem yöntemi hem de işlevi bakımından moderndir ve modernliğin işine yaramaktadır. Dikkat edilirse bu hareket ve söylemler, o ideal fakat gerçeklikten kopuk vaatleri karşılığında öncelikle asırların birikim ve tecrübesinin hasılası olan itikadi, fikri, ameli ve kültürel her ne varsa onun Müslümanlar nezdindeki itibarını sarsarlar, terk edilmesini kolaylaştırırlar. Neticede modern değerlere yer açılmış olur ve bahsi geçen metruk saha hızla modern kavram ve değerlerin istilasına uğrar. Vaat edilen o büyük idealler ise her geçen gün biraz daha gerçekliğini yitirir ve marjinal hale gelir.

Öte yandan düşünce tarihimizi ve millî kimliğimizi din ve kültür yerine kavmiyet merkezli okumanın sorunları da gözden uzak tutulmamalıdır. Batı’nın tarihî, siyasi menfaatleri ve emelleri doğrultusunda ulus devletlere zemin teşkil etmek ve istikbale yön vermek üzere 19. asırda ihdas ettiği ırk ve kavmiyet merkezli okuma girişimi ile modern dönemde revaç bulan muhtevası başka bir kültür evrenine ait olan akılcılık ve özgürlük gibi kavramlarla düşünce tarihimizi okumak, her şeyden evvel “sonradan icat edilen kavramlarla geçmişi okuma” manasında bir anakronizme işaret etmektedir. İyi düşünüldüğünde kavmiyet merkezli bir okumanın, hem insanın hakikati hem de tarihî vakayla mütenakız olduğu kolayca fark edilecektir. Zira insanoğlu hayvanlarda olduğu gibi varlığını genetik hususiyetleri ile değil tercihleri ve tarihiyle inşa eden bir varlıktır. Bu manada insanlar ve milletler hususiyetlerini, beslendikleri itikadî/felsefî dünya görüşlerinden hareketle tarihî tecrübe içinde kazanır, kimliklerini inşa eder ve buradan hareketle tarihte bir rol üstlenirler.

Sonuç Yerine

Kanaatimizce günümüzde İslâm/Türk düşüncesiyle meşgul olanlara düşen vazife, asırlardır Ehl-i sünnetin inşa etmiş olduğu itikadî çerçeveyi ve geleneği parçalayarak tahrip etmek değil, belki yaşadığımız tarihî vasatta bu çerçevenin işaret ettiği tarihî yeri iyi anlamak ve buradan hareketle kendimize mahsus bilgi ve varlık zeminimizi güncellemek, çağımızın dili ve imkânlarıyla tahkim etmek ve zenginleştirmek olmalıdır. Bu mesele sadece teorik, entelektüel ya da ilmî bir tartışma değil, aynı zamanda bu toprakları vatan kılan milletin hayatının, dilinin, nihayetinde varlığının hatta İslâm millet’nin muhafazası meselesidir. Zira bahis konusu olan Ehl-i sünnet ve Türk milleti ise bunların öyle sıradan bir mezhebî görüş, felsefî tez veya herhangi bir millet değil, İslâm dininin, İbrahim Milleti’nin ve Muhammed Ümmeti’nin itikadî, siyasi ve tarihî omurgası olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.

Sonuç itibarıyla günümüzde Matüridî’den/Matüridîlikten veya Mutezile’den bahsederken yaptığımız ameliyenin, gerçekten zikri geçen şahsiyet ve mezhepleri tahkike mi yoksa zihin dünyamıza sirayet eden modernist etkilere meşruiyet teminine mi hizmet ettiği sorusunu daima zihnimizin arka planında canlı tutmak zorundayız. Öyleyse modern dönemde Matüridî’yi anlamakla istismar etmek arasındaki tefrikin, onu anlamanın ön şartı olduğunu söyleyebiliriz.

Cevap Yazın