İlahiyat-Yüksek İslam Enstitüsü İkilemi

PROF.DR. MUSTAFA ÖZTÜRK, SORULARI CEVAPLIYOR-2

Cumhuriyet döneminde yüksek din eğitimi vermek üzere ikame edilen İlahiyat fakülteleri (daha öncesinde Yüksek İslam Enstitüleri) Cumhuriyet öncesinde yüksek dinî eğitim veren medrese ve tekkeler ile karşılaştırıldığında ortaya çıkan tabloyu özetleyebilir misiniz?

Cumhuriyet dönemindeki İlahiyat fakülteleri ile Osmanlı tecrübesindeki medreseler ve tekkeleri birbiriyle mukayese etmek anakronizme düşmek olur. Kanımca bu kurumları kendi tarihsel şartları içerisinde değerlendirmek daha isabetli olur. Osmanlı’nın çöküş sürecinde medreselerin sözgelimi Fatih ve Kanuni dönemlerindeki gibi canlı, dinamik bir işlev görmediği, bu yüzden de İttihatçılar döneminde medreseleri ıslah cihetine gidildiği, Islâh-ı Medâris Komisyonu oluşturulup çeşitli nizamnâmeler düzenlendiği malumdur. Ancak medreseler ve tekkelerle ilgili problem salt bu kurumların bünyesinden neş’et eden bir problem olmaktan öte, Osmanlı Devleti’nin genel inhitat ve inkıraz probleminin söz konusu kurumlara yansımasıdır. Başka bir ifadeyle, Osmanlı Devleti son derece güçlü ve dimdik halde ayakta iken medreseler ve tekkeler çökmüş değildir. Mesele, bileşik kaplar misali gibidir.

Cumhuriyet dönemindeki İlahiyat fakülteleri ve Yüksek İslam enstitülerine gelince, Ankara İlahiyat fakültesi İslâmî çevrelerde laik Cumhuriyet rejiminin kurucu ilkeleriyle ilişkili bir proje olarak değerlendirilir. Bu değerlendirme diğer İlahiyat fakülteleri için de az çok geçerlidir. Malumunuz, Ankara İlahiyat fakültesinin kurulmasından on yıl sonra,1959’da İstanbul’da ilk Yüksek İslam enstitüsü kurulmuştur. Felsefe, sosyal bilim ve teoloji ağırlıklı İlahiyat geleneğinin ürettiği eleştirel ve yeniliğe açık din anlayışına karşı Yüksek İslam enstitüleri geleneksel İslâmî ilimlerin ve yeniliklere karşı kuşkucu din anlayışının temsilciliğini üstlenecek şekilde yapılandırılmıştır.

1924’ten bu yana siyasi merkezin din ve ilahiyat alanına birçok kez doğrudan müdahalede bulunmuş olmasının da etkisiyle Türkiye’de İlahiyat ilmî ve toplumsal bir gereklilik olarak değil, siyasi bir lütuf olarak algılanmakta, haliyle İlahiyatçılar da -Ömer Özsoy hocanın tespitiyle- toplumun ihtiyacına cevap veren saygın bir kadro, bir ilim ordusu olarak değil, tabir caizse, sığıntı veya besleme olarak konumlandırılmaktadır. Daha da vahimi, bu algı biçiminin çoğu İlahiyatçının bilinçaltını da kuşatan bir kültür haline gelmiş olmasıdır.

Cumhuriyet Türkiye’sindeki diğer birçok fakültenin aksine İlahiyat’ın gerek kurum gerek program ve müfredat açısından çok değişken olması ve bu yönüyle sık sık tartışma gündemine oturması, esas itibariyle rejimin din konusundaki bilindik refleksleri ve din-siyaset ilişkisinin müzminleşmiş gerginlikleriyle çok yakından irtibatlı bir meseledir. Cumhuriyet döneminde İlahiyatlar ve İlahiyatçılara var olma hakkı “lütfedilmesi”nin ardındaki siyasi mülahaza güncel politik önceliklere bağlı olarak değişse de bu algı hep aynı kalmakta ve İlahiyat fakültelerini “lütuf sahibi”nin her türlü müdahalesine açık hâle getirmektedir.

Cevap Yazın