“İkinci Yediyüz Yıllık Dilimin Başındayız”

REKTÖR PROF. DR. FETHİ AHMET POLAT

Muş Alparslan Üniversitesi, 26-27-28 Nisan 2019 tarihlerinde İslam Düşüncesinde Eleştiri Kültürü ve Tahammül Ahlakı konulu uluslararası bir sempozyum düzenleme kararı aldı. İslami İlimler Fakültesinin düzenleyeceği sempozyum, ilginç ve bir o kadar da ihtiyaç hissedilen bir konuyu ele alıyor. Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz Muş Alparslan Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Fethi Ahmet Polat, Yörünge’ye açıklamalarında bulundu.

Hocam, eleştiri kültürü ve tahammül ahlakı sempozyumunu neden İslam Düşüncesi bağlamında ele alıyorsunuz? Sempozyum konusunun bugünün Müslümanları için özel bir anlamı var mı?

Eleştiri kültürü ve tahammül ahlakı ifadeleri, aslında nötr çağrışımlara sahiptir. Herhangi bir inanç veya düşünce açısından ele alınabilir ve değerlendirilebilir. Dolayısıyla bu kavramları İslam düşüncesi bağlamında rahatlıkla ele alabiliriz. Ancak bu konuyu İslam düşüncesi bağlamında ve özellikle bugün ele almamızda, İslam dünyasının içinde bulunduğu tarihsel koşullara dair tespitlerimizin önemli bir etkisi vardır. Bunu şöyle açıklayabilirim.

Müslümanların özellikle Batı medeniyetiyle mukayese edildiğinde geri kaldıklarını fark ettikleri tarihsel dönemin kabaca 300 yıllık bir geçmişi var. İslam dünyasının siyasi, askeri, kültürel, toplumsal vb. pek çok alanda geri kaldığı bu tarihsel dönemin, en iyimser yaklaşımla giderek miadını doldurduğu söylenebilir. Hasan Hanefi’nin 700 yıllık dönemlerin medeniyetlerin yükseliş ya da çöküşlerinde kritik dönemler olduğuna dair tespitini dikkate aldığımızda, Müslümanların yeni bir tarihsel döneme giriş yaptıklarını ifade etmek mümkün olabilir. Bu yaklaşıma göre Batı medeniyeti 700 yıl önce başlattığı yükseliş trendinin bugün sonuna gelmiş, Müslümanlar ise yeni bir yedi yüz yıllık sürecin başında bulunmaktadırlar. Nitekim İslam medeniyeti, Hz. Peygamberle başlayan tekâmül sürecini yaklaşık 700 yıl sürdürmüş ve bugün son demlerini yaşadığımız ikinci yedi yüz yıllık dilim başlamıştı.

Bugün İslam dünyasının yaşadığı çok yönlü bunalımı, aslında yeni bir doğum öncesi yaşamak zorunda olduğu sancılı süreçler olarak görmek mümkündür. Siyasi, askeri, toplumsal ve düşünsel problemler, tarihin hangi eşiğinde olduğunu fark eden, ancak buna uygun bir yol tespit edemeyen birinin ruh halini yansıtmaktadır. Kanaatimce, çok yönlü olarak yaşanan bu krizin ontolojisinde fikriyat yatmaktadır. Fikri gelişme ve entelektüel birikimde bir seviye kat etmediğimiz sürece, diğer alanlarda önemli bir gelişme kaydedilemez.

Özellikle son yüzyılda İslam dünyasının neredeyse bütün bölgelerinde yaşanan fikri canlılık, bu yönde önemli gelişmelerin yaşanacağının işareti olarak görülebilir. Ancak Müslümanların dünyanın farklı bölgelerinde ve farklı sosyo-kültürel aidiyetlere sahip olmalarına bağlı olarak serdettikleri düşünceler bir hayli farklı olmuştur. Bir zenginlik ve fırsat olarak görülmesi gereken bu çeşitliliğin bizim için taşıdığı bir risk de bulunmaktadır ki o da ihtilaf ve çatışmadır.

Farklılık Dinamizmi Besler

O zaman Müslümanlar arasındaki farklılıkların yeni bir ihtilaf ve çatışma riski barındırması, sizin bu konuyu bir sempozyum çerçevesinde ele almanızda etkili olmuştur diyebilir miyiz?

Aslında tam olarak böyle düşünmek Müslümanlara haksızlık olacaktır. Zira Müslümanlar binlerce yıldır farklılıklarıyla bir arada yaşayabilme becerisine sahip olduklarını fazlasıyla göstermişlerdir. Müslümanlar tarih boyunca, hem kendi aralarında hem de farklı inanç ve düşünce havzalarından beslenen insanlarla dinamik bir ilişki içinde olmuşlardır. Bu dinamik ilişki biçimi, İslam düşüncesinin birbirinden farklı tutumları ve kabulleri barındıran, kendisini farklı yerlerde konumlandıran çeşitli fikrî ve amelî okuma biçimlerini hoş gören zengin bir tecrübeye sahip olması sonucunu doğurmuştur. Ancak şu da bir hakikattir ki, gerek tarihte gerekse günümüzde yaşanan bir takım fikri ihtilaflar, belli ahlaki ve dini kurallar dikkate alınmadığında çatışma ve bölünmeye sebep olabilmektedir.

Bugün İslam dünyasında yaşanan fikri ihtilafların bahsettiğiniz risklere kapı aralayan bir yönde geliştiğini söyleyebilir miyiz?

Bugün Müslümanların hem asli kaynaklarını yorumlamada hem de modern çağın getirdiklerini değerlendirmede çok keskin tartışmalara taraf hale getirildiğini görmekteyiz. Daha önce yurt dışında özellikle Arap dünyasında yaptığım çalışmalarda bizzat edindiğim izlenimler, oradaki fikri münakaşaların ülkemizde yaşanan münakaşalardan daha radikal ayrışmalara neden olduğu yönündeydi. Ülkemizdeki entelektüel tartışmaların daha seviyeli bir seyir arz ettiğini söylemek mümkündür. Ancak dünyanın küresel bir köy haline geldiği günümüzde, ülkemiz dışında yaşanan herhangi bir gelişme ya da üretilen herhangi bir fikir bir sonraki gün bizi bulmakta ve yeni bir tartışmaya neden olmaktadır. Çünkü fikirlere sınır çizilemiyor. Ülkemizde de giderek artan tekfirci söylem, şiddet yanlısı dini yorumlar ve ötekileştirmeye dayanan tercihler, problemin bizi ilgilendiren boyutları olarak ifade edilebilir. Herhangi bir hak ve kural dinlemeyen eleştiri, benzer bir eleştiriyi doğurmakta ve hiç de tasvip etmeyeceğimiz hadiselere yol açmaktadır.

Görüldüğü gibi eleştiri ve tahammül dengesi kurulamadığında, masum birer fikri tercih olarak başlayan bir girişim, daha sonra toplumsal bir vakıanın asıl sebebi olarak değerlendirilecek kadar büyümektedir. Bu durum, bizi eleştiri ve buna verilecek bir tepki biçimi olarak tahammülün çok daha merkezi bir platformda ele alınmasının zaruri odluğu düşüncesine sevk etti. Sempozyum fikri, bu düşüncenin sonunda oluştu. Zikrettiğim sorunların sadece bizim değil, belki de daha çok İslam dünyasının bir problemi olması, sempozyumu uluslararası bir hüviyette yapmamızı adeta zorunlu kıldı.

Tabi ki bugün günümüz Müslümanlarının fikir ayrılıklarına düşmelerinde sadece yaşadıkları pratik farklılıklar etkili olmamıştır. Mamafih kadim tartışma konularımızdan azımsanmayacak bir kısmı ve buna ilaveten modern çağın önümüze yığmış olduğu pek çok yeni tartışma konusu da ilim adamlarımızın gündemini meşgul etmektedir. Hz. Peygamber’in rahmete işaret saydığı düşünce farklılıklarını besleyen, yapıcı eleştirinin ulema açısından bir âb-ı hayat mesabesinde olduğu hakikatine kör kalan ve toplumsal huzurun sigortası sayılan hoşgörü ve tahammül zeminini berhava eden yıkıcı tartışmalara bugün fazlasıyla tanık olmaktayız. Eleştiri kültüründen ve tahammül ahlakından yoksun bu tartışmalar, meseleleri, öncelik ve önem sırasının göz ardı edildiği bir perspektife mahkûm etmektedir.

Eleştiri, Tahammül İle Karşılık Bulur

Size göre eleştiri ve tahammülü hangi çerçevede anlamalıyız?

Kanaatimce eleştiri ve tahammülü anlamak insanın bu yöndeki varlık yapısını anlamaktan geçer. Kuşkusuz insan hata ve nisyanla malul bir varlıktır. Dolayısıyla neredeyse bütün insani ürünlerde bunu görmek mümkündür. Bu durum, eleştiriye ontolojik bir zemin oluşturur. Eleştiri, hata ya da noksanlığın arız olduğu tutum ve yaklaşımlarımızın giderilmesini, beşeri tekâmülün oluşmasını sağlar. Tahammül ise insanın toplumsal bir varlık olduğu gerçeği üzerinden temellendirilmelidir. Zira insanlar farklılıklarıyla bir arada yaşamak gibi bir zorunlulukla karşı karşıyadır. O halde beşeri noksanlıklarımızı ya da aşırılıklarımızı gidermeye dönük bir eylem olan eleştiri, yine beşeri bir yeti olan tahammül ile karşılık bulursa amacına ulaşmış olur. Hiç şüphesiz ne eleştiri sınırsız bir suçlama hakkı olarak anlaşılabilir ne de tahammül her türlü eleştiriyi olduğu gibi kabul etmek olarak anlaşılabilir. Eleştirinin de tahammülün de insanın şahs-ı manevisi ve toplumun birlik ve maslahatıyla ilgili yüklediği sorumluluklar bulunmaktadır. Bu sorumluluklara riayet edildiği zaman eleştiri de tahammül de ilmi ve insani bir tekâmül vesilesi olur. Yapıcı eleştiri ve itidal sınırlarında seyreden tahammül, sadece düşüncenin değil, bu düşünceye somut bir varlık kazandıran toplumsal yapının da dirlik ve düzenini sağlar.

Biraz daha somutlaştırırsanız, bahsettiğiniz şartlara riayet edilerek yapılan bir eleştirinin sonuçlarına dair neler söylenebilir?

Eleştiri yapmadan önce eleştiriye konu edilen şeye ya da kesimlere dair ön yargısız ve derinlikli bir araştırma yapmanın üç önemli sonucu olduğu söylenebilir. Birincisi, böyle bir araştırmanın sonunda eleştiride bulunan kişi, eleştirdiği kişi ya da ekollerin ilmi saygınlıklarını korumuş, fikri çabalarını ciddiye almış olur. İkincisi, eleştiren kişi, yaptığı araştırmayla kendi niyet ve amacını ortaya koymuş olur. Tabiri caizse niyetinin bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olduğunu gösterir. Bu tutum, eleştiriye hedef haline gelen insanlar üzerinde bile olumlu etkiler oluşturur. Üçüncüsü, bu tutum, ilme ve bilgiye verilen değeri gösterir. Amaç, saldırı ya da savunma değil, hakikati ortaya çıkarmaktır.

Tenkit Kültürü ve Tehâfüt Geleneği

Sizce İslam düşünce tarihinde eleştiri ve tahammül konusunda bize yol gösterecek bir birikim oluşmuş mudur?

Benim bunda hiçbir kuşkum yok. İslam tarihinde eleştiri kültürünün güçlü bir şekilde yaşatıldığı ilmi damarlar bulmak mümkündür. Bunların başında reddiye ve tehâfüt geleneği gelmektedir. Reddiyeler önceleri Müslümanlar arasında ortaya çıkan görüş ayrılıklarıyla başlamıştır. Özellikle Kelami meselelerin yoğunlukta olduğu ilk dönem reddiyelerinden sonra gayr-i Müslimlere karşı yazılan reddiyeler yaygınlık kazanmıştır. Bilindiği gibi İslam devletinin fetihlerle genişleyen sınırları, Müslümanları sadece askeri ya da siyasi bir mücadeleye sevk etmemiş; kültürel, düşünsel çatışmalar da yaşanmıştır. Reddiye geleneği farklı din ve inanca mensup insanlarla girişilen fikri münakaşalara dair önemli veriler sunmaktadır.

Tehâfüt geleneği ise Gazzalî’nin filozoflara karşı yazdığı eserine verdiği isimle şöhret bulmuştur. İbn Rüşd’ün felsefecileri savunmak adına yazdığı karşıt tehâfütten sonra pek çok tehâfüt yazılmıştır. Bu geleneğin başlamasına sebep olan Gazalî’nin tutumu bizim için oldukça önemlidir. Zira felsefecileri eleştirmek isteyen Gazali, bunun için onların fikirlerini öğrenmek zorunda olduğunu fark eder. Gazalî, iki yıl süren yoğun felsefe okumalarından ve bir yıl süren mütalaadan sonra felsefedeki bilgisini kanıtlamak ve sonra yazacağı esere giriş olmak üzere Makâsidü’l-Felâsife adlı eserini kaleme almıştır. Daha sonra bildiğimiz Tehâfüt isimli eserini yazmıştır. Burada dikkat edilmesi gereken husus, Gazali’nin filozofları eleştirmeden önce, benimsediği ve bizim ahlaki bir duruş olarak kabul edebileceğimiz yaklaşım tarzıdır. Gazali’nin eleştirileri ya da Gazaliye İbn Rüşd tarafından yapılan ve sonrasında bir geleneğin ortaya çıkmasına vesile olan eleştiri metinlerinin ilmi tahkiki elbette önemlidir ve araştırılmaya değerdir. Ancak bizim için önemli olan husus, eleştiriye konu edindikleri fikir değil, eleştiri yöntemleri ve bunu karşılama biçimleridir.

“Sözü İşitirler, En Güzeline Uyarlar”

Sempozyumun ilmi tartışmalara ne tür bir katkı sunacağını düşünüyorsunuz?

Biz bir ihtiyaç hissederek böyle bir sempozyum tertip ediyoruz. Ancak sempozyumumuzun bu ihtiyaca ne oranda karşılık vereceğini tahmin etmek zor tabi. Aldığımız dönütler ve ilim adamlarımızın tepkileri son derece heyecan verici.

Sempozyumun etkisine dair kanaatimi de şöyle ifade edebilirim. Düşünce ve kültür hayatında bir takım ihtilafların olması hem doğal hem de faydalıdır. Çünkü insanlar suret bakımından farklı oldukları gibi zihinsel ve duygusal kapasite bakımından da farklıdırlar. Farklılıkların tamamını tek bir düşünce etrafında bütünleştirmek mümkün değildir. Ancak farklı düşüncelerin bir arada yaşayabileceği bir iklim oluşturmak mümkündür. Bu iklimi yakalayabilirsek o zaman demin bahsettiğim ve kimilerine göre İslam rönesansının işareti olarak görülen tartışmalardan çok daha güçlü bir şekilde çıkabiliriz. Bunu yapmaya mecburuz. Kırmadan, dökmeden bir araya gelip konuşabilmeyi, birbirimizi dinleyerek ve farklılıklarımızı bir birini tamamlayan unsurlar olarak görerek ayrılmayı başarırsak bu tartışmaları lehimize çevirebiliriz. Kur’an’ın Müslümanları tarif etmek için ifade ettiği; “sözü işitirler, en güzeline uyarlar” ilkesini yeterince anlarsak pek çok problemimizi çözmüş oluruz.

Muhterem hocam, düşüncelerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Böylesine önemli bir konuyu bir sempozyum çerçevesinde ele aldığınız için şahsınız adına Muş Alparslan Üniversitesi ailesini tebrik ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.

Ben teşekkür ederim. Özellikle sempozyumu düzenleyen İslami İlimler Fakültemize ve ilgi ve alakalarını esirgemeyen ilim adamlarımıza şükranlarımı sunuyorum.

Cevap Yazın