Erol Güngör’ü Konuşmak, Erol Güngör’den Konuşmak

Erol Güngör düşünce göğümüzün parlak yıldızlarından. Popüler gündem, suya tirit aktüel ortam her ne kadar bu parlak yıldızı göremese de…

Kendi yörüngesini yitirmiş, kâinatın devasa boşluğunda dönüp duran bir kütle gibiyiz. Önümüzü aydınlatacak yıldızların ışığını kesif karanlıklardan göremez haldeyiz. Arada sırada bu yıldızların parladığı anlar oluyor ama dediğimiz gibi sürekli değil bu parlama. Bu aralar kitaplarının yeniden basılması dolayısıyla Erol Güngör birazcık parlar gibi. Karanlığın ortasında yükselen bir parıltı…

Güngör’ün gündemde olmasını fırsat bilerek Muaz Ergü’nün Erol Güngör üzerine çalışan Dr. Aytekin Ersal’la yaptığı söyleşiyi dikkatlerinize sunuyoruz. Aytekin Bey’in birbirinden değerli üç kitabı var: Türkiye’de Ulus Devlet Ve Ziya Gökalp Mümtaz Turhan Erol Güngör, Şeyh Sait’ten Dersim’e Cumhuriyet’in Şark Meselesi, Türk Ocakları Ve Siyaset.

Erol Güngör kimdir? Hayatı hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz?

Güngör, 25 Kasım 1938’de Kırşehir’de dünyaya geliyor. Babası Hacıhafızoğullarından Abdullah Sabri Bey, annesi Zeliha Gülşen Hanım. İlk eğitimini Âşık Paşa, Gülşehri, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evren çizgisinin son temsilcilerinden olan dedesi Osman Efendi’den alıyor. Çocukluk döneminde yazma eserleri okuyor, rik’a biliyor, notlarını Osmanlıca tutuyor, Klasik Türk musikisi ile tanışıyor… Selçuklu ve Osmanlı mirasıyla temas kuran bir lise talebesi… Gökalp külliyatını bu evrede bitirmiş. Fransızcayı Kırşehir Lisesinde öğrenmiştir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi II. Sınıf öğrencisi iken Mümtaz Turhan Hoca ile tanışıyor. Hoca sosyal psikoloji kürsüsünün kurucusu, hem Alman hem İngiliz ekolüyle ünsiyeti var, çift doktoralı bir bilim adamı. Erol Güngör hukuk fakültesinden ayrılıyor Edebiyat Fakültesine, Felsefe bölümüne geçiyor ve Mümtaz Hoca’nın en has talebesi oluyor.

Hoca, Robert Kolej’de düzenlenen bir konferansa not alması için talebesini gönderir. Sunulan tebliğler soldan sağa yeni, sağdan sola eski harflerle olduğu gibi kayda geçirilmiştir. Ulaşılması zor bir zekâ.  Batı kültürüyle temasını ilmi bir kıvama taşıyan disiplin ise sosyal psikoloji oluyor. Daha doğrusu sosyal psikoloji edebiyat, felsefe, tarih, iktisat, estetik alanındaki bilgilerin sentezlendiği akademik perspektif oluyor.

İstanbul’da çevresinde kimler var?

1950’ler İstanbul’u inkılâpçı zihniyet dünyasıyla mesafeli, milliyetçi/muhafazakâr entelektüellerin bir muhit oluşturabildikleri şehirdir. Türk Tarih Tezi’nin dile getirildiği kongreye ilmi görüşleri aleyhinde söz söylememek için katılmak istemeyen ve bunun da yolunu sağlam dişlerini çektirerek rapor almada bulan Mükrimin Halil, Yahya Kemal sonrası geleneksel şiirin önemli temsilcisi Asaf Halet Çelebi, Sorbonne’da ilk felsefe doktorasını yapabilen Türk unvanına sahip Nurettin Topçu, Büyük Doğu’nun Müellifi Necip Fazıl, Türkçülüğün mühim adamı Nihal Atsız ve zeki milliyetçi gençleri üniversite ile buluşturan gönül adamı Fethi Gemuhluoğlu… Küllük Kıraathanesinin bu müdavimleri Güngör’ü çekecektir.

Erol Güngör genel olarak milliyetçi/muhafazakâr camianın içinde biri olarak kabul edilir. Ama Güngör’ün meselelere bakışı, olayları yorumlayışı ülkemizdeki klasik milliyetçi/muhafazakâr paradigma ile çok da örtüşmez. Bu konuda neler söylersiniz? Erol Bey’in milliyetçilik ve muhafazakârlık anlayışı nasıldı?

Erol Güngör, kendisini Ziya Gökalp–Mümtaz Turhan geleneğinin devam ettiricisi olarak görüyor. Bunun üzerinde durmak lazım. Köklü gelenekler tahlil, terkip ve tenkitlerle kurulur. Erol Hoca’nın Gökalp’le ilişkisi böyledir. En sert Gökalp eleştirisi, özellikle Osmanlı mirasına dair reddedici tavırlar sebebiyle, Erol Güngör’e aittir; fakat Ziya Bey’in gelenekten gelen bir öncülü yoktur. O, kurucudur. Millet, milli kimlik, milli mücadele, milli hâkimiyet, milli devlet, mefkûre kavramlarını sosyal bilimin incelikleriyle ilk kullanan Gökalp’tir. Kemalizm’e etkisi olmuştur; ama bütüncül bir değerlendirmede Gökalp’i o ekolle ilişkilendirmek de mümkün değildir. Erol Hoca, milli devleti Selçuklu ve Osmanlı mirası üzerinden sahipleniyor. Bu noktada radikal inkılâpçı aydınların bazı tavırlarını hoyratça buluyor. Özellikle dil, tarih ve kültür bahsinde…

Burayı biraz daha açar mısınız?

Türkiye’de milli devleti kuran kadro inkılâpçı idi. Klasik kültürün görünür-görünmez pek çok alanında köklü değişimler ön gördüler ve uyguladılar. Kılıçzade Hakkı, Abdullah Cevdet, Celal Nuri, Mahmut Esat Bozkurt vb… Erol Hoca, milli kültürün ihyası ve milli devletin hayatiyeti uğruna, bir sosyal psikolog tavrıyla “inkılâpçı” üst başlığıyla köklü değişimleri tahlil ve tenkit etmiştir. Bu tavrın sosyal bilimler alanında, siyasette ve basında sürdürülebildiğini söylemek oldukça güçtür. Erol Hoca bu sahaların hepsinde vardı: Parti üyesi değildi; ama liderlerin görüş aldıkları, (70’lerde Türkeş Bey’i özellikle zikretmek gerekir) bir isimdi. Gazetelerde başyazarlık yapıyordu ve nihayet sosyal psikoloji kürsüsünün başında bulunuyordu. Şimdi bu alanlara bakılınca derin bir çoraklık görülüyor. Askeri vesayet dönemlerinde milliyetçi geleneği “Kemalizm’e” teyelleyen bir anlayış görüldü. 12 Eylül–28 Şubat sonrası Erol Güngör bir yana “Türkleşmek–İslamlaşmak–Muasırlaşmak”taki Gökalp’i yok sayan bir anlayış… Vesayetin ardından liberal–İslamcı söylemlere savruluş… Ayrılıkçı hareket, laiklik, demokrasi, cemaat- tarikat, modernleşme gibi alanlarda milliyetçi geleneğin söyleyeceği çok sözü olmasına rağmen derin bir sessizlik var. Siyasette, basında, üniversitede sesini duyurabilenlerin de milliyetçi–muhafazakâr duyarlılıktan ziyade Kemalist ya da İslamcı–liberal söylemlerin oldukça sığ tekrarlayıcısı olduklarını düşünüyorum. Sanki böyle bir gelenek hiç yaşanmamış gibi… Oldukça hüzün verici bir durum.

Güngör Hoca’nın yazdıklarına baktığımızda hüküm cümleleri değil tahlil cümleleri okuruz. Yargılamaz, anlamaya çalışır. Ne yerin dibine batırır ne de yüceltir. Hocanın bu üslubu ve bakışı hakkında neler söylersiniz?

Hoca, sizin de vurguladığınız gibi fetva vermiyor, tefekkür ediyor. Bankacılık ve finans meselesinde ulemaya çağrısı tam da böyle bir şeydi. Güngör’ün “İslam’ın Bugünkü Meseleleri”nde konuyu gündeme getirdiğinde uluslararası piyasalarda bir yılda dolaşımda olan finansal sermaye 397 milyar dola idi. Bugün bir günde 2 trilyon dolara yakın paranın dolaşımda olduğu söyleniyor. Faiz meselesine ilişkin bir iki cümlelik fetvalar veren ulemanın yaptığı doktora sayısı üçü bulmuyor. Ben aynı durumun etnik ayrılıkçılığa ilişkin de olduğunu düşünüyorum. İlahiyat fakültelerinde PKK neden çalışılmaz? Etnisite, millet, milli kimlik, ayrılıkçı siyaset, Darü’l İslam’dan ayrı bir teritorya çıkarma çabası ulemanın meselesi değil midir? Sosyal bilimin diğer alanlarında da benzer durumu görüyoruz. Bugün Türk vatandaşlığı dâhil milli kimliğe dair her konuda kafa karışıklığı var ve yıllardır sosyal bilimler enstitülerinin büyük bir bölümü “milliyetçi–muhafazakâr” kimlikli akademisyenlerin alanı gibi duruyor. Özellikle taşra üniversitelerinde bu kanaat çok daha güçlü… “Fetva”dan öte tefekkür boyutunda ortaya ne konuldu?

Birazda Erol Güngör’ün Batılılaşma mevzuundaki duruşuna bakalım isterseniz. Güngör’e göre Batılılaşma meselemiz neydi? Hoca ne diyordu bu hususta?

Güngör, Batı’da sanayileşme sürecine eşlik eden siyasi, hukuki, iktisadi, felsefi gelişmeleri modernleşme kavramı ile ifade ediyor. Gerçekten de ampirik bilginin tekniğe uygulanması büyük değişimleri tetiklemiştir. Göz kamaştırıcı gelişmelerin altında özel bir rasyonalite anlayışı vardır. İnsan yaşantısının tahlil edilebilen parçalara ayrılması ve bunları tek tek ölçüp tesirlerini arama tavrı, insanı, tabiatı yeniden inşa edebileceği fikrine götürmüştür. Milli devletlerin kuruluşu, sanayileşme, kapitalizmin gelişimi… Bu süreçler, modernleşmenin neticeleri diyor Hoca. Osmanlı Devleti aynı dönemlerde, sermayenin girişimci sınıflardan ziyade memurlarda olduğu, bürokratik bir yapı arz ediyor. Muhkem bir köylülük var. Devlet modernleşmenin o çetrefil süreçlerinden geçemeyince batılılaşmaya yöneliyor. Zafer kazanacak bir ordu arayışı mektepleri getiriyor. Tahlil, terkip, tenkit yok, tefekküre vakit yok. Bir ferman, bir ıslahat, bir darbe ile batılı değerlerin yerleşmesi bekleniyor. Hoca’nın kavramlarıyla “milletin manevi kıymet sistemlerinden kopmuş münevverler”in yürüttüğü süreçler böyle başlıyor. Bu arayışların en çok hissedildiği dönem inkılâplar dönemi ve Hoca en sert tenkitleri inkılâpçı münevverlere yapıyor. Bu noktada Hoca, bir kalabalığı millete dönüştüren hususiyetlerin tarihten gelen ahlâkî değerler, örfler, âdetler, dini itikatlar olduğunu belirtiyor. Bunlar milli iradeden pay alan bireyin vicdanını şekillendiriyor. Batılılaşma sürecinde sanayileşmenin o zorlu yolcuğuna çıkamayan münevverler, milleti bir arada tutan ahlâkî değerlerde akıl arıyorlar. 19.yüzyıl pozitivizminin rüzgârına kapılıyorlar. Nihayetinde milletine tepeden bakan aydınlar ve içine kapanan halk ikilemi ortaya çıkıyor. Hoca, milliyetçiliği tarif ederken “milli kültürü medeniyetin kaynağı haline getirip cemiyeti soysuz değişimlerin pazar yeri olmaktan kurtarmak” tan söz ediyor. Bunun için demokrasi-bilgi-ahlâk arasında çok köklü bağlar kuruyor.

Demokrasi-bilgi-ahlâk arasında çok köklü bağlardan neyi kast ediyorsunuz?

Bilginin bilimde, dinde ve sanatta tezahür edişi söz konusu. Ampirik/tecrübî bilgi namına 19.yüzyıl pozitivist anlayışı, gerçekliğin diğer görünümlerini yok sayma hakkını kendinde gördü. Dini bilgi mutlak varlık hakkındaki bilgileri içeriyor ve tecrübî alana dâhil değil. Estetik de farklı bir alan. İlim din ve sanattan gelenin kendini hür bir şekilde ifade edebildiği ortamlarda demokrasi kurulabiliyor. Onun sosyolojik zemini de ahlaki kanaatlerin ortaklığında yeşerebiliyor. Batılılaşma sürecinde münevver zümre dini bir “vicdan” meselesi olarak gördü. Kılıçzade Hakkı 1912’de, İçtihat’ta yazdığı “Pek Uyanık Bir Uyku” başlıklı makalesinde, üniversitede okuyan kızların başlarını açması gerektiğini söylerken böylesi bir alt yapıdan hareket ediyordu ki Erol Hoca’nın en ağır tenkitlerine muhatap olmuştur. Uzun yıllar siyaseti meşgul eden meseleler bunlar. Hoca’nın tenkit ettiği bir diğer nokta da tarikat veya cemaat eksenli geleneksel dokuların bilgi ile kurdukları ilişkidir. Milli kültürün en girift meselelerinde bile “Sen biliyor musun? O mübarek manevi âlemde kimlerle istişare ediyor?” la başlayan ve tefekkürü kısıtlayan yaklaşımlar… Manevi hallere dair yol göstermesi beklenilen zatların sosyal bilimin farklı disiplinlerinden gelen akademisyenlerin bile içinde çıkamadığı meselelerde tartışmasız doğrulara ulaştığı zannı demokratik tecrübeyi de milli kimliği de tahrip ediyor. “İslam Tasavvufunun Meseleleri”ni tekrar tekrar okumakta fayda görüyorum.

Sizce Erol Güngör’ün düşünceleri kültür ve siyaset dünyamızda yeterince makes bulabildi mi? Anlayabildik mi Güngör’ü?

Akademiye, basına ve siyasete genel bir çerçeveden bakınca anlayabildiğimizi söylemek oldukça güç görünüyor. İktidar, makam-mevki ilişkilerinin belirleyici olduğu bir alanda ömrünü hasbi tefekküre vermiş büyük bir mütefekkirin kıymetinin bilinmesini beklemek de oldukça iyimser bir yaklaşım olsa gerektir. Yalnız geçen yıllarda Erol Güngör’ü anma toplantısı vesilesiyle İstanbul KOCAV’da, bir gençlik gördüm ve Türk-İslam medeniyetinin istikbali adına umutlandım. Erol Güngör’e muhabbetle bağlı ve sosyal bilimin farklı disiplinlerinde derinleşmek isteyen bir gençlik vardı. Bu yıl, “Şeyh Sait’ten Dersim’e Cumhuriyet’in Şark Meselesi” adlı kitap çalışması vesilesiyle Isparta Türk Ocağı ve Eskişehir Türk Ocağında bulundum. Aynı duyguları hissetim. Erol Güngör ve onun akışını çizdiği gelenekten beslenen dimağların literatürü belirlemeleri gerekiyor. Ben o gençlerin tarih, iktisat, işletme, hukuk, sosyolojiden gelip milli kimliğin en girift meselelerinde yüksek lisans, doktora yapmalarını, eser vermelerini çok istiyorum. Erol Hoca 1983’te vefat ettiğinde 45 yaşında idi ve 12’si telif, 5’i tercüme olmak üzere 17 eser bıraktı. Bu sayılar herkese bir şeyler söylüyordur, umarım.

Kaynak: muazergu.com

Cevap Yazın