Emperyalizmin İran Çıkmazı

Daha herhangi bir demokrasi deneyimi olmayan İran toplumunun yeniden monarşiye dönmesi ihtimali de kuvvetle muhtemel. O halde sorulması gereken soru şu:  İran toplumu, demokrasi arayışında mı? Yoksa ne pahasına olursa olsun İslami rejimden kurtulmak mı? Bunun cevabı belki de İran’ın geleceğini de belirleyecek.

4 Kasım 1979’da ABD’nin Tahran Büyükelçiliği, İranlı öğrenciler tarafından işgal edilerek buradaki 52 diplomat ve sivil rehin olarak alındı. İşgal eylemi 20 Ocak 1981 tarihine kadar sürdü. İşgal eyleminin ABD’de iç politikaya yansıması, Başkan Carter’ın seçimi kaybetmesi oldu. Bu nedenle 4 Kasım tarihi büyük bir kara leke olarak Amerikan tarihine geçmiştir. Ne ilginçtir ki 5 Kasım 2018’de ise ABD, İran’a tarihinin en büyük yaptırım kararını yürürlüğe soktu. Trump’ın bu tarihi özellikle seçtiği anlaşılmaktadır. Donald Trump, adeta bir taşla iki kuş vurmayı amaçlamıştır. Yaptırımlarla hem ABD’nin 4 Kasım 1979 hezimetinin bir nevi İran’dan intikamını alıyormuş gibi bir izlenim vermiş hem de Trump’ın adeta bir güven oylaması şeklinde yorumlanan 6 Kasım’daki ara seçimlerde muhafazakâr ve vatansever seçmenlerin desteğini alabilmek adına hareket ederek yaptırımları oya dönüştürmeye çalışmıştır.

Yeni yaptırım paketi ağırlıklı olarak enerji, gemicilik, ticaret ve bankacılık üzerinde yoğunlaşıyor. Washington yönetimine göre, İran’ın kâbus dolu günleri başlamış oluyordu. Öyle ki ABD Başkanı Trump, bu yaptırım paketinin bir başlangıç teşkil ettiğini, daha fazlasının yolda olduğunu söylüyordu. Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı John Bolton da İran için daha fazlası gelecek diyerek Trump’ı teyit ediyordu. Ancak İran için bu yaptırımlar gerçekten bir kâbus mu yoksa zaten öteden beri içinde yaşadığı sıradan rutin bir durum mu? Gerçek şu ki 1979 İslam Devrimi’nden sonra zaten Amerikan yaptırımlarıyla iç içe yaşayan İran için bugünkü yaptırımların, ABD’nin beklediği gibi çok da bir anlamı varmış gibi gözükmüyor.

Fakat yine de İran toplumu, özellikle de Şah dönemini ve devrimi yaşamayan genç nüfus, bu yaptırımlar konusunda oldukça rahatsız. Bu rahatsızlık hem ABD’ye ve Batı’ya karşı hem de kendi yönetimlerine karşı duyuluyor. Hatta biraz daha cesur olanlar rejime karşı rahatsızlıklarını zaman zaman dile getiriyorlar. ABD’yi de aslında umutlandıran bu küçük, marjinal genç nüfus. Fakat İran toplumunun, Batılı demokrasi anlayışını benimsemesi ne derece mümkün olacak? İslami rejimin İran’dan tasfiyesi oldukça uzun bir zaman alacaktır. Daha herhangi bir demokrasi deneyimi olmayan İran toplumunun yeniden monarşiye dönmesi ihtimali de kuvvetle muhtemel. O halde sorulması gereken soru şu: İran toplumu, demokrasi arayışında mı? Yoksa ne pahasına olursa olsun İslami rejimden kurtulmak mı? Bunun cevabı belki de İran’ın geleceğini de belirleyecek.

ABD’nin bu yaptırımları, İran toplumunu harekete geçirmesi için zorlayıcı bir strateji olarak görülse de ABD’deki bazı sağduyulu kesimler Trump’ın İran politikasını eleştirerek, yaptırımların İran halkının rejimin etrafında kenetlenmesinden başka bir şeye yaramayacağı konusunda uyarıda bulunuyorlar. Ayrıca Amerikan yaptırımlarına destek veren bazı Arap ülkelerinin tavrı da özellikle İranlı gençler arasında büyük bir öfke ve nefrete neden olarak gelecek için düşmanlığı besliyor. ABD, İran’ı cezalandırmakla kalmıyor, belki de Orta Doğu’da bir asır sürecek büyük düşmanlıkların da tohumlarını atıyor. Bu yaptırım sürecinde sekiz ülke muaf tutuldu ya da tutulmak zorunda kaldı. ABD’nin Uzak Doğu’da önemli müttefikleri Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Hindistan’ı, İran petrolünden mahrum etmek ABD’nin, Asya stratejileri açısından kendi bindiği dalı kesmek anlamına geliyordu. Öte taraftan Türkiye de muaf tutulan ülkeler arasında yer aldı. ABD’nin halen beklentisi, NATO üyesi Türkiye’nin, İran’a karşı cephede yer alması; hatta bu cephenin liderliğini yapması. Bu konuda Türkiye’ye inanılmaz mali teklifler sunuluyor; hatta PKK terör örgütü liderlerinden Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan için ödül bile kondu. Tüm bunlara rağmen Türkiye’nin bakışı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından gayet açık bir şekilde ortaya konulmuştur: “ABD’nin yaptırımlarına uymayız, emperyal bir dünyada yaşamak istemiyoruz!”

İsrail Lobisi Çin’i İran Yaptırımlarından Muaf Tutturdu

İran’a yaptırım kararında Amerikan müttefiklerinin yanında Çin’in de muaf tutulan ülkeler arasında yer alması kafaları karıştırdı. Zira ABD’nin İran petrolünü önemli bir koz olarak her cephede mücadele ettiği Çin’e karşı kullanacağı bekleniyordu. O kadar ki yaptırım kararı duyulduktan sonra hızla İran enerji piyasasından çekilen Batılı şirketlerin yerine Çin talip oldu ve bu ülkelerin aldığı petrolü de alacağı konusunda taahhütte bulundu. Bu çıkışıyla Çin’in, ABD’nin yaptırım kararına uymayacağı düşünüldü; ancak yaptırımların başlamasına kısa bir süre kala önemli Amerikan gazeteleri bir iddia ortaya atarak dikkatleri Çin-İran ilişkileri üzerine çekti. İddiada Çin’in 4 Kasım itibariyle petrol şirketlerinden İran’dan petrol alımlarını durdurmasını istediği ayrıca Çin’in, İran ile özellikle petrol ticaretinin finansmanı konusunda bankacılık hizmet veren Kunlun Bankası da artık bu hizmeti vermeyeceğini duyurdu. Daha dün İran petrolünü almak için oldukça hevesli olan Çin’in, Amerikan yaptırımlarına bir haftadan az kalmış iken birden bu kararından dönmesinin arkasındaki neden oldukça merak konusu olmuştur. Aslında bu tavır değişikliği, aylar öncesinden Çin ile İran arasında yaşanmaya başlanan birtakım çıkar çatışmalarının izdüşümüydü.

Bilindiği üzere aylar önce ABD’nin, İran’a, 4 Kasım’dan geçerli olmak üzere yaptırım uygulayacağını açıklamasından sonra İran’da iş yapan Batılı enerji şirketleri birer birer İran piyasasını terk etmeye başladılar. Batılı enerji şirketlerinden boşalan piyasa ise neredeyse tamamıyla Çin’in kontrolüne girdi. Çin, bu süreçte Batılı enerji şirketlerinin İran’dan almaktan vazgeçtiği petrolün tamamını kendisinin alabileceğini söyleyerek, İran’ı bu konuda rahatlattı. Çin’in bu tavrının açıkçası ABD’nin yaptırım kararını hiçe sayan bir yönü vardı; ancak Çin, bu teklifi sunarken tek bir şart öne sürdü; petrol fiyatlarını yeniden müzakere edelim! Açıkçası Çin, İran’ın içinde bulunduğu zor durumdan faydalanarak, mevcut piyasa fiyatının altında bir fiyata İran’dan bu petrolü almak istediğini açıkça İranlı yetkililere iletti. İran’a üstü kapalı olarak verdiği mesajda da “ya petrolü bana istediğim fiyattan satarsın ya da petrol sana kalır, para kazanamazsın” gibi tehdit içeren bir uyarıda bulunuyordu.

Çin’in sergilemiş olduğu tavır, İranlıların hoşuna gitmese de başka çıkar yolları olmadığı için kabul etmek zorunda kaldılar. Ancak Çin, bir başka talebi daha gündeme getirdi. Aslında bu talebi epeydir İran’ın masası üzerinde bekliyordu. Çin, Kuşak ve Yol girişimi kapsamında Deniz İpek Yolu için Basra Körfezi’nden bir veya birkaç İran limanına talipti. İran, en başından beri egemenliğini kimseyle paylaşmak istememesinden dolayı Çin’in bu taleplerine sıcak bakmıyordu. Bu defa Çin, ABD’ye karşı İran’ın yanında durmak için “petrol artı liman” formülünü İran’a sundu. İran, liman konusunda önceki tavrını değiştirmedi. Çin, İran’ı, Kuşak ve Yol girişimi kapsamında borçlandırarak, birtakım konularda ikna etme veya yönlendirme imkânı da bulamadığı için petrol ticareti için limanları ön şart gibi sunmaya çalışmıştır.

Kuşkusuz, Çin’in son dakikada İran’a yönelik tavrını değiştirmesinde ve ABD tarafından İran yaptırımından muaf tutulan ülkeler arasına eklenmesinde İsrail’in rolü oldukça büyüktür. 4 Kasım öncesi Çin’in bir nevi yaptırımlara uyacağını açıklaması aslında tam da Çin devlet başkan yardımcısı ve Çin’in iki numaralı devlet adamı Wang Qishan’ın İsrail’i ziyaretine denk gelmesi düşündürücüdür. Bu ziyaret, son yirmi yıldan bu tarafa Çin tarafından İsrail’e yapılmış en üst düzeyde resmi ziyaret olarak kayda geçmiştir. Uzun süreden beri İsrail ile Çin arasında ilişkiler epey geliştirilmiş durumda. ABD’den sonra Çin, İsrail’in ikinci ticaret ortağı. 2017’de Çin, İsrail’e 16 milyar dolar değerinde yatırım yaptı. Bu yatırımın tamamına yakın bir bölümü yüksek teknoloji alanına oldu. Ayrıca Çin, İsrail’in iki büyük kargo limanından birsi olan Ashdod Limanı’nın işletmesini almış durumda ve Hayfa Limanı’nın da işletmesini almak üzere. Özelikle Hayfa Limanı’nın, ABD için oldukça stratejik önemi var. Zira Amerikan 6. Filosu’nun Akdeniz’de demirlediği en önemli liman. Bunun yanında Hayfa Limanı’nın hemen yakınında İsrail’in nükleer denizaltılarının demirlediği bir donama üssü bulunmakta. İsrail tarafı limanlarını Çin’e vermek konusunda oldukça hevesli. Her ne kadar ABD, bu duruma karşı çıksa da Netanyahu yönetimi İsrail’in kapılarını sonuna kadar Çin’e açmış durumda. Ancak İsrail, Çin ile her konuda anlaşabilmiş değil. Örneğin, Çin, Doğu Kudüs’ü İsrail’in bir parçası, bir toprağı olarak görmüyor ve Filistin ile özel ilişkileri bulunuyor.

İsrail, Orta Doğu’daki yalnızlığından Çin üzerinden Avrasya ve Asya Pasifik bölgelerine açılarak kurtulmak istiyor. Bu bağlamda ABD’deki İsrail lobisi, Çin’in, İran yaptırımlarından muaf tutulması için Trump yönetimi nezdinde girişimlerde bulunarak bir jest yaptığı aşikârdır. Karşılığında Pekin’in, İran’a silah satışını kısıtlaması, balistik füze yapımında ve nükleer programında yardım yapmamasını istiyor. Ayrıca Çin’in İran ile olan stratejik ilişkisi üzerinden İran’ı kontrol altında tutabileceğini düşünüyor.

İran’ın Yanıtı

İran’ın bu stratejik hamleye cevabı, Avrupa Birliği (AB) kartı ile oldu. Daha önce Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidinde bulunan İran, bu adımı atmayacak gibi görünüyor. Zira Hürmüz Boğazı, dünya enerji piyasası için önemli bir rotanın üzerinde bulunuyor. Bu enerji trafiğinin engellenmesi sadece ABD’ye değil, Avrupa’ya da zarar vereceğinden dolayı İran, Avrupa’nın desteğinin kaybetmemek adına bu hamleyi yapmayacak gibi duruyor. Trump’ın, İran’a yaptırımlarda hiçbir şekilde AB’nin muaf tutulmayacağını sert bir şekilde açıklaması, AB’nin, İran’ın yanındaki yerini daha da pekiştirmesine neden oldu. Başından beri AB, İran ile ticareti kesmeyeceğini söylüyordu. Dahası AB, ortak bir Avrupa ordusundan bahsederek ABD kontrolündeki NATO’yu sorgulamaya başladı. Bir başka deyişle ABD, İran uğruna Avrupa’daki kazanımlarını ve müttefiklerini kaybetmekle karşı karşıya kaldı. ABD, Avrupa ve müttefikleri ile İsrail arasında bir seçim yapmanın şimdi yol ayrımında. 2003 yılında Irak’ın işgali nedeniyle görüş ayrılığına düşen ABD ile Avrupa arasındaki kriz sadece İran’ın işine yaramıyor, aynı zamanda Rusya’nın da işine yarayacak gibi gözüküyor. Avrupalı liderler, özellikle Trump’ın, Rusya ile gereksiz yere yaşadığı krizin Avrupa’yı, Rusya’nın hedefi haline getirmesinden dolayı kızgınlar. ABD, Rusya’yı, Avrupa’daki askeri gücüyle tehdit ediyor. Rusya da yanıt olarak Avrupa’yı hedef alıyor. Putin’in, Avrupa ordusunun kurulmasına olumlu baktığını açıklaması da Rusya’nın, AB ile ilişkileri normalleştirmek istediğini gösteriyor. Ortak payda şu an için Trump karşıtlığı ve İran yaptırımlarına karşı çıkmak gibi duruyor.

ABD, Arap Birleşik Devletlerini Kurmak İstiyor

ABD’nin, Orta Doğu ile muhtemel sorunu aslında Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere tarafından kurulan düzenin bir parçası olarak bugünkü Orta Doğu’nun ortaya çıkmış olmasıdır. Öyle ki bugün modern Orta Doğu’nun devletlerinden sınırlarına, tarihlerinden inançlarına kadar hepsi İngiltere’nin eseridir. ABD, Orta Doğu bölgesini kontrol etmek istiyorsa İngiliz Orta Doğusu’nu yıkıp kendi Orta Doğusu’nu kurmak zorunda olduğunun farkındadır. Bu düzen inşasına başlamak için ilk adım, mevcut düzendeki tüm sistemleri, devletleri ve rejimleri yıkarak yeni bir sistem oluşturmaktır. Ancak ABD, bu düzen inşasını yıllardan beri denemekte fakat bir türlü başaramamaktadır.

Trump’ın hedefi, Orta Doğu’daki yeni stratejisi küçük Arap devletlerini büyük Arap devletlerinin bünyesine katarak federal, birleşik bir Arap devleti kurmak. Böylece yekpare bir Arap dünyası, ABD’nin bölgeyi kontrol etmesi açısından oldukça önemli olacaktır. 300 milyonluk bir Arap dünyası için güçlü bir de Arap ordusu oluşturulacak. Böylece bazı Arap ülkelerinin radikalleşmesi, marjinalleşmesi ya da bazı Arap liderlerin, rejimlerin, Çin ve Rusya gibi alternatif güç bloklarına kayması engellenecek. Tüm bu süreç ise bu sıralar İran sopasıyla yönetilmeye çalışılıyor.

Sonuç olarak, tüm bu süreç içerisinde Çin, daha ne kadar İsrail ile birlikte yol alabilir? Bu sorunun cevabını, Pekin de bilmiyor. Çünkü İsrail, görünürde tek başına hareket ediyor gibi olsa da ABD’nin haberi ve izni olmadan adım atmayacağı da geçmiş tecrübelerle sabit. Geçmişte Çin’in, İsrail’den ileri teknoloji donanımlı keşif ve gözetleme uçağı alımı, ABD’nin araya girmesiyle başarısız olmuştu. Ayrıca İsrail’in, Kuşak ve Yol girişimi içinde yer almaması da önemli. İsrail’de ise kafalar oldukça karışık. Bazılarına göre ‘Büyük İsrail’in kurulmasının tek koşulunun başkalarının (ABD) dümen suyunda gitmemek olduğunu söyleyerek, İsrail’in rüştünü ispat ettiğini ve kimsenin vesayetini veya hamiliği istemediğini dile getiriyorlar. Öteki bazılarına göre ise İsrail’in, ABD’nin karşısındaki yapılarla flört etmesinin, ABD ile geleneksel ilişkilere ve aradaki güvene zarar vereceği görüşündeler. Bunun yanında Çin’in, İran’ın stratejik müttefiki olduğu gerçeğinin de unutulmamasını istemektedirler.

Cevap Yazın