Avrupa Ordusu Hayali Gerçek mi Oluyor?

Almanya Şansölyesi Merkel, kurulacak ordunun NATO’ya karşı bir güç teşkil etmeyeceğini söylemesine rağmen kafalarda bir hayli soru mevcuttur. O halde kurulacak ordu kime karşı kurulmuş olacaktır? Böyle bir ordu kurulduğunda NATO’nun rolü ne olacaktır? Fransa Devlet Başkanı Macron’un konuyu, uluslararası bir toplantı öncesinde açması, Merkel’in konuya sahip çıkmakla kalmayıp daha ileri bir safhaya taşıması, Avrupa’nın rahatsızlık verecek soruların cevabı üzerinde çalıştığını göstermektedir.

İkinci Dünya Harbi’nin önemli sonuçlarında birisi, Avrupa’nın nerdeyse tüm ülkeleri yerle bir olurken Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) dünya jandarmalığına adım atmasını kolaylaştıran fırsatları doğurmasıydı. Birinci Dünya Harbi’nden galip çıkmasına rağmen güç kaybına uğrayan Birleşik Krallık (İngiltere), ikinci savaşta da epeyce hırpalandığından, dünyadaki öncü rolünü ABD’ye devretmek zorunda kalmıştı. Hem işgalci güç oluşu hem de iktisadi kalkınmayı gerçekleştirecek sermaye potansiyeline sahip oluşu ABD’nin işini kolaylaştırıyordu. Savaşın galiplerinden Sovyetler Birliği’nin ideolojik saldırganlıkla birleşmiş muhteris tutumu, siyasi tahakküm ve askeri dengelerin kurulmasında beklenen fırsatları verince jandarmalık hedefine ulaşması daha da kolaylaştı.

Türkiye dâhil üzerinde Sovyet veya komünizm tehdidi hisseden ülkelerde NATO şemsiyesi altında kontrol kuran ABD, Marshall Yardımı gibi paketlerle de ekonomik tahakkümünü pekiştirdi. İcat ettiği ‘Hür Dünya’ kavramı etrafında şekillendirdiği siyasi hegemonya, tüm Soğuk Savaş dönemi boyunca öncülük rolünü tartışmasız hale getirdi. Gerçek veya sun’î komünizm tehditleri, ülkelerin iç işlerine müdahalesine, darbelere bulaşmasına, kargaşa ve kaosları körüklemesine zemin hazırladı. Uluslararası münasebetlerde kendisini herhangi bir usul veya ahlaki (etik) kurala bağlı görmeyen ABD, bir elmanın iki yarısı gibi görünseler bile Avrupa’ya hiçbir zaman güvenmedi. Bu güvensizliği, Alman Tehlikesi ve Rus Tehdidi kavramlarıyla gizlemeye çalışsa da derin bir tarihe ve tecrübeye sahip Avrupa, bunu sürekli hissetti. O sebepledir ki Alman-Fransız düşmanlığının defalarca yakıp yıktığı Avrupa’nın bu boyunduruktan kurtulmak için atmaya gayret ettiği ilk adım, kıta içi savaşları bitirecek formül arayışları oldu.

İngiltere’ye Üvey Evlat Muamelesi

1950 yılında devrin Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın teşebbüsleriyle başlayan Avrupa’da savaşları sonlandıracak sihirli formül arayışları, 1951 yılında Avrupa Çelik ve Kömür Birliği’nin kuruluşu ile hayata geçmeye başladı. Belçika, Federal Almanya, Lüksemburg, Fransa, İtalya ve Hollanda kurucu ülkeler oldular. Hemen herkesin, ne kadar yürüyeceğini merak ettiği ve kısa sürede sonlanacağını beklediği teşebbüsün ardından 1957’de Roma Antlaşması’yla Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) kuruluşu sağlandı. İşbirliğinin hedefi, kömür ve çeliğin sınırlarını aşarak malların, işgücünün, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaştığı bir Ortak Pazar’ın kurulması ve daha sonra nihayetinde siyasi bütünlüğe gidilmesi olarak deklare edilmişti. Siyasi bütünlük, genişlemeyi gerektiriyordu. Ancak bunun için Avrupa’da, Almanya ve Fransa dışındaki diğer büyük güç olan İngiltere’nin üyeliği problemliydi. General De Gaulle yönetimindeki Fransa, İngiltere’nin üyeliğini iki kez (1963,1967) veto etti; İngiltere’nin üyeliği uzun pazarlıkların ardından 1973’te mümkün olabildi. Ancak Kıta Avrupası bundan sonra da İngiltere’yi bir türlü benimseyemedi, onu zaman zaman ABD’nin ileri karakolu, zaman zaman kaybettiği gücünü topluluk üzerinden tekrar toparlama peşindeki bir ülke olarak gördü, üvey evlat muamelesi yaptı. Süreç bilindiği gibi Brexit ile sonuçlandı.

Tüm bunlar yaşanırken en çok kafaları kurcalayan ama hiç kimsenin yüksek sesle gündeme getiremediği konuların başında, ordu ve Avrupa’nın güvenliği meselesi gelmekteydi. Eğer hedef siyasi birlik ise her siyasi birlikteki gibi ortak bir ordu gerekli değil miydi? Konuyu hassas hale getiren Almanya’ya tekrar bir deliliğe teşebbüs etmesini önlemek için getirilen yasak ve kısıtlamaların varlığı idi. Güvenilmez bir ülke olan Almanya sürekli kontrol altında tutulmalı, tekrar dünyayı kana bulayabilecek bir intikam savaşına cesaret edememeliydi. ABD, Sovyet Tehdidi’ne karşı Avrupa’nın korunması için NATO şemsiyesini yeterli görmekteydi. Fransa ise kendi milli güvenliğini tamamen NATO’ya terk etmeyen bir anlayışla hareket ediyor, NATO’daki rolünün sınırlarını ve mahiyetini kendisi tayin ediyordu.

AET tarafından mamul maddeler üzerindeki gümrük vergilerinin kaldırılması, ortak tarım ve ticaret politikalarında ileri adımlar atılmasına rağmen, topluluk içinde dünyadaki siyasi ve ekonomik dalgalanmalara paralel bir hayli sıkıntı yaşandı. Her sıkıntı rüzgârında, birçok çevreden topluluğun dağılacağı yolunda görüşler duyuldu, yorumlar yapıldı. Ancak birbirleriyle savaşmama ve komşu ülkenin bir sabah kendisine baskın yapmayacağı lüksünü yaşayan ülkeler, ne pahasına olursa olsun işbirliğinin devamı için kararlılık göstermeyi sürdürdüler. Bu, topluluğun peş peşe genişleme hamlelerini getirdi. 1985 yılında hazırlanan Avrupa Tek Senedi ile ileriye dönük adımların mahiyeti ve zamanlaması hakkındaki hedefleri belirlendi. En önemli hedef, 1993 yılında Tek Pazar’a dönüşümün sağlanmasıydı. Sovyetler Birliği’nde yaşanan çözülme ve çöküş, Berlin Duvarı’nın yıkılışı, iki Almanya’nın birleşmesi, Varşova Paktı’nın dağılması, Federal Almanya üzerindeki işgalin kalkması gibi gelişmeler, topluluğun birçok alanda önünün açılmasını sağladı. Maastrich’te toplanan zirvede (1991) Avrupa Birliği Antlaşması’nın 1993’te yürürlüğe gireceği ilan edilirken ilk defa açık ve net şekilde para birliği, AB vatandaşlığı, ortak dış politika ve güvenlik politikası, içişleri ve adalette ortak anlayış ve hareket konuları vurgulandı.

ABD, Kendi Kıtasına Dönüşe Zorlanabilir

Sınırların kalkması, ortak para birimi, içişleri ve adalet alanındaki işbirliği gibi konularda istenen sonuçlar büyük ölçüde alınırken Ortak Dış Politika ve Ortak Güvenlik konusunda aynı başarının elde edilemediği görüldü. En büyük hayal kırıklığı 2004’te hazırlanan Avrupa Anayasası metninin referanduma götürüldüğü bazı ülkelerde reddiyle yürürlüğe girememesi ve rafa kaldırılması oldu. 11 Eylül İkiz Kule Saldırılarından sonra ABD’nin ülkeleri kendi askeri ve güvenlik konseptine uymaya zorlaması ve başta İngiltere olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinin bunda gösterdiği aşırı gönüllü taraftarlık, ordu fikrinin geri itilmesine yol açtı. Konunun her gündeme gelişinde İngiltere’nin takındığı menfi tavır ve ABD’nin NATO üzerinden yaptığı emri vakiler, AB ülkelerinin bu konuyu rahatça gündeme getirmelerini ve tartışmalarını uzun süre engelledi. Ancak ABD Başkanı Donald Trump’ın her alanda gösterdiği dengesiz tavrını ve Birlik’ten, İngiltere gölgesinin kalkmasını yeni bir fırsata dönüştürmek isteyenlerin, Avrupa Ordusu konusunu gündeme taşıması sürpriz olmadı.

Hegemonyasını devam ettirmek isteyen ABD’nin dünyada kendi kontrolü dışında ve günün birisinde kendisiyle rekabet etme ihtimali bulunan her askeri güç ve oluşuma karşı müsamahasızlığı bilinmektedir. Ekonomik menfaatleri ve siyasi tezleri gereği bunu stratejik bir hareket tarzı olarak görmekte ve tavizsiz uygulamaktadır. Bunu, yerine göre politik enstrümanlar, yerine göre tehdit, şantaj, kaos, darbe ve sıcak savaşlarla sürdürmektedir. Dünyanın iki kutuplu olduğu Soğuk Savaş döneminin ardından kurulan Yeni Dünya Sistemi, ABD’nin istediği gibi tek kutuplu gerçekleşmeyince ABD’nin tehdit ve düşman algısında birtakım değişiklikler husule geldi. Gerilim ve müdahale politikalarını gerçekleştirebilmek için gerekli yeni düşman ihtiyacını İslam tehlikesini öne çıkararak sağladı ve halen devam etmekteki birçok saldırıya gerekçe yaptı. Ancak bir yandan Rusya’nın Çarlık ve Sovyet dönemine dönüş gayretiyle yaptıkları, diğer yandan Çin’in sonu hesaplanamaz yükselişi, onu endişelendiriyor. Kontrolü altındaki Avrupa’nın kendi güvenliğini kendi imkân ve inisiyatifiyle sağlama yolunu seçmesi, ilerde telafisi zor birtakım gelişmeleri beraberinde getirebilir. Bilhassa Avrupa’nın Rusya ile yakınlaşarak aradaki düşmanlıkları izale etmesi, Çin’in deniz gücünün daha şimdiden Okyanus’ta, ABD’yi geride bırakması gerçeğiyle birleşince ABD’yi yakın bir gelecekte kendi kıtasına dönüşe zorlayabilir. Orta Doğu ve İslam ülkelerindeki ABD nefreti, tüm çabalarına rağmen Orta Asya’ya istediği gibi nüfuz edememesi, Afrika’da hızla yükselen Çin etkisi gibi gerçekler, dünya hâkimiyetini karşılıklı menfaat ve hak üzerine değil de kaba güç esasına indirgeyen ABD için korkutucu gelişmelerdir.

Projenin Altyapısı: PESKO

Elbette böyle bir ortamda Avrupa Ordusu’nun gündeme gelmesi öncelikle ABD’yi ilgilendiren ve onu etkileyecek bir adım şeklinde değerlendirilmektedir. Ordular, bir toplum ve ülkeyi birilerinden korumak için ve/veya birilerine karşı tehdit/caydırıcı olsun diye kurulurlar. Soğuk Savaş döneminde gündeme geldiğinde Avrupa Ordusu NATO’nun gücünü arttırıcı bir unsur gibi değerlendirilebilirdi. Angela Merkel açıklamasında kurulacak ordunun NATO’ya karşı bir güç teşkil etmeyeceğini söylemesine rağmen kafalarda bir hayli soru mevcuttur. O halde kurulacak ordu kime karşı kurulmuş olacaktır? Böyle bir ordu kurulduğunda NATO’nun rolü ne olacaktır? NATO dışında Avrupa’ya yayılmış sayısız ABD üssünün durumu akla ilk gelen soru işaretlerindendir. Öte yandan silahlanma ve dünya silah ticaretindeki dengeler ne yönde gelişme gösterecektir? NATO’nun ve dünya kamuoyunun baskısıyla şimdiye kadar bir nebze dizginlenen Almanya’nın kıta ötesi bölgelerde etkinlik temini nasıl önlenecektir? Avrupa’daki en önemli atom ve nükleer güç sahibi Fransa, Almanya ile birlikte daha büyük bir etki alanına sahip olmak istediğinde buna mani olmak mümkün müdür? Bunlara eklenebilecek bir hayli soru, Almanya’nın ve Fransa’nın, Avrupa dışındaki birbirinden bağımsız menfaatlerini pekiştirmek ve korumak için attığı askeri adımlar çerçevesinde değerlendirildiğinde, içinde stratejik bir hayli riskin varlığı görülmektedir.

Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron’un konuyu, uluslararası bir toplantı öncesinde açması, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in konuya sahip çıkmakla kalmayıp daha ileri bir safhaya taşıması, Avrupa’nın bu rahatsızlık verecek soruların cevabı üzerinde çalıştığını göstermektedir. Macron, ‘Avrupa’nın kendisini ABD’den bağımsız olarak savunabilecek durumda olmasını ve bunun için gerçek bir Avrupa Ordusu kurulması gerektiğini’ söylerken mesajın nereye gideceğini bilerek konuştu. Macron ayrıca Avrupa ülkelerinin, ABD’ye aktardıkları savunma bütçelerinin fazlalığından şikâyetçi oldu. Ardından Alman tarafından yapılan açıklamalar ve Merkel’in aynı doğrultuda ‘Avrupa’nın savunması başkalarına bırakılamaz’ yönündeki açıklaması çok sık görüşen Alman ve Fransız tarafların konunun üzerinde yeteri kadar çalıştıklarının işaretlerini verdi. Açıklamadaki ‘başkası’nın, ABD olduğu herkesçe biliniyordu. Aslında projenin altyapısını geçen yıl ilan edilen ve bu yıl başlatılan daimi işbirliği yapılanması PESCO (Permanent Structured Cooperation, Almancası “Ständige Strukturierte Zusammenarbeit“) oluşturmaktadır. PESCO öncelikle nelerin yapılabileceğine ve kimin hangi katkıyı sağlayacağına dönük çalışmalar yapmak üzere hayata geçirildi. İngiltere’nin devre dışı kalmasıyla öncü ülkelerin Almanya ve Fransa olacağı görüldü. Proje ilk şaşırtıcı sonucunu Fransa ile Belçika arasındaki askeri işbirliği konusunda gösterdi. Almanya, hükümetin elini kolunu bağlayan silah satışları ve yurtdışına askeri kuvvet gönderme hususunda Bundestag’a (Meclis) verilen geniş yetkileri sınırlamak için harekete geçti. Küçüklü büyüklü hangi ülkenin hangi rolü üstleneceği üzerinde çalışmalar sürerken güvenlik çevreleri konvansiyonel güçlerden nükleer güce geniş bir yelpazede Avrupa’nın korunması konusunu işlemeye başladı. Risk değerlendirmeleri, imkânlar, hedefler ve stratejik meseleler masaya getirildi. Almanya’nın ekonomik menfaatleri daha iyi korumak ve dünya barışına (!) hizmet için deniz kuvvetlerini güçlendirmesi; Fransa’nın hava gücünün değişik ülke havaalanlarında konuşlandırılması; yine Fransa’nın atom ve nükleer silahlarının Doğu Avrupa ülkelerinde konuşlandırılıp konuşlandırılamayacağı; Avrupa Birliği merkezli Almanya-Fransa işbirliğinin halen nükleer silah yapımı konusunda ambargolu Almanya’nın bu yasağı delmesi anlamına gelip gelmediği; NATO dışında ortak bir komuta merkezinin oluşturulmasındaki güçlükler gibi konular sürekli ele alındı. Son çıkışlar, tüm bunlarda ciddi ilerlemeler sağlandığını göstermektedir.

Avrupa’nın Güvenliğinin Yerli Silah Sanayiinden Karşılanması

Geriye gidildiğinde Angela Merkel, 2007 yılında AB’deki gelişmelerin güçlü bir Avrupa Ordusu ile nihayetlenmesi gerektiğini ifade etmiş, Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) de bunu desteklemişti. Kamuoyunda, ‘Avrupa projesi aynı zamanda ortak bir güvenlik ve savunma projesidir’ görüşü üzerinde konuşulurken, bunun aynı zamanda Avrupa’nın yükselmesinin de motoru olacağı savunuluyordu. Bazılarına göre ise kurulacak ordu, ‘Avrupa’nın yeni omurgası’ mahiyetindeydi. Bundestag Dışişleri Komisyonu Başkanı Norbert Röttgen’in, ‘ortak bir askeri güç olmadan ortak Avrupa dış politikası ciddiye alınmaz’ sözü çok geniş çevrelerce paylaşılmaktadır. Alman Savunma Bakanı Leyen’in kurulması düşünülen orduyu, ‘Avrupalıların Ordusu’ olarak nitelendirmesi de geniş taraftar buldu. Silah üretimi ve ihracatı, silah sistemlerinin geliştirilmesi, AR-GE çalışmalarında müşterek yollar arama gibi hususlarda aradaki iç rekabete rağmen ilerlemeler sağlandığı görülüyor. En çok üzerinde durulan ise henüz ABD’nin ürettiği F-35’leri yakalayamamış olsa da Almanya ve Fransa’nın Eurofighter veya Rafale jetlerinin ortak üretimi konusundaki mutabakat. Uçakların daha gelişmiş sistemlerle donatılması hedeflenmekle birlikte uzmanlara göre gerek yeterli sipariş sayısına ulaşma endişesi gerekse ülkelerin anayasal zorlukları sebebiyle bu işbirliğinin önündeki engellerin varlığı biliniyor. Almanya ve Fransa arasında geliştirilmeye çalışılan bir diğer işbirliği konusu ise Krauss-Maffei Wegmann ve Nexter şirketlerinin kurdukları ortak KNDS şirketi üzerinden geliştirilmesi düşünülen tank projesinin hayata geçirilmesi. Bu ve benzeri projelerle Avrupa’nın güvenliğinin yerli silah sanayiinden temin edilecek silah sistemleriyle karşılanması planlanıyor. Öte yandan Fransa’nın nükleer gücünün, Avrupa’nın nükleer gücü haline dönüştürülmesi yolunda Almanya’nın yoğun bir gayreti söz konusu. Fransız savaş uçaklarının Doğu Avrupa’daki AB ülkelerinde de konuşlandırılmasını kapsayan nükleer şemsiye konusunda en çok tartışmaya yol açacak husus, bu gelişmeyle Almanya’yı bağlayan atom silahlarının yasaklanmasına dair anlaşmanın bypass edilmesi. Hem Almanya’nın iç hukukunda anayasal değişiklik gerektiren bu yolu açabilip açamayacağı hem de uluslararası camianın buna müsaade edip etmeyeceği merak konusu. Bazı çevreler bu yolun açılması halinde Türkiye ve Polonya gibi ülkelerin de bypass metoduna başvurabileceği endişesini şimdiden dillendiriyorlar. Fransa’nın nükleer silahlarının AB’ye mal edilmesi konusuna ülke içinden yeteri kadar itiraz yükselmekte. ‘Silahlarımızın kontrolünü ve komutasını başka bir güce devredemeyiz’ diyenler kadar, ‘bizim silahlarımızı AB niçin finanse etsin’ diye soranların sayısı da bir hayli kabarık. Çoğunluğunu Almanların meydana getirdiği iyimserler ise tüm bunların zamanla aşılabileceğini düşünüyorlar.

İki İleri, Bir Geri…

Ancak bütün bunlar, Avrupa Ordusu’nun kurulup işler hale getirilmesi için yeterli mi? Çoğunluğun kanaati bunu, ABD ile AB arasında yaşanan bilek güreşinin gidişatı belirleyecek. Objektif ölçülerde ele alındığında AB’nin ekonomik gücü, sahip olduğu teknoloji, insan ve teknisyen kalitesi, nüfus yoğunluğu, siyasi etkinliği ve dış politik pozisyonu böyle bir güç oluşturmasına imkân verecek seviyede. Ancak henüz bir Anayasa’ya bile sahip olmayan, hedefleri konusunda hâlâ birçok flu noktaya sahip bir AB’de bu zorlu yolu aşacak iradenin varlığı hususunda büyük şüpheler mevcut. AB’yi bu yola sevk eden en büyük motivasyon kaynağı aslında ABD Başkanı Trump’ın güvenilmez, tahripkâr ve tehditkâr tutumu. Arkasını önünü düşünmeden NATO’nun modasının geçtiğini söylemesinden tutun, İran’la yapılan nükleer anlaşmadan tek taraflı çekilmesi ve müttefiklerini de kendisine uymaya zorlaması, Rusya ile yapılmış Orta Menzilli Nükleer Füzelerle ilgili anlaşmayı bozacağını açıklaması, Doğu Avrupa’ya Rusya’nın tehdit algısını güçlendirecek şekilde savunma sistemlerinin yerleşmesini talep etmesi, ABD-AB arasındaki ekonomik ilişkilerde takındığı olumsuz tutum ve her fırsatta Avrupa’yı aşağılayan tondaki çıkışları, Avrupalıları kendi yollarında yürümeye zorlamaktadır. Birçok Avrupalı, akşamdan sabaha anlaşmaları bozmakta bir beis görmeyen ABD’nin, Avrupa’nın savunması için altına girdiği yükümlülükleri de kolayca reddedebileceği, bu nedenle her duruma karşı hazırlıklı olunması gerektiği kanaatini taşıyor.

Her şey istendiği gibi gitse bile kısa sürede dünyadaki güç dengelerini bozabilecek bir Avrupa Ordusu’nun kurulabileceğini ve fonksiyoner hale geleceğini söyleyebilmek için henüz vakit erken. AB’nin iki büyük gücü Almanya ve Fransa en yüksek seviyedeki ağızlardan, ordunun gerekliliğinden bahsetmeye başladıktan sonra ‘kurulamaz’ demek de aceleciliktir. AB’nin birçok işinde şahit olunduğu gibi, bu işin de iki ileri bir geri şeklinde yürüyeceğini var sayabiliriz. Türkiye’nin konuya yaklaşımının nasıl olması gerektiği ise siyasetçilerden ziyade uzmanlar tarafından değerlendirilmesi gereken başka bir konudur.         

Cevap Yazın