Sorunların Çözüm Zemini İlahiyat Mı?

Mukaddeme: Müslüman Dünyanın İkinci Şafağı – İtaat Toplumundan Sözleşme Toplumuna / Sorunların Çözüm Zemini İlahiyat mı?

Eleştirel düşünce ahlaki bir zorunluluktur, her şey olması gerektiği gibi ise üzerinde düşünülecek, konuşup tartışılacak bir şey yok demektir, bu durumda -sonuçlarına katlanmak kaydıyla- yanlışlıklar âleminde yan gelip yatabiliriz.

Peygamber kıssaları bize her peygamberin öncelikli mesajının farklı olduğunu göstermektedir. Allah’ın 21. yüzyılda insanlığa öncelikli mesajı nedir? Bunun sağlıklı cevabı ancak -tarihe kaçmadan- bugün burada verilebilir.

Akıl -düşünce, bilim, araştırma, keşif-, ahlak, yaratıcılık -dolayısıyla sanat-, iktisadi üretim ve mümkün olmamakla birlikte adalet, Müslüman dünyanın ikinci şafağı için gerekenler. Çok şey istiyorum, farkındayım ancak yine de üzerinde durmaya değer.

Devlet ve resmi din baskı yapınca insanların kendilerini ifade etme biçimi olarak insancı (hümanist) yaklaşımlar öne çıkar. İnsanın değersizleştirilmesi, zelil kılınması karşısında insani değerlere yapılan vurgu ve reformculuk, ahlakilik ve adalet arayışının doğal sonucudur. Müslüman dünyanın ikinci şafağı için insan merkezli bir bakış açısı zaruri, itaat toplumundan sözleşme toplumuna geçiş için “bir parça” hümanizme ihtiyaç var.

Müslüman dünyanın sorunları ilahiyat/teoloji zemininde çözüme kavuşmayacak, zira bu alan uzlaşmayı sağlayamayacak şekilde derinlemesine bölünmüş, içinden çıkılamayacak kadar karmaşık hale gelmiş, bilgi felsefesi bakımından ilerlemeyi sağlayamayacak derecede donuklaşmış durumda. İlaveten her teolojinin aynı zamanda bir siyaset olduğunu da unutmamak gerekiyor.

İlahiyatçılar bir toplumun en son ihtiyaç duyacağı kişilerdir, hiç olmasalar toplum onların eksikliğini hissetmez, hatta insanlar özgürleşir, rahat nefes alır. Dinin işlevini yerine getirmesi yahut dinin yaşanması ilahiyatçılara bağlı değil, en iyi yaptıkları iş spekülatif bilgi üretmek.

Her kurgu (spekülasyon) insanoğluna atılan bir kazıktır. İlahiyat tabiatı icabı kurgusaldır, ispatlanmamış, kesinlik kazanmamış yaklaşımlardan (varsayımlardan) ibarettir, faraziye ve tahmine dayanır. Dahası orijinal teolojik sorunlar yoktur, ilahiyat/teoloji kurumsal dinin problemi ve onun enstrümanıdır.

Bilgi sisteminin yeniden kurulması zaruri. Doğru bilginin kaynağı ya da ölçüsü vahiydir demek sorunu çözmüyor. Doğru bilginin kaynağı vahiy ise Müslüman dünyanın halihazırdaki perişanlığının açıklaması ne? Doğru bilginin kaynağı vahiydir ya da nakildir deyip, bunu akla, olgulara, gözlem ve deneye karşı konumlandırmak, bir diğer ifadeyle vahyi bunlarla çatıştırmak felaketin başladığı nokta. Bir diğer sorun, her şeyin Kur’an ve Hadis’te var zannedilmesi.

Birden bire masa başında (oturduğu yerden) 14 asır öncesine ışınlanıp, bugünün algısıyla, -farkında olmadan- 14 asır boyunca üzerine koyan insani birikimle “siyasi çözümleme” yapmak, bunu da ideolojik şablona oturtarak, bugüne “çözüm önerisi” diye sunmak – aklın iflası! İlkeleri belirlemek suretiyle ana çerçeveyi çizebilirsiniz; toplumu/toplumsal yapıyı, kültürü, tarihsel kurumları bugüne getiremezsiniz.

Yeni bir dini projeye ya da yeni bir din icat etmeye gerek yok, din geleneksel haliyle olduğu gibi bireysel-ahlaki alanda kalmalı. İlkeleri ana çerçeveyi çizmekle birlikte siyasi alandan uzak duran, doğrudan kalbimize dokunan din, bireyin motor gücü olarak ilerlemenin manevi altyapısını oluşturacak, böylece kendimize özgü bir sekülerlik de mümkün hale gelecektir (ki Hanefi-Maturidi çizgi de buna müsait).

İlahi, dini ya da kutsal devlet teorileri veya Tanrı Devleti teorisi zaten İslam’a ait değil, Hristiyanlık’tan alıntı. Bu teoriler, teolog ve filozof St. Augustinus’a dayanır, o da İncil’de Tanrı’nın Krallığı anlamına gelen Göklerin Krallığı’ndan hareket etmiştir. Sekülerizm, yani dünyevileşme, Katolik Kilisesi’nin “ilahi otoritesi”ne karşı dünyevileşmedir ve bu, tam olarak İslam’ın istediği şeydir, aksini iddia eden İslam adına kurumsal dine ve din adamı sınıfına meşruiyet kazandırmak için acaba sarf etmiş olur.

Slogan atmayı bırakıp, Müslüman dünyanın ikinci şafağı için -İslam Âlemi’nin ya da İslam medeniyetinin yeniden doğuşunu temsil etmek üzere- artık Medine Okulu’nu boyama zamanı gelmiştir. Tarihe damgasını vurmuş Müslüman ilim adamları, filozoflar, sanatçılar bu tabloda bir araya gelmeli, zıt görüşler bir arada bulunmalı, kesrette vahdeti göstermelidir. Bunu yapabilecek sanatçımız, estetik birikimimiz vs. var mı? Yeniden doğuş için cevaplamamız gereken ilk soru belki de budur.

Atilla Fikri Ergun – atillafikriergun.wordpress.com

Cevap Yazın