Kuşak ve Yol Girişimi Çin’e Özgü Emperyalizm mi?

Sadece ABD ve Sovyetler Birliği ekonomik yardımı bir politika aracı ya da diplomasi aracı olarak kullanmamış, 1950’lerden itibaren Japonya ve Çin de ekonomik yardımları bir diplomatik kanal olarak kullanmışlardır. Japonya, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yeniden toparlanmaya başladıktan sonra özellikle az gelişmiş yoksul ülkelere karşılıksız ekonomik yardımlarda bulunarak, etrafında kendisini Birleşmiş Milletler gibi değişik uluslararası platformlarda destekleyecek bir ülkeler grubu oluşturmak için uğraşmıştır.

Son günlerde uluslararası kamuoyunda yaşanan bir tartışma nedeniyle Çin’in, Kuşak ve Yol girişimi farklı bir şekilde tekrar gündeme geldi. Tartışmaların ana merkezinde ABD ve İngiliz kaynaklı medya organlarının yapmış olduğu değerlendirmeler ve eleştiriler gelmektedir. Bu eleştirilere göre Kuşak ve Yol girişiminin tamamen bu projeye katılan devletler için bir borç tuzağı olduğu iddia edilmektedir. Dolayısıyla Çin’in bir nevi borç tuzağı diplomasi yoluyla bu ülkelerdeki değerli stratejik varlıkların kontrolünü dolaylı bir şekilde ele geçirdiği söylenmektedir. Hatta İngiltere merkezli değerlendirmelerde, Çin’in, “yeni sömürgeci” olduğu bile öne sürülmüştür. Aslında “yardım diplomasisi” adı da verilen bu yöntem, yeni ortaya çıkmış bir yöntem değil; neredeyse yarım asırdan fazla uygulanmakta olan bir diplomatik 
yöntemdir.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD, Marshall Yardımı’nı yürürlüğe sokarken temel amacı, ekonomik yardım üzerinden Sovyet kontrolü dışındaki Avrupa coğrafyası üzerinde siyasi, askeri ve ekonomik bir hâkimiyet kurmak istemesiydi. Bu politikası daha sonra ABD’yi, Süper Güç konumuna getirecektir.

Sovyetler Birliği ise yerel komünist partiler üzerinden Avrupa’daki birtakım ülkeleri politik olarak kontrol altına almayı başarmışken, ekonomik olarak da ABD’nin Marshall Yardımı’nın muadili olarak Sosyalist Blok içerisindeki Avrupa ülkelerinin ekonomilerini birleştirmek amacıyla Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi COMECON’u kurmuştur. Daha sonra bu konsey, Sosyalist Bloğun, Avrupa’nın dışındaki mensuplarını da bünyesine almıştır.

Bugün IMF ve Dünya Bankası gibi, hatta uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları ve finans kuruluşları gibi kimi ekonomik enstrümanlar aracılığıyla ABD de benzer bir borç tuzağı diplomasisi uygulamaktadır. Sadece ABD ve Sovyetler Birliği ekonomik yardımı bir politika aracı ya da diplomasi aracı olarak kullanmamış, 1950’lerden itibaren Japonya ve Çin de ekonomik yardımları bir diplomatik kanal olarak kullanmışlardır. Japonya, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yeniden toparlanmaya başladıktan sonra özellikle az gelişmiş yoksul ülkelere karşılıksız ekonomik yardımlarda bulunarak, etrafında kendisini Birleşmiş Milletler gibi değişik uluslararası platformlarda destekleyecek bir ülkeler grubu oluşturmak için uğraşmıştır. Japonya, sadece ekonomik yardımla sınırlı kalmamış, yatırım da yapmıştır. Güney Kore ve Türkiye gibi ülkelerin önemli altyapı projelerinde Japonya’nın katkısı yadsınamaz.

1949’da Çin’de komünist hükümet kurulduğunda, ABD önderliğindeki birçok Batılı devlet, Çin’deki Mao liderliğinde komünist yönetimi meşru yönetim olarak tanımadı. Çin’i başta Sovyetler Birliği ve Sosyalist Blok ve sınırlı sayıda öteki devletler tanıdı. 1953 yılında Stalin’in ölmesinin ardından göreve gelen Kruşçev yönetimi ile anlaşmazlığa düşen Mao daha sonra 1960’larda Sovyetler Birliği ile yollarını ayırdı. 1950’lerin ikinci yarısından sonra kötüleşmeye başlayan Çin-Sovyet ilişkileri doğrultusunda Çin, daha bağımsız bir dış politika anlayışına yönelerek kendi sosyalizm ve ekonomik anlayışını geliştirmeye hız verdi. Dünyada yeni dost ülkeler edinme adına özellikle sömürge ve manda altında olan ve daha sonradan bağımsızlığını kazanan ve ağırlıklı olarak Üçüncü Dünya’yı oluşturan ve çoğu da komünist olmayan Asya ve Afrika devletleri üzerine yoğunlaştı. Özellikle Üçüncü Dünya’nın liderliğini almak ve bunu, Sovyetler Birliği’ne kaptırmamak için büyük bir ekonomik ve siyasi mücadele verdi. Bu süreçte ekonomik yardım en önemli silahı oldu. 1956-1965 yılları arasında Çin, komünist olmayan 18 ülkeye 942 milyon dolar değerinde ekonomik yardımda bulunmuştur. Tüm bu süreçte Çin’in tek bir amacı vardı; bu ülkelerin kendisini meşru olarak tanıması ve Birleşmiş Milletler’e üyelik konusunda kendisini desteklemeleriydi. Çin, Üçüncü Dünya Ülkelerine ekonomik yardımda bulunurken aynı zamanda da bu ülkelerin siyasi ilişkilerini de yönlendirmeye çalışmıştır. Bazı ülkelerde hükümetlerin devrilmesine destek vermiştir. Ulusal kurtuluş hareketlerini, bu bağlamda da örneğin, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü desteklemiştir.

1965 yılında Endonezya’da, Endonezya Komünist Partisi’nin gerçekleştirmiş olduğu başarısız darbede, Çin’in parmağı olduğu iddia edildi. Çin’in darbeci isyancılara silah sağladığı ortaya çıktı. Bunun üzerine Suharto yönetimi, Endonezya Komünist Partisi’ni yasadışı ilan ederek kapattı. Çin suçlandı, Çin elçiliği kapatıldı. Bunun üzerine Çin, Endonezya’ya yönelik yardım programını durdurdu. Bugün dahi Çin-Endonezya ilişkilerinde bu dönemin olumsuz izleri görülmektedir. Özetle Çin’in, Soğuk Savaş döneminde izlemiş olduğu yardım diplomasisinin ana iki temel amacı bulunmaktaydı: Birincisi Sovyetler Birliği ile mücadelesinde kendisine taraftar sağlanması, ikincisi ise Birleşmiş Milletler üyeliği için destek arayışıdır.

Kuşak ve Yol girişiminin temel gayesi, karşılıklı olarak ticaretin ve işbirliğinin geliştirilmesi olarak görülse de son dönemde Çin, Kuşak ve Yol girişimini birçok ülke ile siyasi işbirliğini geliştirme zemini olarak kullandığı gözlenmiştir. Bu durum da ister istemez Kuşak ve Yol girişiminin ekonomik bir proje olmadığı, siyasi amaçları olan bir proje olduğunu özellikle ABD’nin sıkı sık dile getirmesine neden olmaktadır.

Çin’e Başkaldırı

Çin, borç diplomasisine en dikkat çekici başkaldırı Malezya’dan geldi. Geçtiğimiz Ağustos ayında Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed, Çin’i ziyareti sırasında Çin Başbakanı Li Keqiang’a, 20 milyar dolar değerindeki Doğu Sahil, Demiryolu Bağlantı projesini ve Sabah bölgesinde inşası süren iki boru hattı projesini iptal ettiklerini söyleyerek, Malezya’nın borcunu geri ödeyemeyeceğini bildirdi. Ayrıca Muhammed, sömürgeciliğin yeni bir versiyonunun olduğu bir durum istemediklerini de belirtti. Özellikle Mahathir Muhammed’den önceki Necip hükümeti, iptal edilen 2 milyar dolar değerindeki boru hattı projesinin parasının yüzde doksanını ödemişti. Oysa Çin, boru hattı projesinin sadece yüzde on beşlik bir bölümünü tamamlayabilmişti.

Ayrıca Malezya’da rahatsızlık yaratan bir diğer konu da Çin’in, Malezya Yarımadası’nın hemen kenarına dört yapay ada üzerinde 700 bin kişilik bir metropol şehir inşa etmesiydi. Bu inşa edilmekte olan şehirde yaşamak için istenen para ortalama, bir Malezyalı için oldukça yüksekti. Söylentilere göre Çinli firmalar bu şehri Çin vatandaşları için inşa ediyordu. Bu durum da Malezya’da büyük bir rahatsızlık yarattı. Muhammed, bu konuyu da Pekin’de gündeme getirdi.

Mahathir Muhammed’in bu çıkışı, dünyada ve Asya’da önemli bir ses getirdi. Batı medyası 93 yaşındaki deneyimli politikacı Mahathir Muhammed’i, dişlerini Amerikan karşıtlığı ile bilemiş kurt bir politikacı olarak tasvir ederek, Çin’in başına büyük bir bela aldığını ve Pekin’in çok dikkat etmesi gerektiği konusunda mizahi bir şekilde uyarıda bulundular.

Diğer bir başkaldırı işareti de Avrupa’dan, Yunanistan’dan gelmişti. 2008 yılında Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun, Yunanistan’ı ziyareti sırasında Pire Limanı’nın işletmesini Çin’in, dünyanın dördüncü büyük konteyner taşımacılığı yapan ve yine ikinci büyük liman işletmecisi olan COSCO firması aldı. Çin’in, Yunanistan ile ilgilenmesi, bununla da sınırlı kalmadı. 2010 yılında yaşanan ekonomik kriz nedeniyle Yunanistan’ın kredi talebine Avrupa Birliği ve Avrupa ülkeleri çok sert ön koşullar getirmişti. Çin ise o dönemde hiçbir değeri ve satın alanı olmayan Yunan devlet tahvillerini satın aldı. Çin’in bu ekonomik yardımları karşılığında Yunanistan da hassas konularda Avrupa Birliği’nde, Çin’in sesi ve destekçisi oldu; ancak bu durum Yunan kamuoyunda tepkileri de beraberinde getirdi.

Ocak 2015’te Yunan seçmenler radikal sol koalisyonu Syriza ve onun lideri Çipras’ı iktidara getirdi. Çipras, seçim kampanyasında Çinlilerin kiraladığı Pire Limanı gibi özelleştirmeleri iptal edeceği taahhüdünde bulunmuştu. Yeni hükümetin göreve gelmesiyle Pekin yönetimi, Pire Limanı’nın geleceği konusunda endişe duymaya başladı. Zira Çin, Pire Limanı’na çok büyük masraf yapmış, limanının modernize edilmesi için epey bir emek harcamıştı. Çipras koltuğuna oturur oturmaz Çin’in, Atina Büyükelçisi kendisini ziyaret etti. Ziyareti esnasında önceki Yunan hükümetinin, Pire Limanı’nı kendilerine kiralamasından övgüyle bahsetti. Bu arada Pekin’de ise resmi yetkililer memnuniyetsizliklerini dile getiriyor, devlet kontrolündeki medya, Yunanistan’ın, Çin’le olan dostluğunu sorguluyordu. Çipras’ın başbakanlık koltuğuna oturmasından yaklaşık bir hafta sonra Çin Başbakanı Li Keqiang kendisini arayarak, Yunanistan’ın çıkarları aleyhinde hiçbir adım atmadıkları konusunda güvence verdi.

Yunanistan’ın yeni başbakanı Çipras, kısa sürede Çin’in, Yunanistan ekonomisi için ne denli hayati bir ülke olduğunu anladı ve söylemlerini değiştirdi; hatta 2016’da Pire Limanı’nın yüzde 51’lik hissesini limanı işleten Çin firması COSCO’ya 280,5 milyon avroya sattı. Çin, stratejik Pire Limanı’nı almakla kalmadı, aynı zamanda Yunanistan’ı, Avrupa Birliği içerisinde kullandı. 2016’da Avrupa Birliği, Güney Çin Denizi’ndeki faaliyetleri nedeniyle Çin’i kınamak için harekete geçtiğinde buna Yunanistan engel oldu. 2017’de ise yine Avrupa Birliği, insan hakları nedeniyle Çin’i kınamaya 
kalkınca bir kez daha Yunanistan engeliyle karşılaştı.

Avrupa Birliği de Çin’in insan hakları ihlalleri konusunda ekonomik gücünü kullanarak birlik içinde bazı üyelerin sessiz kalmasını sağlayarak Avrupa Birliği’nin tek ses olarak hareket etmesinin engellediği konusunda Çin’e tepki gösteriyor. AB’nin özellikle dış politika konularında aldığı kararları oy birliği ile alması nedeniyle herhangi bir üyenin olumsuz oy vermesi, o kararın geçmesini engelliyor. Bu nedenle Çin’in nakit para ihtiyacı olan İspanya, Portekiz ve Macaristan gibi küçük ülkeleri hedefleyerek AB’deki iradelerini ipotek altına aldığını iddia ediyor.

Kuşak ve Yol Sempozyumu

Tüm bu iddialara aslında Çin’in yanıtı 27 Ağustos’ta Pekin’de Kuşak ve Yol girişiminin beşinci yıldönümü münasebetiyle yapılan sempozyumda gelmiştir. Sempozyumda konuşan Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Temmuz ayı (2018) itibarıyla yüzden fazla ülke ve uluslararası örgütün, Çin’le Kuşak ve Yol işbirliği belgelerini imzalamış durumda olduğunu söyleyerek bunun, Kuşak ve Yol girişimini Avrasya’dan Afrika’ya, Latin Amerika’ya, Karayipler’e, Güney Pasifik’e genişlettiğini ifade etmiştir. Bunun yanında Xi, Kuşak ve Yol girişiminin bundan sonraki hedefinin yüksek kaliteli kalkınma olduğunu, geçen beş yılda Kuşak ve Yol girişimi ülkelerinde 82 denizaşırı ekonomik ve ticari işbirliği bölgeleri kurulduğunu ifade ederek, bu bölgelere Çin’in, 28,9 milyar dolar yatırım yaptığını söylemiştir. Ayrıca Xi, bu bölgelerin dört bin firmasına dikkatini çekerek, bu ülkelere 2 milyar dolar değerinde vergi geliri ve 244 bin yerel iş imkânı sağlandığının da altını çizmiştir. Sempozyumda Çin’in, Kuşak ve Yol güzergâhı içinde bulunan ülkelerle toplam ticareti son beş yılda ortalama %1’lik bir artışla 5 trilyon doları geçtiği belirtilerek Çin’in, Kuşak ve Yol girişimi ülkelerinden yirmi beşi için en büyük ticari ortak konumuna geldiği tespit edilmiştir. 2018 yılının ilk yedi ayında Kuşak ve Yol girişimindeki 54 ülkede Çinli 
firmaların yatırım miktarı 8,55 milyar dolardır.

Kuşak ve Yol girişimi kapsamında Çin’in hassasiyetle üzerinde durduğu en önemli konu, desteklenecek projelerin dikkatle incelenmesi hususudur. Bir projenin finanse edilmesinden önce Çin bankaları her zaman şirketlerin borçlarını ve borçlarını geriye ödeyebilme yeteneklerini gözden geçiriyor ve krediler uzatılırken de ülke ve ülke risklerini izlemeye devam ediyor. Yakın zamanda Xi Jinping, yönetimlerin prestijini artırmaya yönelik veya gösteriş amaçlı projelere destek vermeyeceklerini belirterek sadece halkın geleceği ile ilgili altyapı projelerine destek vereceklerini açıklaması da 
önemlidir.

Cevap Yazın