Kırk Yıllık Senaryo Kördüğüm!

ABD’nin büyük senaryosu, 1979 yılında İran Devrimi’ni müteakip 1991 yılında yıkılan Sovyetler Birliği’nin güçsüz Rusya hâline dönüştürülmesiyle başlıyor. İki Körfez Savaşı ve bugün Çin’e yönelik ticaret savaşları ile Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz kapma mücadelesi de ABD senaryosunun hayata geçen farklı cepheleri.

Günümüz konjonktüründe meseleleri iyi anlayabilmek için öncelikle büyük fotoğrafa bakmak lâzım. Bugün birçoğuna anlam vermede güçlük çekilen ABD politikalarına da aynı şekilde yaklaşarak daha sağlıklı neticelere ulaşılacağını düşünüyorum. Son günlerde ABD’li papaz Andrew Brunson ve Suudi gazeteci Washington Post yazarı Cemal Kaşıkçı’nın, İstanbul Başkonsolosluğu’nda katledilmesi olaylarını da aynı projeksiyonla analiz etmek gerektiğini salık veriyorum. Papaz Brunson, belki senaryoda karanlık mağara dehlizindeki bir yarasa… Satranç tahtasında sâdece bir piyon… Brunson olayı bitti mi? Bence hayır! Mümkündür ki Cemal Kaşıkçı olayı da yine satrancın başka bir hamlesi! Dolayısıyla Brunson ve maktul gazeteci Cemal Kaşıkçı vakıaları; Türkiye’yi ve bölgeyi yakından ilgilendirecek gelecekteki önemli gelişmelerin habercisi görünümünde.

İngiliz Financial Times’ın; Brunson’ın serbest bırakılmasını Türkiye–ABD ilişkileri açısından önemli bir adım olduğunu belirtmesine karşılık Türkiye’nin, Rusya’dan silah alma kararını yeniden gözden geçirmesi gerektiğine dair ifadeleri hiç de sağlıklı bir yaklaşım olarak görünmüyor. Zira sadece 2018 yılı içinde ABD tarafından Avrupa, Orta Doğu, Asya ve Afrika’da açılan askeri üsler ve bu üslerle birlikte söz konusu bölgelerde bulunan terör örgütlerine ve ülkelere verilen silahların büyüklüğü ürkütücü! Son yıllarda uyuşturucu ticaretinin de bahsettiğim bölgelerde zirvelere çıkması da düşünülmesi gereken en önemli meseleler arasında. Son yıllarda cephe genişletme planlarını sıkça gördüğümüz NATO’da yeni açılımlar mı düşünüyor? Yoksa bu tasarruflar sadece ABD’ye mi ait? ABD, Birinci Dünya Savaşı’nda kısmi, İkinci Dünya Savaşı’nda direkt müdahil olduğu uluslararası arenaya yeni bir dünya savaşı mı taşıyor?.. ABD ve Batı dünyasının İslâm ülkeleri üzerindeki son planları nasıl şekilleniyor? Kudüs’ten sonra sırada hangi kutsal şehirler var? Enerji kaynaklarını kontrol etmede dünya nereye koşuyor?.. Bugün insanlığın kafasını en fazla meşgul eden sorular bu çerçevede gelişiyor ve geliştiriliyor…

İran Devrimi Start Noktası

Aslında ABD’nin yarım asırlık senaryosu, 1979 yılında İran devrimini müteakip 1991 yılında yıkılan Sovyetler Birliği’nin güçsüz Rusya hâline dönüştürülmesiyle başlıyor. İki Körfez Savaşı ve bugün Çin’e yönelik ticaret savaşları ile Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz kapma mücadelesi de ABD senaryosunun hayata geçen farklı cepheleri.

Balkanlardan başlayarak Ön Asya, Orta Doğu ve tüm Asya’ya tam hâkimiyet kurmak için Rusya ve İran’ın daha da güçsüzleştirilmesiyle birlikte; yaşanan iki Körfez Savaşı, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya ve Arnavutluk’ta, Müslüman Türk nüfusa karşı ağırlaştırılan asimile hareketleri ve beraberinde gelen göçler, Bosna Savaşı, Ukrayna gerginliği, Arap Baharı, Mısır’da Mursi’ye yapılan askeri darbe, İsrail’in bitmek tükenmek bilmeyen saldırıları… Devamında; Basra Körfezi’nin İran’ın hâkimiyetinden kurtarılması için sahneye konan son Yemen olayları, Afrika’nın yeniden dizaynı, Amerikan güçlerinin DEAŞ bahanesiyle PKK/YPG ile el ele vererek Suriye’ye yerleşmesi ve Türkiye’nin çizilen senaryoya razı edilmesi, bugüne kadar ABD’nin yarım asırlık senaryosunun belli başlı kilometre taşları… Türkiye cephesinde ise ASALA’dan sonra 1984 yılından bu yana hâlâ devam eden ve bugün ABD’nin hamiliğini yaptığı PKK gailesi, 2013 yılında 22 Mayıs–12 Haziran tarihleri arasındaki gezi olayları… Yarım asırdır Türkiye’de yuvalanan ve gerçek yüzü 2013 yılındaki 17–25 Aralık operasyonlarıyla ortaya çıkan ABD menşeli FETÖ yapılanması… Rus savaş uçağının 24 Kasım 2015 tarihinde düşürülmesi, Reyhanlı, Ankara ve İstanbul’da bombalı ve silahlı saldırılar… 15 Temmuz 2016’da FETÖ’nün darbe girişimi… Yine 21 Aralık 2016’da Ankara’da Rus Büyükelçi Andrey Karlov’un bir FETÖ’cü polis tarafından öldürülmesi… Rus uçağının düşürülmesini takip eden tarihlerde Irak’tan sonra Suriye’de, ABD destekli Kürt oluşumlarına mevzi kazandırılması… Türkiye aleyhine yürütülen uluslararası finans oyunları, sanki mevcut senaryonun Türkiye üzerindeki menfur hamleleri şeklinde şekilleniyor.

Saymakla bitmeyen mezkûr olaylar, özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri ve polis güçlerinin yurtiçi ve dışında ve bilhassa Suriye’ye yönelik Fırat Kalkanı ve Afrin harekâtlarıyla durdurulurken diğer yandan Türkiye’nin bölgede Rusya ve İran ile yaptığı stratejik işbirliği de ABD’nin yarım asırlık senaryosuna köstek vurduğu yolunda fotoğraf veriyor.

Yarım Asırlık Plan Çökebilir

Yatırımlarla oyalayıp yaptırımlarıyla Çin’e boyun eğdirmeye çalışan ABD’li Batı’nın asıl hedefinde, Rusya’nın olduğunu unutmamak gerekir. Zira sadece nükleer güç olması değil, Rusya’nın elinde ABD’yi ciddi şekilde tehdit edecek bir potansiyel var… Rusya’nın petrol ve doğalgaz gücüyle bugün yeniden Sovyetler Birliği olma yolunda olduğu gerçeğini yaşıyoruz. Söz konusu durumu Amerikalı siyaset bilimci Harvard Üniversitesi profesörlerinden

Joeseph S. Nye, The Future of Power “Gücün Geleceği” adlı kitabında ortaya koyuyor…

Nye’nin, “Büyük sayıda eğitimli halk, bilim insanları, mühendisler ve sonsuz doğal kaynakları, Rusya’yı dünya arenasında üst seviyelere taşıyabilecek kapasitede. Şu anda Rusya’nın tek ihtiyacı finansal sermaye ve her alanda gerçekleştirilmesi beklenen reformlar. Rusya’nın sahip olduğu nükleer güç, insan sermayesi, siber teknoloji yeteneklerinin yanında Çin’e ve Avrupa’ya yakınlığı en önemli avantajı” yorumu yabana atılır cinsten değil.

Diğer yandan Rusya’nın Suriye’deki üstünlüğü, ABD ve Batı’nın Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarına yönelik müstevli emellerine set çektiği de unutulmamalı! Futuristlerin, “Zenginliğin, Batı’dan Doğu’ya kaydığı, birkaç yıl içinde ekonomide Çin’in dünya birinciliğine oturacağı ortamda ABD, 40 yıl önce şekillendirdiği senaryosunu nasıl uygulayacağı, hangi stratejik adımları atacağı ve malum planın nasıl sonuçlanacağı konusunda kararsızlıklar yaşıyor. ABD senaryonun başarısı için imkânlı veya imkân dışı her türlü ihtimali deniyor. Hatta bugünkü ABD yönetiminin zihninden Rusya ile müttefik olma düşünceleri bile geçmiyor değil! ABD, ‘zor’un oyunu bozacağını gayet iyi biliyor” ifadeleri dikkat çekiyor.

Yılanın Kuyruğu Doğu Akdeniz

Bugünkü konjonktürde ABD’nin 40 yıllık senaryo yılanının kuyruğunda Doğu Akdeniz var… Zira Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve İsrail arasında kalan bölge olan Levant havzasında 3,5 trilyon metreküp doğalgaz ve 1,7 milyar varil petrol bulunuyor. Yine Nil Delta havzasında yaklaşık 1,8 milyar varil petrol, 6,3 trilyon metreküp doğalgaz ve 6 milyar varil sıvı doğalgaz yatağı olduğu tahmin ediliyor. Kıbrıs Adası çevresinde olduğu düşünülen 8 milyar varil petrol yatağının dışında Heredot olarak adlandırılan Girit’in güney ve güneydoğusundaki alanda ise toplam 3.5 trilyon metreküplük doğalgaz bulunduğu tahmin ediliyor… Biraz daha bilgi vereyim. Doğu Akdeniz’de sadece Türkiye, 600 yıldan fazla enerji ihtiyacını karşılayacak 3 trilyon dolarlık doğalgaz ve petrol rezervini elinde tutuyor.

Bugünlerde Doğu Akdeniz ve özellikle 2000 yılı başında hidrokarbon adasına adı çıkan Kıbrıs açıklarında devletlerin sondaj gemileri cirit atıyor. İtalyan Eni, Fransız Total, Rus Novatek ve Amerikan Noble Energy ile birlikte Türkiye’nin Fatih gemisi harıl harıl doğalgaz ve petrol turları yapıyor. Dolayısıyla Avrupa’nın yanında ABD ve Rusya, bölgede denklemin önemli parçaları durumunda. Ancak Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının akibeti hâlâ belirsiz. Bu konuda taraf görünen ülkelerin hiçbiri siyasi veya ticari uzlaşmaya varabilmiş değil.

Her şeye rağmen Türkiye de Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz faaliyetleri konusunda ısrarlı. Türkiye’nin 2018 yılı başında Kıbrıs sularında keşfedilen doğalgazı araştırmak üzere yola çıkan İtalyan şirket ENI’ye ait bir sondaj gemisine müdahale ederek, “Oyunda ben de varım” demesi, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları konusunda kararlılığını gösteriyor. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın, “Kıbrıs’ta, Ege’de ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye rağmen atılacak hiçbir adıma ve oldubittiye asla müsaade edilmeyecek” ikazı boşuna değil.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in de Doğu Akdeniz’de, Türkiye’nin onay vermediği hiçbir projenin oldubittiye getirilmesine izin vermeyeceklerini vurgularken, “Tek taraflı, Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin haklarının yok sayıldığı, adadaki tarafların eşit ve adil pay almadığı bir sisteme geçit vermeyeceğiz. Türkiye’nin bu konudaki tavrı ve duruşu nettir. Yapılan projeksiyonlara göre 2040 yılına kadar küresel enerjinin yarısını petrol ve doğalgaz karşılayacak. Bu gerçeği göz ardı edemeyiz” ifadeleri oldukça manidar! Diğer taraftan bir tehdit mi, yoksa diplomatik duruş mu bilinmez, eski Kıbrıs Güvenlik Servisi Başkanı Andreas Pentaras’ın, Türkiye’nin, Kıbrıs sahanlığında hidrokarbon sondajına başlaması durumunda ciddi bir kriz oluşacağını iddia etmesi de Doğu Akdeniz’deki satranç oyununun çetin geçeceğini haber veriyor.

Brunson ve Kaşıkçı Oyunun Neresinde?

Elbette bizim makro ölçüde enflasyon, faiz, cari açık, dış borç ve özellikle reel sektör ve hanehalklarının borçluluğu konusunda sıkıntılarımız var. Dünyada para kıtlığının arttığı, borçlanma maliyetlerinin yükseldiği bu dönemde gelişen bir ülke olarak döviz ihtiyacı yaşıyoruz. Doğrudan yabancı yatırımlarla birlikte, portföy yatırımlarına da acil gereksinim duyuyoruz. Yani yumuşak karnımız hizmet ağırlıklı, tüketim ekonomisiyle gemiyi yüzdürmeye çalışmamız…

Madem ki 40 yıllık senaryoda kuyruk Doğu Akdeniz petrol ve doğalgazı ve buna bağlı Suriye ve Suriye’de kurulması için uğraşılan ABD güdümlü PKK/YPG oluşumu var, o zaman papaz Brunson’ı da satranç oyununa dahil etmek gerekiyor. Bugün için erken olsa da gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan İstanbul Konsolosluğu’nda öldürülmesini de senaryoya eklemekte aslında bir beis olmadığı ortada. Son dönemde Türkiye’ye yönelik hasımlığı ve terör örgütleriyle münasebetleri, Suudi Arabistan’ın oyunun bir parçası olduğunu zaten ortaya koyuyor. Ancak Kaşıkçı olayı, Türkiye’den ziyade İslâm âleminin başına büyük badireler açabileceği yolunda yorumlar da yapılmıyor değil! ABD’nin Magnitsky Yasası’nı hangi 
ülkeye nasıl işleteceği de merakla bekleniyor. Her neyse, Brunson bir Protestan papazı, yani pastör… ABD’deki 6 Kasım seçimleri için önemli bir obje olduğu da unutulmamalı… 9 Aralık 2016 yılında Türkiye’de ‘terör örgütü adına suç işlemek ve casusluk’ iddiasıyla tutuklanıyor ve cezaevine konuluyor. Papazın tutukluluğu bu yıl 25 Temmuz’da ev hapsine çevriliyor ve 12 Ekim’de de serbest bırakılıyor! Papaz şu anda ABD’deki evinde… ABD Başkanı Donald Trump, papaz Brunson’ı, Türkiye’den alarak Kasım seçimleri öncesi önemli bir avantaj sağladı ve 100 milyonluk Protestan nüfusunun gönlünü kazandı.

Dövizdeki Papaz Brunson Gerçeği

Brunson aslında Türkiye’ye yönelik söz konusu saldırıların siyasi ve ekonomik yüzü… İki taraflı kesen kılıç gibi… Davaya ait iddianame iyi okunursa pastör Brunson’ın ne menem biri olduğu anlaşılıyor. Ancak işin siyasi yönünü uzmanlarına bırakıp olayın ekonomik yönüne değineceğim…

Dikkat edilirse, Brunson’ın yakalandığı 9 Aralık 2016 tarihinden itibaren Türkiye ekonomisinde de kayda değer dalgalanmalar gözleniyor. Hatta bu yılın Ağustos ayında ekonomideki dalga boyu zirve yapıyor. Türkiye’de ekonomiyi direkt etkileyen döviz kuruna bakalım… Mesela Brunson’ın ajan iddiasıyla yakalandığı 9 Aralık 2016 tarihinden bir gün önce dolar kuru 3,34 lira ve avro 3,61 lira iken, 9 Aralık’ta dolar birden sebepsiz yere 3,4586 liraya avro da 3,6699 liraya fırlıyor. Hem de bir günde… O günün piyasa yorumlarında Brunson olayı hiç geçmiyor. Dövizin yükselmesini o günlerde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya, “Tüm politika araçlarını kullanabiliriz” sözleriyle baskılamaya çalışıyor. Nitekim dolar baskılamalara rağmen 2016 Aralık ayının sonunda yılı 3,5255 ve avro da 3,7166 liradan kapatıyor.

Ocak ayı boyunca dolar, tüm politika araçlarının kullanılmasına rağmen 3,7 liradan aşağı inmezken, avro da kendini 4 liranın üzerine atıyor. Bu tarihten günümüze kadar dolar ve avroda sürekli yukarı yönlü bir trend izleniyor. Doların 25 Mayıs 2018’de en yüksek 4,7 lirayı gördükten sonra Temmuz ayı ortalarında Brunson davasıyla 4,8 liradan başlayarak giderek yükselişi zaten durumu netleştiriyor. Nitekim 12 Ağustos’a gelindiğinde Brunson davasıyla ilgili şiraze kopuyor ve ABD doları, Türk Lirası karşısında 7 lirayı ve avro da 8 lirayı geçerek tarihi zirveler yapıyor. 12 Ağustos’tan itibaren Eylül dâhil yaklaşık 2 ay, yüksek trendini sürdüren dolar, Brunson’ın yeniden mahkeme edileceği 12 Ekim’e gelindiğinde eğrisini aşağı çeviriyor. Pastör Brunson’ın dördüncü duruşması 12 Ekim’de yapılıyor… Mahkemenin, Brunson lehine sonuçlandığı saatlerde dolar kuru 5,83 lira seviyesine kadar iniyor. Avro da 6,83’ü görüyor… Tabii dövizdeki iniş burada kalmıyor… ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, 17 Ekim’de Türkiye yaptığı ziyaretinin ardından Türkiye’ye yönelik yaptırımlarla ilgili yakında açıklama yapılacağını söylemesi üzerine de dolar kuru 5,55 liraya, avro da 6,39 liraya düşüyor. Dolardaki ateş sönmüş olabilir mi? İnşallah sönmüştür! Ancak ABD parası 5,5 lirayı görse de yılbaşına göre yaklaşık 2 liralık bir yükseliş göstermiş ki bunun manası Türk Lirası yüzde 50 devalüe olmuş demek! Zaten piyasaya 
yansıyan zamlar, devalüasyonu net olarak gösteriyor.

İlişkiler Artık Eskisi Gibi Olmaz

Döviz yükümlülükleri artan şirketlerin konkordato talepleri, yüzde 26’ları geçen piyasa faizleri, 30’ların üzerindeki banka faizleri, enflasyonun ortalamada yüzde 30’ları zorlaması, Merkez Bankası’nın yüzde 24 ve en yüksek yüzde 27’lik resmi faizi, pastör Brunson eliyle Türkiye’ye verilen ekonomik zararı gösteriyor. Türkiye’de faizde artırılan her bir puanın ekonomiye 50 milyar lira yük getirdiği düşünülürse Brunson olayını takip eden zaman diliminde 6,5 puanlık faiz artışının verdiği zararı varın siz hesaplayın!

Pastör Brunson’ı 2 yıl sorguda tutmak, istihbarata önemli bilgiler sağlamış olabilir. Burasını bilemiyoruz. Doğu Akdeniz’de tüm dünyanın savaş verdiği enerji kaynakları kapsamında düşünüldüğünde belki de Brunson’dan alınan bilgilerin, Türkiye için stratejik ve jeopolitik birçok kazanıma da faydası olma ihtimali yüksek. Brunson gibi dünyada genelinde yargı yaftasıyla ülkesine gönderilen oldukça fazla sayıda kişi örneği var. “Salıverildi, salıverilmemeliydi” tartışmalarından çok önemli olan tabii ki ülke menfaatleri. Fakat Brunson’ın ekonomiye verdiği zarar da hakikaten çok çok fazla oldu!

Brunson krizi, ABD tarafından Türkiye’nin güvenliğine ve ekonomisine yönelik gerçek bir tehditti. Atlatıldı mı, henüz belli değil. Türkiye’de daha başka Brunson’lar olabilir mi, olabilir! Aslında Brunson vak’ası, Türkiye–ABD arasında FETÖ ve PKK kaynaklı oluşan en büyük çatlaklardan biri… Onun için unutulması da zor! Yani bundan sonra Hakan Atilla ve Halk Bankası davası çözülse de FETÖ elebaşı Türkiye’ye teslim edilse de Türkiye–ABD ilişkileri hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak!

15 Temmuz’da ülkeyi esir almak üzere yapılan darbe girişimini gerçekleştirenlerin ABD tarafından korumaya alınması elbette unutulmayacak. Diğer taraftan PKK ve YPG’yi partner olarak yedeğine alan ve her fırsatta piyasalara ekonomik operasyon çeken ABD’ye ne kadar güvenilecek orası meçhul! Böyle hassas bir ortamda ABD için stratejik ortak tanımlaması ne kadar 
doğru, onu da kendimize sık sık sormamız lâzım!

Cevap Yazın