İslam Aydınlanmasının Zorunluluğu

İnsanlık 21. yüzyılı yaşarken basbayağı akıl karşıtı yazılar kaleme alıp, kendilerince bunu “entelektüel” tarzda izah etmeye çalışan İslamcı yazarlar var. İlkelliği “İslam” olarak sunan yaklaşımlar oldukça yaygın, modern dünyaya cevapları bundan ibaret, kaçık primitivist Anarşistlere benziyorlar. Gerçeklikten kopan çağın firarisi zihin kendisini korumak adına günü geçmiş kurgulara, hurafelere sığınıyor ve din adına bunları övüyor. Tarihte hiç kimse ve hiçbir şey İslam kadar bühtana uğramadı. Müslüman dünya, bu kafa yüzünden belini doğrultamayacak.

Atilla Fikri Ergun

Osmanlı, 16. yüzyıldan itibaren çürümeye başlamıştır, Mısır’ın fethiyle birlikte Eş’ari ulemanın İstanbul’a transferi, süreç içinde Eş’ariliğin yerleşmesi, pozitif ilimlerin medreselerden kovulması sonun başlangıcıdır. Diğer yandan tekkeler it uğursuz yuvasına dönmüştür (Kuşadalı’ya bakılabilir). Osmanlı’nın son yüzyılı baştan sona perişanlıktır, Anadolu sersefildir (bkz. Ahmet Haşim), 19. yüzyılın ortalarında zuhur eden İslamcılar sadra şifa tek cümle kuramamışlardır. “Şeriat rejimi vardı” denilen yerde 19. yüzyılın sonlarına doğru Galata’daki genelev sayısı 100’dür, 1915 yılında sayı 359’a çıkmıştır, yani diğer yandan ahlaki tefessüh de söz konusudur. Evet, manzara-i umumiye böyledir.

Osmanlı “bize yakışmaz” diyerek Sanayi Devrimi’ne iştirak etmemiş değildir, resmen vakıayı ıskalamıştır. Tanzimat’la birlikte halı ayaklarımızın altından iyice kaymaya başlayınca adamakıllı konuşmaya, yazmaya, tartışmaya başladık; öncesi ulemanın fetvaları ve şiirdir. Her şeye rağmen Sultan III. Selim, Sultan II. Mahmut, Sultan Abdülaziz ve Sultan II. Abdülhamit ıslahata gayret ettiler. Cumhuriyet, kangren olmuş uzuvları kesip attı, sosyal, siyasi ve iktisadi açıdan iflas etmiş bir düzenle yola devam etmek yerine -yüzü ileriye dönük olduğu için- değişiklik cihetine gitti, dini bireysel-ahlaki alana havale ederek, devlet ve siyaset ile din arasına çizgi çekti -ki hayırlı olmuştur-. 1952’den* bu yana yaşananlar (Pakistan ve Mısır’dan yapılan tercümeler, İslamcılığın hortlaması/Yeşil Kuşak, darbeler, muhtıralar vs.) tamamen NATO/Atlantik filmidir.

İslam Âlemi, akılla çatışan, düşüncenin önünü kesen, insanları bir arada tutmak adına hurafeleri meşrulaştıran bu din anlayışı yüzünden battı, hurafeler dini asıl anlam ve amacından saptırarak yok etti. 18. yüzyıla gelindiğinde -anlayış itibariyle- din siyasi enstrüman olarak zaten kifayetsiz kalıyordu, bilimsel buluşlar birbirini izlerken, asıl işlevi varoluşu anlamlandırmak olan din ile dünyayı açıklamaya kalkışan çarpık zihin çöküşü hızlandırdı.

İnsanlık 21. yüzyılı yaşarken basbayağı akıl karşıtı yazılar kaleme alıp, kendilerince bunu “entelektüel” tarzda izah etmeye çalışan İslamcı yazarlar var. İlkelliği “İslam” olarak sunan yaklaşımlar oldukça yaygın, modern dünyaya cevapları bundan ibaret, kaçık primitivist Anarşistlere benziyorlar. Gerçeklikten kopan çağın firarisi zihin kendisini korumak adına günü geçmiş kurgulara, hurafelere sığınıyor ve din adına bunları övüyor. Tarihte hiç kimse ve hiçbir şey İslam kadar bühtana uğramadı. Müslüman dünya, bu kafa yüzünden belini doğrultamayacak.

Arkeoloji, Antropoloji ve Paleontoloji gibi bilim dalları, her geçen gün ulaşılan yeni bilgiler ışığında insanlık tarihini yeni baştan yazarken Müslüman dünya sembolik anlatımlar üzerine kurduğu “insanlık tarihi” ile her şeyden habersiz mutlu mesut yaşıyor.

Elde dünyayı yeniden kuracak malzeme ve fikir olmadığı halde dini ideolojileştirip öne sürerek slogan atmak cehaletin göstergesi. Bu durumda din onu bu şekilde öne sürenleri kurtarmayacağı gibi kullanıcılarının akılsızlığı ve yobazlığı yüzünden zarara yol açan bir araca dönüşür. Her şeyden önce günümüz dünyasında işlerin 18. yüzyıl öncesine ait anlayışlarla yürümediğini idrak etmek gerekiyor, kısacası eski dünya öldü, ölmediği iddiası ya da zannıyla edip eyleyen toplumlar da boyunduruk altında sürünüyor. İdeolojik dindarların -bir kısmı bilinçli bir kısmı bilinçsiz- üstlendikleri misyon onlardan biri olmamızı sağlamak.

Müslüman dünya yeniden doğuşu, aydınlanması, kendisine özgü modernleşmesi için, bir diğer ifadeyle yeni bir dünya kurmak için kendi ilim ve fikir adamlarını yetiştirmekle yükümlü, modern dünyanın karşısına dünyadan haberi olmayan, “aklı” 18. yüzyıl öncesinde kalmış, sağdan soldan toplama İslamcı yazarlarla çıkmak akıl kârı değil.

Akılcılık, bireycilik, dünyevilik, bu üçü yeniden doğuş, aydınlanma ve kendimize özgü modernleşme içim olmazsa olmaz mesabesinde, aksi halde zaafa uğratılır, güdülür, kandırılırsınız. Din bireysel-ahlaki alanda kalıp, bizi doğru, dürüst, erdemli insanlar, iyi vatandaşlar yapmalı, kötücül kişi ve hiziplerin elinde dünyamızı karartan bir aygıta dönüşmemeli.

Din ile ilgili resmi-yarı resmi hiçbir kurum ve kuruluş bulunmamalı, dinin devlet ve siyasetle bağı ancak bu şekilde kesilebilir. “Din görevlileri” adı verilen, hiçbir şey üretmeyen/üretime hiçbir katkısı olmayan asalak sınıfa tek kuruş harcanmamalı, bu paralarla fikir ve kültür-sanat alanına yatırım yapılmalı. Din ile ilgili resmi-yarı resmi kurum ve kuruluşlar, ayrıca ana akım dinin temsilcileri olarak İslam aydınlanmasının önünde engel teşkil ediyorlar. Ana akım din karşısında sekülerleşmeye öncelik vermek gerekiyor.

Modern dünya, kurumsal din başta olmak üzere sosyal ve siyasi yıkıcı güçleri frenledi, Aydınlanma bir akıl hareketiydi. Bugün Aydınlanma’nın yeniden başlatılması gerektiğini ifade eden Batılı akademisyenler, düşünürler var, Batı, yeni bir Aydınlanmayı düşünürken Müslümanlar geçmişi canlandırmayı hayal ediyorlar – Müslüman dünyanın akıl yaşı düşük. Fethe çıkmak istiyorsanız iki tane icat yapar, bir iki tane marka üretir, her yere girersiniz, 21. yüzyılda ona buna silah çekmenize gerek yok. Üretim yap, değerlerini, kültürünü yay, Asyalılar (Çin, Kore, Japonya) bunu gayet güzel yapıyorlar. İslamcıların, Osmanlıcıların, mafyatik Türkçülerin “aklı” ise hâlâ toprak ele geçirmekte – çağı kavrayamamanın sonuçları.

Günümüzde din yeniden şekilleniyor, dönüşüyor, ancak bu geriye dönük bir şekillenme, yani günümüz dünyasına hitap etmiyor, bugüne vereceği bir şey yok, 18. yüzyıl öncesi için “yeni” bir şekillenme bu. İlahiyat/teoloji tam bir yolgeçen hanı, herkes girip çıkıyor, atıp tutuyor, kendisine göre tanrı imal ediyor, din yapıyor, spekülatif, muğlak, kaygan, güvenilmez. Hakikati tek bir bakış açısı içinde zapt etme iddiası ise başlı başına bir felaket.

Bu ahval ve şerait içinde İslam aydınlanması kaçınılmaz bir zorunluluk, Müslüman dünyanın bu şekilde yola devam edemeyeceği aşikâr. İlaveten, kendisini zihnen güncelleyebilen, akademisi çalışan, kurumları sapasağlam ayakta olan ülkelere bir şey olmaz, yani ortada Batı’nın çökeceğine dair herhangi bir emare yok, bu gidişle olan bize olacak.

Atilla Fikri Ergun – atillafikriergun.wordpress.com

* 1952, NATO’ya tam üyelik

Cevap Yazın