İdeolojik Dindarlığın Arzusu

İslam Aydınlanmasının Hedefi

Türkiye’de dindarlığın ideolojisi var, felsefesi yok, bedeviliğin başladığı nokta burası. İdeolojik dindarlık tek tip İslam istiyor, tarihin belli bir döneminde sıkışıp kaldığı, farklı anlayışların yanı sıra Arapçı bir yaklaşımla farklı kültürleri ve yaşam formlarını da reddettiği için siyasete odaklanmış, kurumsal, tek tip bir anlayışı empoze etmeye çalışıyor. Din ile kültür arasındaki ilişki ya da etkileşimi kavrayamazsanız, -örneğin- Türklerin, Farsların ve Malayların İslamlaştıkları ölçüde İslam’ın da -aradaki ilişkinin tabiatı icabı- Türkleştiğini, Farslaştığını, Malaylaştığını anlayamazsınız. Kısacası Müslüman olmak ile Araplaşmak farklı şeyler.

İdeolojik dindarlık basbayağı teokrasi önerir, söylediklerinin hulasası budur, gerisi laf cambazlığıdır. İdeolojik dindarlar zihinlerinde kendilerinden başkasının yaşayamayacağı bir dünya kurarlar – distopya! Aslında yapılmak istenen Allah’a vekâlet etmektir, O’nun adına güce sahip olmak – kısmen eziklik psikolojisinin, kısmen de ilahlaşma-rableşme eğiliminin, bir diğer ifadeyle azgınlığın sonucu. Şükür ki tarihin seyri ileriye doğrudur.

Dine dair üç yaklaşım tarzı var: Merkeze alma, dışlama, uyarlama. Teokrasi bugünün konsepti değil, dışlama (dini yok sayma ya da hayatın bütününden kovma) girişimleri aptallık tezahürü, uyarlama (din yapma) çabaları ise absürt. Çemberin dışına çıkabiliriz: Din geleneksel haliyle olduğu gibi kabul edilir, bireysel-ahlaki alanda kurucu, kamusal alanda ise -sadece ilkesel açıdan belirleyiciliğiyle- yardımcı rol oynar, gerisi akıl, bilgi ve beceri meselesidir. Burada gelenekselden kasıt, imanın şartları, İslam’ın şartları, edille-i şer’iyye, ahlaki kurallar, pratikte başvurulan ilmihal bilgisi ve buna bağlı olarak ifa edilen ibadet-i mersumedir – yaşanagelen dini form. Bu anlamda geleneksel anlayış (sahih gelenek) aydınlanmaya engel teşkil etmez, bilakis bu haliyle sürece katkı sağlar.

İslam aydınlanmasının ana hedefi, aklın merkezde yer aldığı bir yaklaşım tarzını hâkim kılarak, her alanda ilerlemeyi sağlamaktır. Müslüman dünyanın kendi modernleşmesini gerçekleştirerek modern dünyayla rekabet edebilmesinin başka bir yolu yoktur. Baki hikmet ve maksatlar öne çıkarılmalı, din dili dünyevileştirmeli, sembolik ifadeler anlaşılır kılınmalı, mitolojik anlatılar akıl düzeyine çıkarılmalı/aklileştirilmelidir ki hurafeler ve bunlardan kaynaklanan yıkıcı pratikler ve geri kalmışlık bertaraf edilebilsin. Din, akılcı amaçlara hizmet etmediği takdirde cehalete ve barbarlığa hizmet eder, ortası yoktur. Bir başka ifadeyle dinin, akla, dolayısıyla akılcı, medeni, ilerlemeci amaçlara düşman hale getirilmesini, yıkıcı bir araç olarak kullanılmasını önlemek gerekiyor.

Bu noktada dinin konumunu bireysel-ahlaki alan olarak kesin bir biçimde belirlemek zaruridir. Akıl ile din arasındaki -halihazırda dağıtılmış olan- ittifak yeniden kurulmadığı ve din, tek başına siyasal bir aygıt olarak görülmeye devam ettiği müddetçe bir İslam aydınlanmasından söz etmek muhaldir. Dinin yüksek hakikatleri ile pozitif ilimler vasıtasıyla ulaşılan sonuçların çatıştırılması, dini aynı zamanda dünyayı açıklamak için de kullanmak isteyen “aklın” ortaya çıkardığı sun’i bir çatışmadır, ancak ne yazık ki bu çatışma yüzyıllardan beri boş yere devam etmektedir. Çifte hakikate gerek yoktur, zira aslında bir çatışma söz konusu değildir, söz konusu olan alan ihlalidir, din varoluşu anlamlandırır, pozitif ilimler ise dünyayı açıklar, anlam ile açıklamayı çatıştırmak absürttür, ikisi birbirinin alternatifi değildir.

Hurafelerin -kendileri inanmasalar da- birçok ilim ve fikir adamı tarafından toplumsallığa ya da insanları bir arada tutmaya hizmet ettiği gerekçesiyle faydalı bulunması, İslam aydınlanmasının önünde engel teşkil ediyor. Bu, -ben inanmıyorum ama insanlar inanmaya devam etsin anlamı ihtiva eden- entelektüel bir samimiyetsizlik, ikiyüzlülük ve öldürücü bir pragmatizmdir. Kısacası hurafeler ve akıl düzeyine çıkarılmamış/aklileştirilmemiş mitolojik anlatılar istikamet belirleyici, hayata yön verici anlatılar olmaktan çıkarılmalıdır.

Akılcı, medeni, ilerlemeci amaçları reddeden, bunları dışlayan, mensuplarının bireysel dünyevi ihtiyaçlarını göz ardı eden, sadece itaate ve toplumsallığa odaklanan, bunları sağlamaya ve muhafaza etmeye yönelik din anlayışı, Müslüman dünyanın prangasıdır. Öte yandan felsefe ile din, daha geniş çerçevede pozitif ilimlerle din arasındaki -yanlış anlamadan kaynaklanan- uçurumun kapatılması zorunludur. Aynı şekilde estetik bir din algısına ihtiyaç var, aksi halde bedevilik kaçınılmaz.

Çağın firarisi olmaya, tarihe kaçmaya, tarihin belli bir dönemini geri dönülecek bir “kayıp cennet” olarak sunmaya yönelik yaklaşımlar bertaraf edilmeden bir İslam aydınlanması gerçekleştirmek mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla ideolojik dindarlığın tarihi toplumsal müesseseleri, siyasal model ve eylemleri, uygulama biçimlerini günümüz dünyasına taşıma ve milli kimliği dumura uğratma (kimlik bunalımı yaratma) arzusuna prim vermemek, eğitim-öğretim sistemini de bu doğrultuda yapılandırmak gerekiyor.

İnanç, kaçınılmaz olarak bir bakış açısı oluşturduğu ve bu da pratiğe yansıdığı için, yaşadığımız coğrafyada 16. yüzyıldan bu yana vaziyete hâkim olan, gerilemeye ve çöküşe yol açan Eş’ariliğin yerine akla ve bilime, dolayısıyla ilerlemeye yatkın olan Maturidiliğin yeniden ikame edilmesi ayrıca zorunludur. İslam aydınlanmasına uygun inanç formu Maturidilikte mündemiçtir.

Kişilere odaklı dindarlık sorun yaratmakta, 18. yüzyıl öncesine ait olan, hocanın, şeyhin, üstadın öne çıktığı, herkesin bir kişinin ağzına ya da işaretine baktığı, monolog üzerine kurulu yapılar zihinleri bloke ederek düşünceyi öldürmektedir. Bilgi ve düşüncenin son derece hızlı yayıldığı, kaynaklara kolay ve hızlı erişilebildiği günümüz dünyasında bireyselliğin teşvik edilmesi yoluyla bu yapıların etkisi azaltılmalıdır. Düşünmeyi, sorgulamayı, eleştirmeyi öğreten ve özgüven aşılayan bir eğitim-öğretim sistemi ile orta vadede sorunun üstesinden tamamen gelinebilir.

Yeni bir hümanizm denemesinde bulunarak, insan merkezli bir din anlayışı üzerinde durmanın zamanı gelmiştir. Bu anlayış, insanın Allah’ı kullanarak diğerlerini ezme ya da boyunduruk altına alma niyet ve girişimlerinin panzehridir. Aynı şekilde kadına yönelik şiddeti meşru gören din algısı ve bu algıdan kaynaklanan arkaik tutum ve davranışlar cemiyetten temizlenmelidir. Tüm sorunların başladığı asıl nokta, tarihsel olan, toplumsal yapı ve kültürle ilgili meselelerin “din” olarak empoze edilmesidir.

İslam aydınlanmasının yöntemine gelince, radikal tarzda değil sürece yayılmış aşamalı bir aydınlanma üzerinde yoğunlaşmak gerekiyor. Akılcı yaklaşım, inançtan düşünceye geçişi sağlamak, yanı sıra kültürü ıslah etmekle birlikte bu konuda bir bunalım (kültür bunalımı ya da kültürel yabancılaşma) yaratmamaya özen göstermeyi gerekli kılar, aksi halde kendi kendisini dinamitleyen bir yaklaşımın kurbanı oluruz. Burada amaç, yapıyı temelinden yıkıp yeni bir bina kurmak değil değiştirilmesi gerekeni değiştirmek, kendimizi yenilemekle birlikte kendimiz olarak kalmaya devam etmek ve ilerlemektir, dolayısıyla dışarıdan bire bir kopyalayacağımız herhangi bir şey yoktur. Modellere bakılabilir, bunlar incelenebilir, ancak hiçbir model bire bir tatbik edilemez.

Atilla Fikri Ergun – atillafikriergun.wordpress.com

 

Cevap Yazın