Hâdimü’l-Haremeyn mi? Hâdimü Külli Şer mi?

İslâm tarihinde çok iyi bilinen bir ‘Vahşî’ var. Uhud Savaşı’nda Hz. Hamza’nın ciğerini söken Habeşli kölenin adıydı ‘Vahşî’. Müşriklerin ordusunda, Müslümanlara karşı savaşıyordu. ‘Vahşî’nin orada sergilediği canavarlık yüzyıllarca unutulmadı, o vahşetin bir benzerini bugün o toprakların hükümdarı olarak Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın sergilemesi karşısında kelimeler kifayetsiz kalıyor.

Mezbahaya Çevrilen Bir Konsolosluk

2 Ekim’de İstanbul’da, Suudi Arabistan Konsolosluğu’nda yaşananları bir film sahnesinde görsek, ‘abartmışlar’ derdik. En pespaye mafya filmlerinde bile insanlar kafası, kolları, bacakları kesilerek öldürülmüyor veya öldürüldükten sonra cesedi böyle bir muameleye mâruz kalmıyor. Bu tip şeyleri ancak ‘Testere’ ve benzeri fantastik korku filmlerinde görebilirsiniz.

2 Ekim günü öğleden sonra Suudi Arabistan’ın İstanbul’daki konsolosluk binası öyle anlaşılıyor ki tam da bu sahnelerin yaşandığı bir kasap dükkânına, bir mezbahaya dönüşmüş! İçeride bir insan boğularak öldürülüyor, sonra ceset bir ‘uzman’ tarafından parçalara ayrılıyor ve bir şekilde yok ediliyor. Suudi Arabistan Konsolosluğu, bir ‘diplomatik misyon’ olmaktan çıkıp bir mezbahaya dönüşürken Başkonsolos Muhammed el Otaibi de orada bulunuyor ve olup bitenlere adeta nezâret ediyor.

Devletlerin kimi zaman doğrudan gizli servisleri eliyle kimi zaman birtakım terör örgütlerine ihale ederek kimi zaman da profesyonel katiller üzerinden cinayet işlettiklerini biliyoruz. Ama Suudi Arabistan yönetiminin bu kanıksanmışlığın içinde sergilediği vahşet, bütün dünyayı dehşet içinde bıraktı. Bu tablo bize hem ‘Suudi Arabistan’ın nasıl bir ‘devlet’ olduğu hem de onu yönetenlerin nasıl insanlar olduğu hakkında bir fikir veriyor.

Habeş’in ‘Vahşi’sinden Suud’un Vahşisine

İslâm tarihinde çok iyi bilinen bir ‘Vahşî’ var. Uhud Savaşı’nda Hz. Hamza’nın ciğerini söken Habeşli kölenin adıydı ‘Vahşî’. Müşriklerin ordusunda, Müslümanlara karşı savaşıyordu. ‘Vahşî’nin orada sergilediği canavarlık yüzyıllarca unutulmadı, o vahşetin bir benzerini bugün o toprakların hükümdarı olarak Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın sergilemesi karşısında kelimeler kifayetsiz kalıyor. Suud Devleti’ni bugün fiilen kralın değil veliaht prensin yönettiği, devletin güvenlik ve istihbarat birimlerinde ondan habersiz kuş uçmadığı dünyanın malumu.

‘MBS’in İstanbul’daki vahşi cinayetin emrini veren adam olduğundan kimsenin şüphesi yok. ‘Vahşi’ isimli o Habeş köle daha sonra tövbe edip Müslüman olmuştu. Allah, İstanbul’daki vahşeti sergileyen bugünkü Suud yöneticilerine tövbeyi etmeyi nasip etsin diyelim.
Suudi Arabistan’ın fiili yöneticisi Veliaht Prens Muhammed bin Selman, 80’ini aşmış, beli bükülmüş, bir ayağı çukurda mevcut Kral Salman bin Abdülaziz’in oğlu. Kral Selman, sıradaki Veliaht Prens Naif’i devre dışı bırakarak kendi oğlunu veliaht prens ilan etti ve ipleri, 33 yaşındaki Muhammed bin Selman’ın eline verdi. Yeni Veliaht Prens, Batılı, bilhassa Amerikalı dostlarının kendisine Muhammed bin Selman kelimelerinin ilk harflerini kullanarak kısaca ‘MBS’ (‘Em-bi-es şeklinde okunuyor) demesinden hoşlanıyor. Hem Ortadoğu’nun hem de bütün Müslüman dünyanın, ‘Suudi Arabistan’ diye bir kanayan yarası olduğu bu cinayetle bir kez daha görüldü. Suudi Arabistan, ne ait olduğu medeniyetin ne içinde bulunduğu coğrafyanın ne de üyesi bulunduğu devletler topluluğunun hakkını verebilen hastalıklı bir organizma. Neredeyse sınırsız petrol kaynaklarına sahip olması, buradan elde ettiği muazzam miktarda para, bu parayı başta hoşlanmadığı rejimlerin istikrarsızlaştırılması amacıyla radikal örgütleri desteklemek gibi bin türlü karanlık faaliyetin finansmanında kullanması ayrıca hem de küresel ve bölgesel aktörlere kendini çeşitli bölgesel meselelerde kullandırtmadaki ‘becerisi’, bu istihbarat devletinin varlığını devam ettirmesini sağlıyor. Suudi Arabistan bütün bunları, devletin bekası için yapmaz, onun için önemli olan hanedanın devamlılığıdır. Bütün kararlarına, hamlelerine yön veren ana sâik budur.

Bu ülkenin Suud sülâlesinin elinde kalması, Müslümanların kanayan yarasıdır dedik, zira Mekke ve Medine gibi İslâm’ın iki mukaddes beldesi buradadır. Bu sülâle, bu sebeple kendisini ‘hâdimü’l-haremeyn’ yani ‘iki kutsal beldenin koruyucusu’ diye sunar. Bu insanların dedeleri, sapkın Vahabi inanışlarından hareketle başta Hz. Peygamber’in, Hz Ömer’in, Hz Ali’nin kabirleri olmak üzere Müslüman bütün kutsal mekânların yakıp yıkmıştı. Onların torunları olan bugünkü yöneticiler ise 1 milyar 800 milyon Müslümanın günde beş vakit yüzünü çevirdiği Kâbe’nin ve Kâbe’yi içine alan Mescid-i Haram’ın etrafını dev gökdelenlerle çeviriyorlar. Kâbe bugün, kendisine tepeden bakan gökdelenlerin, rezidansların gölgesinde kalmış durumda. Suud hanedanı bu tablodan hicap duymuyor. Bu tablo dedelerinin vaktiyle yaptıklarından farklı değildir. İslam veya Müslümanlık hanedanın yöneticileri için istikamet aldıkları inanç veya kararları için bir dayanak, bir yöneliş değil, eğreti duran bir süs, propagandalarında kullandıkları bir malzemeden ibaret. Böyle eğreti bir yapıyı sadece para kuvvetiyle ayakta tutabilmek mümkün değil. Amerika’nın, bu hanedana aşağı yukarı 70 yıldır süren sınırsız desteği burada devreye girer.

“Kral’a Dedim ki Orada İki Hafta Kalamazsın!..”

“Krala dedim ki bak Kral, biz olmasak orada iki hafta bile kalamazsın. Bu yüzden bunun karşılığını ödemelisin.” Bunlar Amerika’nın, hadi şuursuz demeyelim, açık sözlü başkanı Donald Trump’ın sözleri. Bunlar nihayet Suudi Arabistan’ı aşağılayan sözler olduğu için eleştiri konusu oldu ama Trump, doğruyu söylüyordu.

Amerika desteğini çekerse Suud hanedanı gerçekten de ‘iki hafta’ içinde mi çöker bilemeyiz ama ‘üç vakte kadar’ çökeceği kesindir. Suud krallarının, hanedanlığın devamının garanti edilmesi için en az 70 yıldır Amerika’ya adeta haraç ödediklerini bilmeyen yok. Bu haraç, görüntüde silah alımı üzerinden verilir. 2016 Şubat ayında yayınlanan The Military Balance (Askeri Denge) adlı yıllık rapora göre Suudi Arabistan, ABD ve Çin’den sonra en fazla savunma harcaması yapan üçüncü ülke. 2015 yılında 82 milyar dolar savunma harcaması yaptı. Bu paranın büyük miktarı Amerikan silah endüstrisine aktı. Daha önceki yüz milyarlarca doların yine oraya aktığı gibi.

Donald Trump’ın, iki hafta önceki sözlerini hatırlayalım: “Suudi Arabistan çok iyi bir müttefik. Onlarla 110 milyar dolarlık silah anlaşması yaptık, bir düşünün tam 110 milyar dolar. Bu silahları benden almazsa Rusya’dan alır, Çin’den alır. Bu parayı öteki ülkelere vermek aptallık. Bu para, 450 bin kişi (Amerikalı) için iş imkânı demek.”

Suudi Arabistan’ın, Amerika’dan aldığı yüz milyarlarca dolarlık silahı, Yemen, Suriye gibi yerlerde yürüttüğü vekalet savaşlarını bir kenara bırakacak olursak, -ki orada o kadar sofistike silahlar kullanılmaz- herhangi bir ülkeye karşı kullandığı görülmüş değildir. Bunun sebebi basit: Suud hanedanı, Amerika’dan aldığı silahları, onları kullanacağı için almaz, almak zorunda olduğu için alır. Zira Suudi Arabistan’ı koruyan elindeki silahlar değil, Amerika’nın, Suud hanedanına verdiği destektir. Trump’ın ‘Hey Kral’ diye başlayan aşağılayıcı cümlesi kendisine sorulduğunda, Veliaht Prens’in tek yapabildiği alttan almak, işi şakaya vurmaya çalışmak olmuştu.

Çatışmada ve İstikrarsızlıktan Beslenen Üç Ülke

Ortadoğu’da üç ülke çatışma ve istikrarsızlıktan beslenir. Bu üç ülke İsrail, İran ve Suudi Arabistan’dır. Bu durumun çeşitli tarihi, jeopolitik ve dinsel sebepleri var. Mesele Suudi Arabistan’ın, hanedanı ayakta tutabilmek için iki şeye ihtiyaç bulunuyor: Korku yaratacak bir hayalete ve o hayalet gerçeğe dönüştüğünde, onu koruyacak bir güvenlik garantisine. Birinci ihtiyacı karşılayan İran’dır. İkincisini ise Amerika. İran hayaleti, sadece Suudi Arabistan’da değil Körfez’deki bütün öteki krallıkları, emirlikleri korkutur. Bu korkuya karşı Amerika, bu kralların parasını alır ve onlara güvenlik garantisi verir. Bu, al ver ilişkisini meşrulaştırmak için zaman zaman bölgede kontrollü gerilimlere ihtiyaç duyulur ve bunlar yaratılır.

Suud hanedanının, Amerika’nın gözündeki bir misyonu Amerikan silah sanayiini desteklemekse bir diğeri, bölgede İsrail’in düşmanlarına karşı bu ülkeye destek olmaktır. Bu sebeple Suudi Arabistan, Orta Doğu’da, Amerika-İsrail çizgisinin en önemli müttefiki durumunda. Başta Filistin sorunu olmak üzere bütün bölgesel sorunlarda Suud Sarayı, İsrail’in yanındadır.

Suudi Arabistan sadece İsrail’i korumaz, bölgedeki statükonun da en etkili koruyucusudur. Küresel güçler Arap Baharı’nı çökertmeyi başarmışsa bu süreçte en önemli, en etkili bölgesel ortakları Suudi Arabistan’dı. Son yıllarda hiçbir gelişme Suud Sarayı’nı Arap Baharı kadar tedirgin etmemişti. Mart 2011’de Mısır’da Hüsnü Mübarek’in halk hareketleriyle devrilmesi Riyad’da deprem etkisi yarattı. Önce Tunus’ta, sonra Mısır’da diktatörlerin gidişi, Suudi Arabistan’da büyük bir tedirginlik yarattı. Mısır’da serbest seçimle iktidara gelmiş yönetimin askeri darbeyle devrilmesinin arkasında üç güç merkezinin başında Suudi Arabistan vardı. Mısır içinde Selefi unsurları bu yönde hareketlendiren de Suud istihbaratıydı. O darbenin hazırlanmasındaki asıl para kaynağı da Suudi Arabistan ve onunla birlikte hareket eden Birleşik Arap Emirlikleri’ydi. Bütün bunlara bakınca Amerika Başkanı Trump’ın, Suudi Arabistan için ‘harika bir müttefik’ demesi boşuna mı?

Türkiye ile İlişkiler

Suudi Arabistan’ın yukarıda anlatılan durumu Türkiye’ye bakışını ve tabii Türkiye’nin de ona bakışını belirliyor. Dünyaya, bölgeye ve bölgedeki statükoya bakışları taban tabana zıt iki ülke olarak bir ilişkiyi yürütmeye çalışıyorlar. 2010 yılı sonunda patlak veren Arap Baharı’da Türkiye’nin, halklardan yana tavır alıp destek vermesi, ilişkilerin kırılma noktalarından biriydi. Suudi Arabistan’a yönelik büyük meydan okumalardan biri, bölgede artan İran nüfuzu ise diğeri değişim talepleridir. Değişim talepleri ağırlıklı olarak iki damardan akıyor. Biri daha radikal bir İslamcı yönetim istekleri, diğeri ise serbest seçimler ve reform talepleri. Türkiye, Orta Doğu’daki reform ve demokrasi taleplerinin ilham kaynağı. Türkiye son yıllarda bölgede hem nüfuzu hem görünürlüğü artan bir ülke olarak Suudi Arabistan için son derece rahatsız edici. Özellikle kendi mahallesi gördüğü Körfez’deki ülkelerden Katar ile Türkiye’nin kurduğu özel ilişki ve Türkiye’nin işi bu ülkede bir askeri üs kurmaya kadar götürmesi, Suudi Arabistan’ı tedirgin ediyor. Katar’ın ekonomik ve siyasi kuşatmaya alınmasının en önemli sebebi, Suudi Arabistan ile paralel politikalar izlemeyi reddedip Türkiye ile kurduğu bu ilişkiydi. Nitekim blokajın kaldırılması için Katar’ın önüne koydukları şartlardan biri olarak Türkiye’nin bu ülkedeki üssünün kapatılmasıydı.

Kaşıkçı Cinayeti ve Sonrası

Cemal Kaşıkçı gibi etkili bir gazetecinin, Saray’ın emriyle katledilmesinde Kaşıkçı’nın Türkiye’nin bölge vizyonunu paylaşan bir isim olmasının etkisi olmadığını kim iddia edebilir? Suud Sarayı, rejim muhaliflerine karşı daha önce de cinayetler işledi, aralarında prenslerin de bulunduğu insanları yurtdışı operasyonlarla ortadan kaldırdı. Artık ‘zamanın ruhu’ mu demek lazım bilemiyoruz ama o cinayetlerin hiçbiri, Kaşıkçı vak’ası kadar tepkilere yol açmamış, Suud rejiminin başını bu kadar ağrıtmamıştı.
İstanbul’da işledikleri bu cinayet bir kartopu gibi giderek büyüyor, güçleniyor ve Suud Sarayı’nın duvarlarını sarsıyor. Türkiye, İstanbul’da cinayet işlerken suçüstü yakaladığı Suud krallarını, hem bölge halklarının hem dünya kamuoyunun gözünün önünde ağır şekilde hırpaladı, hırpalıyor. Kaşıkçı cinayeti sonrasında ortaya çıkan tablonun, Suudi Arabistan’ın Arap Baharı’nda olduğunu ileri sürenler var. Suud Sarayı bu vartayı nasıl atlatır, Veliaht Prens bin Selman’ın krallık yolu kapanır mı, Amerika’da büyük patron onu kenara çekmek zorunda kalır mı bilemeyiz. Bildiğimiz, gördüğümüz şu: Orta Doğu’da ‘kral’ olmak, ‘diktatör’ koltuğunda oturmak, son elli yıldır hiç bu kadar zor ve sıkıntılı olmamıştı.

Cevap Yazın