Güvenlik Algısı Reformun Önüne Geçti

Arap Bahar’ının trajik olayları, sadece rejimler için değil, aynı zamanda uluslararası düzeyde de yankı buldu. Uluslararası düzeyde demokrasi savunucu olduğunu iddia eden ülkeler güvenlikçi politikaları öncelediler. Artan terör ve bölgesel istikrarsızlık karşısında ise kendileri için daha güvenilir ve istikrarlı ortak olarak gördüğü otoriter rejimleri desteklemeye başladılar. 

“Arap Baharı”nın 8. Yılında Değişen Demokrasi Algısı ve Toplumsal Talepler

1990’ların sonlarında yükselen demokratikleşme dalgası, otoriterliğin son kalelerinden biri olan Ortadoğu’da yeni bir süreci başlattı. Yükselen bu yeni dalga, Bush yönetiminin sözde “özgürlük gündemini” getirdiği 11 Eylül’den sonra önemli bir ivme kazandı. Ancak bölgedeki demokratikleşme umutları, sınırlı liberalleşme gündemleri ve kozmetik reformların gölgesinde başarısızlıkla sonuçlandı. 2000’lerde artan ekonomik ve akabinde gelişen siyasi krizler, 2010 sonlarında bölgede çoğumuzun ““Arap Baharı”” olarak adlandırdığı olaylar zincirini tetikledi ve bölgedeki demokratikleşme umutlarını bir kez daha yeşertti. Ne yazık ki, kısa sürede bu umutlar birçok ülkede güçlü otoriter rejimler tarafından yok edildi. “Arap Baharı”, devlet elitleri için otoriter uygulamaları haklı çıkarmak ve sivil toplumun manevra alanını sınırlamak içi yeni bahaneler oluşturdu. Değişime en açık Ortadoğu devletlerinde dahi reform fikri konusunda insanlar daha ihtiyatlı davranmaya başladı. Suriye, Yemen ve Libya gibi ülkelerde ise baskının ve şiddetin egemen olduğu başarısız devletler sorunsalına dönüştü.

Arap Bahar’ının trajik olayları, sadece rejimler için değil, aynı zamanda uluslararası düzeyde de yankı buldu. Uluslararası düzeyde demokrasi savunucu olduğunu iddia eden ülkeler güvenlikçi politikaları öncelediler. Artan terör ve bölgesel istikrarsızlık karşısında ise kendileri için daha güvenilir ve istikrarlı ortak olarak gördüğü otoriter rejimleri desteklemeye başladılar.

“Arap Baharı” her ne kadar demokratikleşme yönünde toplumsal talebin artması ve güçlü bir sivil toplumun oluşması için yeni fırsatlar doğursa da nihai olarak otoriterliğin ve baskının artması toplumsal talepler ve kamu tercihlerinin değişmesine neden oldu. Toplumsal düzeyde, geçtiğimiz 8 yılda demokrasiye karşı talepler gün geçtikçe azaldı. İnsanlar her şeyden önce güvenlik ve istikrar söylemleri etrafında birleşmeye başladılar. Hatta “Arap Baharı”nın en çok etkilediği ve başarısız devlet sorunsalının hâkim olduğu bazı ülkelerde ‘en kötü otoriter yönetim dahi, iç savaş ve istikrarsızlıktan daha iyidir’ söylemi geniş kitleler tarafından kabul görmeye başladı.
Ortadoğu’da Demokratikleşme ve Toplumsal Talepler
Tarihsel olarak birçok kez deneyimlendiği üzere, demokratikleşme süreçlerinde güçlü sivil toplum ve bu gurupların talepleri önemli itici güç olmuş, özellikle, batı demokrasilerinde toplumdan gelen katılımcı talepler, siyasi otoritelerin daha reformcu olmalarını zorunlu kılmıştır.

Ancak Ortadoğu’da başarısızlıkla sonuçlanan demokratikleşme girişimleri incelendiğinde, toplum taleplerinden ziyade, iktidar sahiplerinin güçlerini pekiştirmek için yaptığı ve çoğu zaman tepeden inme olarak adlandırılabilecek reform çabalarından bahsedilebilir. Özellikle 1990’larda yaşanan üçüncü dalga demokratikleşme sürecinde, bölgedeki rejimleri sınırlı reformlar ile otoriter devlet yapılarını korumayı başarmışlardır. Ortadoğu monarşilerinde ise, yönetimler aile, klan ya da kabile bağları ile otoriter yapılarını korumuş ve toplumsal talepleri minimize etmişlerdir.

Bölgedeki toplumsal hareketlerin tarihi incelendiğinde 1960’larda ve 1970’lerde kitlesel hareketler, değişim talebinden ziyade politik milliyetçilik tarafından motive edildi. Böylelikle, rejimler, çoğu durumda, milliyetçi söylemler ile beslenen rejim destekçisi gurupları kullanarak muhalif hareketleri başarılı bir şekilde ortadan kaldırdı. 1980’lere gelindiğinde ise ekonomik liberalleşme ve hızlı şehirleşme bölgedeki önemli sosyoekonomik ve sosyokültürel değişimleri açığa çıkardı. Bu durum, sadece politik liberalleşme adı altında uygulanan yeni seçimlere ve yasama reformlarına değil, aynı zamanda bölgedeki toplumsal yapıların yeniden düzenlenmesine de neden oldu. Bu yıllarda milliyetçi tandanslı rejim yanlısı guruplara alternatif olabilecek İslami hareketler toplumsal karşılık bulmaya başladılar. İslami STK’ler aracılığı ile sürdürülen sağlık hizmetleri, eğitim ve maddi yardım gibi konularda gösterilen başarılar ile alternatif bir sivil toplum modeli olarak yükseldiler. Ancak birçok Ortadoğu ülkesinde, rejimler politik-İslam ekseninde gelişen sivil toplumu tasfiye etmekte başarılı oldular.

1990’lı yılların ortalarından başlayan Barselona Süreci’nden sonra, Ortadoğu’da sivil toplumun güçlenmesi ve toplumsal taleplerin gelişmesi için yeni umutlar yeşerdi. Sivil toplum örgütleri özellikle 2000’lerden sonra kurumsallaşmaya başladı ve somut olarak genişledi. Bu bağlamda, küresel insan hakları ve demokrasi yanlısı hareketlerin yükselişi, Arap insan hakları ve demokrasi örgütlerinin oluşumunu da teşvik etti. Ortadoğu sivil toplumu ilk kez aktif bir rol oynamaya başladı ve muhalefet grupları için alternatif bir yol sağladı.  Ancak, kısa zamanda sivil toplum örgütlerinin baskılanmış olması nedeniyle bağımsız sivil faaliyet sıkı devlet kontrolü altına alındı. Ve ekonomik liberalleşme programları altında, sivil toplum ve toplumsal hareketler sınırlı bir alanda faaliyetlerine devam ettiler.

2000’lerde ortaya çıkan ve küresel krizler ile artan ekonomik sıkıntılar ve akabinde gelişen yüksek işsizlik, yaygın yolsuzluk ve sosyal eşitsizlikler gibi konular, Ortadoğu ülkelerinin çoğunda değişim talebini artırdı. Her ne kadar güçlü olmasa da sivil toplum açısından, 21. yüzyıl ile açığa çıkan ekonomik ve siyasi krizler yeni faaliyet alanları açtı. 2010’da mevcut sivil toplum ve siyasi muhalefet, siyasal ve toplumsal taleplerin artmasında tetikleyici güç haline geldi. Birkaç ay içinde ise, yeni muhalif-toplumsal hareketler, özellikle sosyal medyayı kullanarak, kamusal ve siyasal alanda daha etkin olmaya başladı. Bu yıla kadar çok da etkin olamamış sivil toplum, daha fazla reform, refah ve toplumsal adalet üzerine şekillenen tartışmaların bir parçası haline geldi. Daha önce sessiz kalan birçok insan sosyal ve ekonomik adaletsizliklerden söz etmeye ve değişim çağrısı yapmaya başladı. 2010 sonlarına gelindiğinde ise “Arap Baharı” olarak anılacak olaylar başladı.

“Arap Baharı” 17 Aralık 2010’da Tunus’ta başladığı zaman, Ortadoğu’da demokratikleşme umutları yeniden ortaya çıktı. Demokratikleşme ve yeni özgürlükler üzerine iyimserlik, ülkeden ülkeye hızla yayıldı ve Ortadoğu’nun büyük bölümünü etkiledi. Tunus, Mısır ve Libya’daki rejimler düştükçe ve diğer rejimlerin sırayla düşeceğine ve yeni bir demokratikleşme dalgasının yaşanacağına olan inanç artarak devam etti.

Ancak bu iyimserlik kısa sürdü. Otokratik rejimler hem statükolarını devam ettirdiler hem de daha baskıcı bir otoriterlik versiyonunu yeniden tesis etmede kayda değer bir başarı gösterdiler. Suriye, Yemen ve Libya başta olmak üzere, kimi ülkelerde ise toplumsal ayaklanmalar devlet-toplum ilişkilerinin en şiddetli döneminin ve iç savaşa dönüşen sürecin başlamasına neden oldu. Beklenen demokrasi festivali sadece bir hayale değil, devlet şiddetine ve otoriter tepkilere de dönüştü. İnsanlar hayal kırıklığına uğradı ve toplumlar daha da kutuplaşmaya başladı.
“Arap Baharı” Sonrası Toplumun Demokrasi Algısı ve Güvenlikçi Anlayışın Öncelenmesi
“Arap Baharı” öncesi her ne kadar sivil toplum güçlü olmasa da bölge genelinde demokrasi kavramı üzerine iyimserlik yaygındı.  Ancak, “Arap Baharı” sonrasında artan otoriterleşme, devlet şiddeti ve güvenlik problemleri, devletler düzeyinde güvenlikçi politikaların artmasına neden oldu. Toplumsal düzlemde ise reform ve demokrasi kavramlarına daha kuşkucu yaklaşılmasına, ayrıca güvenlik ve istikrarın her şeyin üzerinde tutulmasına neden oldu. Bu bağlamda iddia edilebilir ki Ortadoğu’da demokrasiye karşı olumlu tutum “Arap Baharı” sonrasında azalmıştır hatta kimi guruplar tarafından demokrasi kavramının kendisi güvenlik probleminin nedeni olarak görülmeye başlanmıştır. Bu bağlamda, Arap Barometresi Anketi sonuçları gösteriyor ki “Arap Baharı” sonrası Ortadoğu’da daha fazla sayıda insan demokrasi kavramına kuşkulu bakıyor. ‘’Demokrasiyi ülkeniz için uygun sistem olarak görüyor musunuz?’’ sorusuna olumlu cevaplar, 2011’den bu yana %3,9 azalırken, 2017’de katılımcıların sadece %10,5 olumlu cevap vermiştir. Aynı şekilde, “Demokrasi, sorunlarına rağmen en iyi sistemdir.” ifadesine büyük çoğunluk katılmamıştır.

Demokrasi kavramına yönelik artan şüpheciliğin yanı sıra, Arab Opinion Survey, “Arap Baharı”’na yönelik Arap kamuoyunun algısının zaman içinde kötüleştiğini gösteriyor. “Arap Baharı” ve sonuçlarına yönelik olumsuz tutumun geçtiğimiz 8 yılda arttığı gözlemlenmektedir. “Arap Baharı”nın en şiddetli günlerinin yaşandığı 2011 yılında, anket sonuçları katılımcıların %60’ın “Arap Baharı”nın sonuçları hakkında olumlu beklentilere sahip olduğunu gösterirken, bu yıl yayınlanan Arap Opinion Survey’de bu oranın %45’lere gerilediği ve katılımcıların %34’ünün ise “Arap Baharı”nı ve sonuçlarını olumsuz bir şekilde değerlendirdiğini göstermektedir. Ankete dâhil olan ek yazılı cevaplarda ise, “Arap Bahar’ının olumsuz bir süreç olarak değerlendiren katılımcılar, büyük ölçekli insan kayıplarını, anlaşmazlık ve kaosun yayılmasını ve artan güvenlik konularını olumsuz bakışlarının nedenleri arasında sıralandırdılar.

“Arap Baharı”nın 8. yılını yaşadığımız bu günlerde yayınlanan anket sonuçlarına göre, Arap halkları arasında demokrasi ve “Arap Baharı” kavramları üzerine artan olumsuz havanın yanında, politik ilgisizliğin de bölgede arttığı söylenebilir. Bu konuda siyasal kurumlara karşı artan güvensizliğin, siyasal katılımı da etkilediği söylenebilir. Bu bağlamda, siyasal katılımın önemli göstergelerinden biri olan seçimlere katılım üzerine yapılan araştırmalar incelendiğinde, 2018 yılında yayınlanan Arap Opinion Survey sonuçlarına göre, 2011 yılından bu yana yaklaşan seçimlere iştirak etmeyi düşünen katılımcı oranının geçtiğimiz süreçte %10 azaldığı görülmektedir. Son anket sonuçlarında katılımcıların %46’sının yaklaşan seçimlere katılmayacağı yönünde beyanda bulunduğu gözlemlenmiştir. Ayrıca, 18,830 Arap katılımcı ile yapılan 2018 Arap Opinion Survey’de, 2011’den bu yana daha fazla katılımcının bölgedeki siyasi patilere yönelik güveninin azaldığını belirtilmiştir. 2018’de yayınlanan sonuçlarda bölgedeki siyasi partilere güvensizliğin %66’lara ulaştığı gösterilmiştir.

8 yıl önce “Arap Baharı”nın ilk kıvılcımının yakıldığı günlerde, Ortadoğu’daki insanlar özgürlük, adalet, onur ve siyasette onlara bir ses veren yeni bir toplumsal sözleşme üzerinde tartışıyorlardı. Ancak, toplumlar her ne pahasına olursa olsun iktidara gelmeye kararlı otokratik rejimler ya da büyük çapta ağır suçlar işleyen terörist gruplar tarafından tehdit edildi. Şiddet, terör, kargaşa ve başarısız devletlerin ortaya çıkmasıyla demokrasi ve demokratikleşmeye olan inanç neredeyse yok oldu. Yukarıdaki analizlerin de gösterdiği gibi, demokrasiye, “Arap Baharı”na ve politik hareketlere karşı bakış açısı kötüleşti. İnsanlar her şeyden önce güvenlik ve istikrar anlayışını kabullendi ve reform gündemi bu anlayışın gölgesinde kaldı.

Cevap Yazın