Faizi Yok Etmek İçin DÇ Hesabı

Ocak Medya yazarı Sinan Eskicioğlu, bir zamanlar adından çokça söz edilen Akevler uygulamasının neden yeterince anlaşılamadığını sorguluyor. İşte o yazı:

‘Kooperatif’ diyenleri anlıyor musunuz?

Büyüme beraberinde yozlaşmayı da getiriyor. Bunun örneklerini ve sıkıntılarını yaşıyoruz. Büyüme olurken gelişme, aynı zamanda yıllık (beş-on yıllık) planlarla programlama ve aynı zamanda da insan ve toplum eğitimi de gerekli. Aksi takdirde çarpık kentleşme, dengesiz gelir dağılımı ve toplumsal çöküntü yaşanmaya başlıyor.

Toplumların da insanlar gibi, bir doyum noktası vardır. O doyum noktasına ulaşılmadan bazı gerçekler fark edilmez ve araştırılmaya başlanmaz.

Türkiye’de doyum noktası henüz tamamlanmış değil. İşte bu yüzden de bazı şeylerin kıymeti bilinmiyor. Bilinmeye başlandığında da iş işten geçmiş oluyor. İstanbul’u geliştireceğiz derken, şehrin ucube bir hal alması gibi.

Birileri sürekli Kooperatiflerden, Ortaklık sisteminden bahsedip duruyorlar. Bu kişilerden birisi de Milli Gazete’den Reşat Nuri Erol. Dillerinde tüy bitti bu insanların, dertlerini anlatabilmek için.

Ne anlatmaya çalışıyor bu insanlar,

Neyin derdindeler,

Kim bu insanlar…

Bu insanlar 40 yılı aşkın zamandır aynı dertle dertlenmekteler. Enflasyondan etkilenmemek ve faizi yok etmek için DÇ (demir-çelik) baz alınarak bir kooperatif hayata geçirmiş insanlar.

Çocukken top oynadığımızda, çalışmalar yaptıkları yazıhanelerine topumuz kaçardı. Bu insanlar ne rahatsız olurlar, ne de olumsuz bir tepki gösterirlerdi.

O zamanlar, ‘ya bu insanların derdi ne?’ diye sorgulardım.

Biraz daha büyüdükten sonra sorduğum soru da, bu insanların neden DÇ hesabı yaptığıydı. Zaten kullanımda olan bir para birimi var, bu insanlar neden DÇ hesabındalar?

Üniversite yıllarımda karşıma çıkan bir tefsirci merakımı daha da arttırdı. Analitik Tefsir yapan, rahmetli Ali Sayı.

Merakım arttıkça anlamaya çalışıyordum.

‘Ya bu insanların derdi ne?’

İslamcı deseniz, değiller.

Dinci deseniz, değiller.

Namaz kılıyorlar, müslüman insanlar, ama her birey kafasına göre de takılabiliyor.

En karmaşık sorulardan en basitine kadar ne sorsanız cevabını alabiliyorsunuz ama buna rağmen ‘insanlar anlayamıyorlar’. Bu durum bana çok garip gelmişti.

İlahiyat Fakültelerindeki hocalar da anlamak istemiyorlardı işin garip tarafı. Sanki bu insanlar uzaydan gelmişlerdi ve sanki 50 yıl sonrasının düşüncelerini anlatıyorlardı.

Bugünkü yazısında Hayrettin Karaman’ın da dediği gibi, ‘ortada bir fikir ve hizmet anlayışı ihtilâfı vardı, ama bu ihtilâf hiçbir zaman birbirimizi İslâm’dan, Ehl-i Sünnet’ten ve bütünlükten dışlama noktasına varmadı’.

Ortada bir ihtilaf vardı ve bu da İslam anlayışıydı. İslam’ın Modern Hayat’ta nasıl anlaşılması gerektiği ve bu anlayışın ortaya çıkardığı ‘yaşam sistemi’nin tam manasıyla anlaşılamamasıydı.

Evet, anlaşılmadı.

Bu insanların söyledikleri kimi zaman dışlandı, kimi zaman küçümsendi, ama hiçbir zaman tam anlamıyla ‘ANLAŞILMAYA’ çalışılmadı.

Bunun nedeni de açıkça şu: İnsanlarımızın ve ülkenin doygunluk seviyesi buna yeterli değil. İnsanlarımızın ve ülkenin genel kültürü, seviyesi ve hayata bakışları daha o noktaya gelmedi.

Kooperatif (Ortaklık) sistemi, daha yeni yeni Avrupa’da araştırılıyor ve hayata geçirilmeye çalışılıyor.

İnsanların komünler halinde yaşamaları daha yeni yeni yaygınlaşıyor.

Bunların örneklerini sizlere daha önce vermiştim (ABD, New York Itaca, Fransa, İngiltere vb).

Sürekli düşmanlaştırılan, ‘kâfir’ damgası vurulan, ahlakının çöktüğü suçlaması yapılan, insanca yaşamın aslında İslam’da olduğu söylenerek gayri insani yaşadıkları ima edilen Batı dünyası ülkemizdeki müslümanlardan ve İslam dünyasındaki Müslümanlardan onlarca yıl ileride yaşamaktadır. Bundan dolayı da daha insani, daha kolektif yaşam şekilleri araştırılmakta ve hayata geçirilmektedir. Bunların başında da Kooperatifler, Ortaklıklar ve Komün olarak birlikte yaşama gelmektedir. Bu çalışmalarda da temel düşünce: ‘İnsanca yaşama, kapitalizmin ezici çarklarından kurtulma ve alternatif yaşam stillerinin olmasıdır’.

Çocukluğumda tanışmaya başladığım bu düşünce tarzını ülkemizde yaşadığım dönemde ‘hayata uygulanamaz’ olarak düşünerek, ‘ayakları yere basar hale getirmek lazım’ derdim.

Avrupa’daki örneklerini görünce şunu daha iyi anladım ki; evet bu düşüncedeki insanlar gerçekten 50 yıl sonrasını düşünüp, o zamana hitap edecek fikirler ortaya koyuyorlar. İşte bu yüzden ne ilahiyatçılar anlıyorlar ve ne de siyasetçiler…

Daha çok zaman var.

Ama birgün gelecek ve insanlar ‘burnumuzun dibindeki çözümleri neden göremedik’ diyecekler…

Sevgi ve Bilgiyle kalın

Cevap Yazın