Çin-i Maçin Gezisi – 1

Mustafa Everdi Yazdı…

Sabıkan mı Var; Çin’e Gidemezsin!

Çin, tarih kitaplarında Türklerle birlikte anılıyordu. Sözlü dönemlere ilişkin Türkler hakkında bilgilenmek ancak Çin kayıtları ile mümkün. Çin’de hanedanlık kuran Türko-Moğol dönemlerden kalan hatıralar yaşıyor hala. Çin Seddi’ni Türklerin istila savaşlarına karşı yapmışlar bir rivayete göre.

Bozkır’da göçebe hayatı yaşayan Türkler, Çin medeniyeti ile karşılaşınca dünya nimetleri ile tanışmış; ipeği görmüş, kılıç dışında ince siyasetin cilvelerine şahit olmuştu. Uzun yıllar hâkim oldular Çine. Zamanla karşı saldırıya geçip Türkleri püskürtmeyi başarmıştı, zaaflarını öğrenince Çinliler. Saftı Türkler, kılıç dışında ince oyunlarda yetenekli değillerdi. Çin bunun kitabını yazmış, ilm-i siyasetin feriştahını bilir.

Kader tersine dönüp Çin, yurtlarını işgal etmeyi sürdürünce Türkler için, Batı’ya yönelmek bir zorunluluktu artık. Göçler tarih boyunca sürdü. O kadar uzaklaştı ki Çin’den bugün arada uzun mesafeler var. Uçakla bile dokuz saat süren.

İpeği üreten, barutu ve kâğıdı icat eden Çin, bugünlerde dünya gündemine tekrar eski ihtişamı ile dönüyor. Bu nedenle Çin’i merak etmemek elde değil. Ağır ve hantal vücuduna rağmen dünya siyasetinde kıvrak danslar yapan Çin’i görmemek bir eksiklik.

Türk tarihinin ilk Müslümanlık dönemleri; Kaşgar, Urumçi, Hotan şehirleri, Uygurlara yapılan baskılarla ve Uygur isyanları ile bugün de gündeme geliyor. Yusuf Has Hacip, Kaşgarlı Mahmut hâlâ Çin resmi sınırları içinde türbelere sahip büyük edipler. Her halükarda ilgi alanımız yani.

Çin seyahati öyle ha deyince yapılacak bir gezi değildi. Bir kere külliyetli bir para biriktirmek, turlarda yer bulmak, Çin’den vize alabilmek, kafa dengi birileri ile geziye çıkmak gibi birçok şartın gerçekleşmesi gerekir. Ayrıca 500 € oda farkını vermemek için sizin gibi geziye tek başına katılacak oda arkadaşı bulabilmek lazım. Cimrinin arkadaşı, ya gürültücü olur, ya seni pişman edecek muktesit bir emekli.

Tesadüfler buluştu. Bütün bu şartlar bir araya geldi. Tevafuk da diyebilirsiniz; Çin gezisine katılabildim.

Ankara’ya gelirken evrakları hazırlamıştım. İçinde sabıka kaydı bile var. Çin işe mi alacak diye biraz işkillendim ama yine de sunmak zorunda kaldım. Çin sicili temiz olanları kabul ediyor ülkesine anlaşılan.

Yol, Yola Çıkanındır

Tura katılmak için Ankara’da Tunus caddesinde bekliyordum. Belirlenen saatten biraz erken gelmiştim; simit sarayında çay içerek vakit geçirdim.

Gezinin başlamasına iki gün kala vize çıktığını haber verdiler. –Çin bana vize vermeyecek de kime verecek?- Turun bir güzel yanı Ankara’dan başlayıp Ankara’da bitecekti.

Tunus caddesinde şirketin otobüsü ile Esenboğa’ya oradan uçakla İstanbul’a gideceğiz. İstanbul ve başka şehirlerden katılanlarla buluşup grubu tamamlayacağız. Netice de 28 kişi olduğumuz anlaşıldı. Rehber de gelince uçağa gitmek üzere hareketlendik. Çıkış pullarına polis mührü, uçuş kartı, valizlerin teslimi, hangi kapı derken bir curcuna içinde koltukta oturuyor buldum kendimi. Büyük bir uçak, Türk, Çinli, Avrupalılarla dolu. THY ve Türkiye’nin büyüdüğünün uçaktaki yolcu profillerine bakarak anlıyorsunuz.

Deniz Üstü Köpürür; Şangay Sündürür

İstanbul Şangay 10 saat uçak yolculuğu demek. Türkiye’den oraya varınca; arada var 5 saatlik fark. 15 saatte ulaşmış gibi 00.35 de kalkan uçak saat 15.55’de Şangay’da olacak. Jetlag dedikleri bakalım başımıza gelecek mi? Karadeniz, Gürcistan Azerbaycan Baykal Aral gölleri, Özbekistan, Kırgızistan derken çöller aşıp Şangay’a varıyoruz. Vakit geçirmek kolay; koltuklarda, filmler, bilgisayar oyunları, müzik dinleme imkânları, yemek servisi derken bitmez sandığımız o yolculuk bitiyor.

Yalnız ekonomik biletle bu kadar sıkışık ve küçük koltuklarda hareketsiz kalmak tam bir işkence. Arada gezinmek, tuvalete çıkmak, kan pıhtılaşmasından ölme ihtimalini azaltıyor. Allah’tan İstanbul havaalanında, abdest alıp namaz kılmıştım da ayaklarım bu uzun yolculuğa hazırlıklı hale gelmişti. Yoksa biraz paraya kıyıp konforlu mevkiden veya businessden bilet almak lazım. O kadar uzun yol, kalabalık, birbirine yapışık üç kişiyle yan yana yolculuk insanın pestilini çıkarıyor.

Uçağa binmek için kapıyı ararken geldiğimiz 208 no’lu kapı (gate) Japonlarla dolmuştu.  Ulan bunlar Çinli olmasın? Evet öyleymiş. Ya bu Çinlilerle, Japonları nasıl ayıracağız? Çinlilerin gözleri çekik, Japonların göz kapakları sarkık; Çinliler ince, Japonlar biraz daha derli toplu. Sonra Şangay uçağında Japonların ne işi olacak?

Yol Yorar, Sofra Kurar

Dokuz buçuk saatlik bir uçuştan sonra Şangay havaalanına indik. Uçakta ülkeye giriş için bir form dağıtmışlardı. Bu formları doldurmuştuk. Ülkeye geliş uçuş numarası dönüş ve Çin’de kalacağınız adresi belirten bir form. Biz elbet kalacağımız oteli yazmıştık. Fazla beklemeden gümrükten geçiş mührü vuruldu ve bagajlarımızı alıp çıkış kapısına yöneldik. Bu kadar uzun bir uçuştan sonra ilk sigaramızı içmek için acele ediyorduk. Maşallah grubumuzda kadınlar erkeklerden daha fazla sigara tiryakisi. Aramızdaki dayanışma tamdı. Dışarı çıkarken tur flamasını sallayan Çinliyi görmüştüm bile. Ona sigara içmek için dışarı çıkacağımı söyledim. Ve ohhh! İlk nefes; gözlerim açılmıştı.

Sonra grup bagajları ile geldi. Tur rehberi ve yerli rehber buluşup otobüse yöneldik. Çin’e geldiğimize bin şahit isterdi. Her taraf batılı bir şehre geldiğimizi anlatıp duruyor. Havaalanı, işlemlerin sürati, binalar, gökdelenler, kıyafetler, cep telefonları, her yer dünyanın tek bir renge boyandığını anlatıp duruyor.

Havaalanlarında Change büroları, 50 Yuan komisyon alıyor. Bu nedenle para bozdurmayı otelinizde yapmak en iyisi, dediler. Rayiç bedelden bozar, komisyon almaz ve dolar yanında Euro’yu da değiştirebilirsiniz. Sadece bürokratik bir ülkede olduğunuz için bu kapitalist mekânlar bile, belgeler doldurur. İmzalar alır, makbuzlar verir. Kalabalık gruplarda uzun sürer ama yine de en iyi ve güvenli para bozdurma otellerdedir. Alışverişte geçer, bazı satıcıları cezbeder hatta dolar. Aldığınız malın kaça geldiğini anlamak için en iyisi yanınızda yeterli Yuan bulunmalı. Biz gittiğimizde, 1 dolar 6.23 yuan’dı.

Şangay, İngilizden Tevarüs

Şangay; Çin’ce de “deniz üstü” demek(miş). Modern bir şehir. 23 milyon nüfuslu bir metropol. Bu İngilizlerin elinin değdiği her şehir bu kadar modern, düzenli ve güzel olmak zorunda mı? Nasıl bir cevher varsa şu İngilizlerde, dokundukları şehir, estetik bir güzelliğe bürünüyor. Gökdelenler arasında caddeler geçiyoruz. İnşaatı süren gökdelenler de yarışa katılmış. Nihayet Şangay’ın sembolü TV kulesine geliyoruz. Bir zamanlar şehrin en yüksek kulesi imiş. Şimdi bunu Japonların yaptığı gazoz kapağı açacağına benzeyen bir gökdelene kaptırmış. Bu bina yandan bakınca da samuray kılıcına benziyor. Çinliler bu binayı geçen bir gökdelen yapmak yarışını sürdürüyorlar. Japonların samuray kılıcına benzeyen binası; eski Japon işgallerinin acı hatırasını getiriyormuş Çinlilerin aklına.

Hemen ilk fotoğraflarımızı çektirerek Şangay’a geldiğimizi belgelemeye başladık; ardından asansörlerle bu binanın katlarında yükselmeye. Çepeçevre dolanırken; nehri, çevresindeki modern binaları, gökdelenleri ile Newyork’un Şangay karşısında komplekse kapılacak kadar geride kaldığı açıktı.

Çevremizde yabancı gezginden çok Çinliler var. Kendi ülkelerini ve zenginliklerini keşfe çıkanlar ezici bir çoğunluk. Bütün Çin seyahati boyunca her gittiğimiz yerde bu çoğunluk bizi pirincin içindeki taşa çevirdi. Konuşma, tavır ve davranışlarından çoğunun genel kitleye dâhil olduğunu anlamak zor değil. Çin makro ekonomiyi yoluna koymamış sadece; gelir dağılımı açısından da fena sayılmaz. Bu kadar insanın sahip olduğu imkânlara, iç turizmin canlılığına, ellerdeki telefonlara bakınca anında kavrıyorsunuz bunu.

Kuleler Yarışı

TV kulesi,  zeminler cam olduğu için yüzlerce metreden havada asılı gibi yükseklik fobisi ile başınız dönüyor. Çinliler bunu her yerde deniyorlar. Uzaydan bakma hazzı tatmak için herhalde. Sağlam da olsa camların kırılma ihtimali sizi tedirgin ediyor. Ancak gençler -ölüm kendilerine uzak geldiği için olsa gerek-; bir şamata içinde resimler çektiriyor; camlara oturuyor ve tepesinden fotoğraf çektirmenin hay-huyu arasında gürültücü bir kalabalık halinde uğuldayıp duruyor.

Zaten Çinliler bağırır gibi konuşuyor; tek heceli dillerinde hecelere vurgu yaparken bütün enerjilerini ses tellerine yüklüyor. Böyle olunca çevrenizde hatırı sayılır bir bağırış çağırış curcunası. Hayret nidaları, yükseklik, ışık, binaların ihtişamı, çevrenizde ışıktan bir hale oluşturuyor zaten. Buna mekânın devasa heybeti karşısında küçük, aciz, buharlaşan insan görüntüsünün varoluşunu seslere, çığlıklara yüklemesine yoruyorum.

Asansörler güvenli, her asansörün rehberi, katlara çıkarken kule ile ilgili bilgilerle bizleri aydınlatıyor. Kulenin gezilecek yerlerde hediyelik eşya satış dükkânları, lokantalar var. Ayrıca dünyanın önemli kuleleri ile ilgili fotoğraflı bir sergi alanı. Çin sürekli büyük ülkelerle kıyaslıyor ülkesini, gökdelenlerini, sanayisini.  Asansörlere yönelirken giriş katında ağaçtan yapılan heybetli bir aslan heykeli bu ihtişamı tamamlıyor. Ejderhadan sonra aslanın her millette olduğu gibi Çin’de de hatırı sayılır bir yeri var. Delikli taşlar ve ağaç heykelleri, doğada bulunduğu haliyle el değmemiş taş-ağaçları görünür alanlara taşımak, Çinlilerin özel önem verdikleri bir şehir tezyinatı. Batıdaki heykelleri andıran bu anıtların sık sık karşımıza çıktığını söylemem lazım. Çevre bilinci böyle tezahür ediyor.

Masalar Döner, Doymak da Hüner

İlk yemeğimiz; yuvarlak masaların çevresine onar onar oturmamızla başladı. Dönen cam zemine yemekler gelip duruyor. Hiçbir sıralama olmadan gelen yemekleri tatmak, küçücük tabaklarınıza alıp yiyebilmek, masayı habire çevirmek, sofrada gizli bir rekabete yol açıyor. Çubukların yanında bizim için konan çatallar olmasa aç kalacağız. Paylaşmaya, saatlerce yemek masasında oturup muhabbeti koyulaştırma kültürüne ait sofra düzeni; bir an önce yemeğini yiyip programa uyma telaşındaki bizi yoruyor. Üstüne değişik damak tadındaki yemekler… Tatlı çorba, ballı balık, soyalı sebze yemekleri, metrelerce uzadığını sandığınız makarnalar cebelleşme içinde midemize zar zor yol bulabiliyor.  Biz de yemeklerin bir geliş sırası var; önce çorba, sonra ara sıcaklar, ana yemek, tatlı, meyva vs. Burada sanki ne hazırsa, hangi çalışan eline ne geçirmişse getirip masaya koyuyor.

Daracık dönen zeminde tabaklar sıkışıyor, önünüzdeki su bardağı, meyve suyu bardağı, çorba kasesi, yemek tabağı daracık zeminde birbirine çarpıyor, sular devriliyor, çatallar yere düşüyor, çekiştirilen döner zemin, almak için yekindiğiniz tabağı uzaklara sürüklüyor. Biz bir sükûn üzere yemeğe otururuz. Burası savaş meydanı gibi.  Heveslenip aldığın yemek tatlı çıkabilir, bir kenara koysanız küçücük tabağınız tepeleme beğenmediğiniz yemeklerle dolar.  Onlarca Çinliyi doyuran masa bizi tek tek doyurmuyor bile.

Zamanla Çin yemeklerine alıştım. Hafif bir kere, damak tadınız kendini uyuma zorluyor ve hiçbir şişkinlik duymadan soya yağının sizi uçuran hafifliği ile değişik yemekleri arar hale geliyorsunuz. Geçen yediğimiz yemek değil mi bu? Ben ondan biraz alayım.

Benim gibi domuz korkusuyla, tedirginlik duyar kuşkuyla yaklaşırsanız ancak sebzelere, balık ve tavuklara kalırsınız. Yurtdışına farklı lezzetler için gelenlerse ne bulursa yumuluyor,  soğuk sıcak, tatlı-ekşi, helal haram demeden. Ah bu muhafazakârlık. İnsanı nasıl sınırlıyor? Farklı lezzetlere açılmayacaksan evden niye çıkıyorsun? Hanımın yemeklerine talim etsene.  Eh meyvelere diyecek yok; organik karpuz, karpuz gibi elma elma gibi. Sadece portakalı beğenmedim. Bizde olduğu gibi suları akmıyor sanki keçiboynuzu çiğniyorsun. Yeşil çay her masada baştan hazır. Komşuların “biir” deyip biraya yumulmuş; çay bana kalıyor; doldur ver saki deyip masada her önümden geçişte bir fincan doldurup içiyorum. Şifa niyetine. Bundan iyisi, Şamda kayısı.

Lokantalar, yemek fabrikası gibi, geniş salonlar, katlarda özel bölmeler, onlarca salon, gelip giden gruplar mahşere gelmiş hala yemek derdinde bir duyguyla sizi sarsıyor. Çinliler kıyamete sofrada yakalanacak, o kesin bilgi benim için.

Ekmek elbette yok; lokmalara benziyen hamur topları var, yal gibi. Ekşi, tatlı, yağlı birbirine karışmış. Belki kendi içinde bir mantığı, tutarlılığı vardır ama ilk seferde size farklı bir ülkeye geldiğinizi anlatıyor. Yoksa kıyafetler, binalar, gökdelenler, araçlar, cep telefonları ortak bir dünya duygusu ile hiçbir yabancılık hissettirmiyor. Çin’in kadim geleneği varsa ilk tezahürü yemeklerde kendini ele veriyor. Sonra alfabesinde. Yoksa yabancı bir ülkeye geldiğinizi anlamıyorsunuz bile. Bu kadar mı modernizm her yere egemen oldu? Ortak hayat tarzı her ülkeye bulaştı? Otantik bir kültür, yaşama imkânı bulamaz mı artık dünyada? Gelenek modernizme teslim olmuş, yenilmiş ve kapitalizm her yere egemen. Tarihin sonuna gerçekten gelmişiz.

Çinliler yemekleri yüksek ateşte kısa bir süre pişirdikleri için sebzeler canlı, vitaminleri ölmemiş, dişe dokunur bir dirilikte. Yüksek ateşle ani şoklama sebzeleri diri kılıyor. Pilav lapaya dönüşmüş ama annemiz kadar tanıdık; salla kaşığı pilava. Pirinç niye diri kalmıyor hayret? Biz de pirinçleri tek tek sayabilirsiniz, pişmiş halde bile. Çin’de kaynaşmış tek bir kitleye dönmüş, Ancak acı sosla iyi gidiyor. Çin’de sos kültürü, tatsız tuzsuz sebzelere bile iştah açıcı bir lezzet katıyor.

Yediğin içtiğin senin olsun, gördüğünü anlat dediğinizi duyuyorum. Benim gibi sonradan görme –pardon gurme- olunca seyahat böyle başlıyor, ne yapayım?

Gördüklerime sıra gelmesi için önce ölmeyecek kadar yemem gerekir.

Gerisi anlatmak çorap söküğü.

Mustafa Everdi

Cevap Yazın