Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazartesi, Ağustos 3, 2020

Biraz Sinema, Biraz Tiyatro…

Prof. Dr. Nilgün Çelebi Hoca’nın Sinema ve Tiyatro değinileri…

Müslüm Baba

Filmin başından sonuna kadar ağladım. O kadar çok ağladım ki sinemadan çıktıktan sonra gözlük takacak mecalim kalmamıştı. Düşündüm; Freddy Mercury’nin ‘Bohemian Rhapsody’sini de izledikten sonra kıyaslayarak mı yazayım yorumumu diye ama sonra vaz geçtim. Müslüm’ün asıl soyadı Aktaş imiş. Müslüm Alevi mi idi ki Pir Sultan o kadar vurgulu çalındı? Sanmam. Adana Urfa çizgisindeki Kürtler de Türkler de pek Alevi olmazlar. Yörükler özellikle Torosların batısına gittikçe ve Ege’den Marmara’ya çıkan dağlık arazide silme alevi olur, ama Çukurova’da? Her neyse, sadece mana veremedim deyip geçeyim. Ha bi de filmin en sonunda Müslüm’ün albümünden fotoğraflar gösteriliyor, annesi ve kardeşleriyle olan fotoğrafı da gerçekmiş meğer. Ne garip, sinemadaki insanlar film biter bitmez ayaklanıp o gerçek resimlere bakmadan dışarı çıktılar.

Filmin notunu yerinde verdim. Neden 10 ya da 7 değil de 8? Yapımcı demişti ki Recep İvedikleri geçeceğiz, 10 milyon gişe yapacağız. Geçsin! Müslüm’e helal olsun 10 bin izleyici. Siz de gidin. Korkunç bir hayat diyeceğim ama diyemiyorum. Çünkü bu hayat istisnai değil 1950-60-70’lerin Türkiyesi. Bakmayın siz şimdi steril hayatlar süren beyaz Türklere. Doğuda hatta Orta Anadolu’da, Çukurova’da yaşayan insanların çoğu hep böyle yaşadılar. Onların bir kısmı şimdi İstanbul’a, İzmir’e göçtü. Ama kökenleri aynen hep böyledir. Her baba Müslüm’ün babası kadar kötü olmayabilir, katil olmayabilir. Ama bu sadece bir tesadüf meselesidir.

Müslüm İTİRAZIM VAR diyenlerin sesi idi. Adana Halkevi duvarındaki sözlerden biri mealen şöyle idi: “Dilin söylediğini kulak duyar; kalbin söylediğini kainat duyar”. Müslüm “İtirazım Var” dediğinde bunu kalbinden söylediği için sesini kainat duydu. Bu topraklarda kimin itirazı yok ki? Halkevleri meğer ne kadar önemli yerlermiş, bir çocuk-gencin hayatında nasıl güneşler doğdurabilirlermiş? Öğretmen meğer ne kadar önemliymiş, ne ufuklar açabilirmiş? Timuçin Esen zaten hep favorimdir, Gönül Yarası’ndan beri. Mükemmel bir Müslüm’dü. Ama keşke yönetmen, ya da yapımcı ya da senarist ya da bu trio ona “Müslüm ol yeter” demeselermiş. Timuçin’e oynama imkanını vermemişler ki. Bu üçlü için gerekli olan onun Müslüm olması; ha bir de Muhterem Nur’u memnun etmek.

Çok iyi hatırlıyorum, gerçek hayatta Müslüm Muhterem Nur’un çok sevilen eski bir aktris olduğunu biliyor ama onun küçük Anadolu kentlerindeki pavyonlarda şarkılar söyleme noktasına gelmesine çok ama çok üzülüyor ve ona elini uzatıyor, onu koruması altına alıyor, onu onore ediyor, hatta onu mutlu etmek için nikah da kıyıyor. Muhterem de ona ihanet etmiyor ama. Aralarında bir denge kuruyorlar. Müslüm aseksüel dahi olabilir, olmaması garip olurdu. O anne sevgisi, o baba nefreti ve o rakik kalbi. Bu sarmaldan ne çıkabilirdi ki? Bu tür filmler handikaplı. Hem bir kült adamı anlatacaksın hem de bir dönem filmi çekeceksin. Üstelik bunu ÖNCELİKLE yaşayan kültürün hassasiyetlerini ve eşin tepkilerini dikkate alarak yapacaksın. Şimdi anladınız mı Timuçin Esen’in ne kadar güç bir pozisyonda kaldığını. Eminim Timuçin Esen şimdilerde içindeki Müslüm’ü boşaltamamanın acıları içinde kıvranıyordur. Çünkü o o adamı gerçekten içten yakalamış, tanımış; gözlerinden okudum. İşte onun için Bohemian Rhapsody’yi merak ediyorum.

Tüy Kalemler

İlmim, dilim, kalemim durdu. Ne yazayım? Erdal Beşikçioğlu Marki de Sade rolünde. Bir de bir rahip var ki o genci kimi dizilerde izlemiş ve mim koymuştum ama adını bilemiyorum. Bir de Madlen’i oynayan bir çocuk kadın var. Başhekim ve bir de sanrılar var pür makyajlı. Herkes hepsi dekor kostüm ışık dahil 10 numero 5 yıldız. Ama oyun bittiğinde ben de bittim. Çok ağır, çok yoğun. Şimdi tamam bu Pandora’nın kutusu misali insan denen yaratığın içi çıfıt çarşısı.
Marki ne diyor? Kalemimle ben bu içinizdekileri açığa, ipliğinizi pazara çıkarıyorum diyor. İyi, desin. Kızdırdıkları da rahipler, doktorlar, soylular. O yıllarda gücü temsil edenler onlar çünkü. Marki bu kategorilerin tensel düşkünlüklerini konu ediyor. Ve işi Hz.İsa’nın tanrılıgına, oradan bu zaafların tanrısal kattaki konumuna, giderek şeytanın tanrının yerine geçtiği bir kozmos düzenine kadar ilerletiyor.
Ama hep temelde var olan, içimizin Pandora’nın kutusu olduğu. Şimdi çoğu kişi ee tabi öyle zaten diyebilir. Ama ben böyle düşünenlerden değilim.Fıtrattaki kötülük denen anlatıya inanmıyorum. Bu anlatı hristiyan teolojisi. Bu teolojinin İslamiyette kimler tarafından neden nasıl baştacı edildiğini bilmiyorum. Ama ben o anlatı taraftarı değilim. Her neyse oyun sert, çok sert ama düşündürücü. İşte tiyatro dedirtiyor.

Prof. Dr. Nilgün ÇELEBİ

Kaynak: https://muazergu.com/

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir