Amerikan Rüyası mı, Amerikan Kâbusu mu?

Türkiye, Yahudilere vaat edildiği iddia edilen toprakların bir bölümüne sahiptir. İsrail’in yayılmacı ve işgalci projelerine karşı koyabilecek en önemli güçtür. Arap ülkelerinin iç karışıklıklarda askeri ve politik güçlerini kaybettiği, İran’ın sürekli baskı ve ambargolarla rahatsız edildiği bir dönemde Türkiye’yi zayıflatıp zapturapt altında tutmak ABD için hayati değerdedir.

Papaz Andrew Brunson hadisesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) nasıl bir ülke olduğu ve Türkiye ile ilişkilerindeki diplomasiye sığmaz tutumunu yeniden gündeme getirdi. Dava, dava süresindeki gelişmeler ve bilhassa ABD’nin, Brunson’un tutukluluk hali nedeniyle Türkiye’ye karşı uyguladığı baskı, tehdit ve şantaj politikalarının mümkün olduğunca komplo teorilerinden soyutlanarak değerlendirilmesi, gelecekte karşılaşılması muhtemel benzer tutumlara karşı bir hayli ders ihtiva etmektedir. İlk anlaşılması gereken nokta, ABD Başkanı Donald Trump ve ekibince dillendirilip yürütülen akıl almaz davranış biçiminin zannedildiği gibi ABD değerleriyle uyuşmaz karakterde olmayıp tamamıyla onun değerler sistemi ve devlet anlayışının bir ürünü olduğudur.

Hz. Peygamber bir hadis-i şeriflerinde, “Dağın yerinden oynadığını duyarsanız inanın, fakat bir kişinin huyunun değiştiğini duyarsanız inanmayın. Çünkü o yine fıtratındaki şeye döner” buyurmuştur. Hadis yorumcularına göre bu, zaman geçip pozisyon, imkân ve iddialar değişse de kişilerin huy, ahlak ve alışkanlıklarının kolay değişmeyeceğini ifade etmektedir. Devletler de birçok halde insanlar gibidirler; zaman geçse, sistemler, yönetimler, anlayışlar değişse de başlangıçtaki temel karakter özelliklerin değişmesi çok zordur. Kendimizden örnek vermek istersek; Osmanlı’nın daha küçük bir beylik iken sahip olduğu ‘ilayı kelimetullah’ ideali etrafında şekillenmiş karakter yapısı bir cihan devletine dönüştüğü zaman değişmediği gibi, devletin topraklarını kaybedip çökmesine kadar da değişmedi.

Yine bilindiği gibi Osmanlı Devleti’nin yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri ‘tam bağımsızlık’ ve ‘hâkimiyet bila kayd-u şart milletindir’ esasları üzerine bina edilmişti. Aradan geçen yüz yıla yakın sürede sistemde, yöneten parti ve gruplarda, ideolojilerde değişiklikler olmasına rağmen bu temel esaslardan uzaklaşma görülmedi. Benzer şekilde bir Alman, İngiliz, Fransız, Rus, Çin, İran devlet huyundan bahsetmek mümkündür; siyaset ilminde buna ‘devlet geleneği’ denmektedir.

Amerikan Devlet 
Geleneğinin Oluşumu

ABD’nin devlet geleneği, 16. yüzyılın başından itibaren Amerika’ya göçüp kıtanın asıl sahiplerine soykırım uygulayan Avrupalıların (İngiliz, Alman, Fransız, İspanyol, Portekizli) daha sonra o toprakları kolonileştiren İngiltere’ye karşı verdikleri bağımsızlık savaşı ve ondan bir asır sonra yaşanan Kuzey-Güney İç Savaşı ile oluşmuştur. Kıtanın keşfinden ve yerli halkın büyük ölçüde katledilmesinden sonra İngilizler, bugünkü ABD’nin bulunduğu bölgelerde, Fransızlar kuzeyde, Portekizliler Brezilya’da ve İspanyollar da Güney Amerika’da etkinlik alanları oluşturmuşlardı. Amerika genelinde İngiltere’nin büyük bir hâkimiyeti vardı. Tayin edilen valiler koloni bölgelerini yönetiyor, huzur ve sükûnu sağlıyorlardı. Avrupa’daki dengeler kıta üzerindeki hâkimiyetin şekillenmesinde önemli rol oynamaktaydı. 18. asırda Avrupa’da yoğun bir İngiltere-Fransa rekabeti vardı. Bu rekabetin körüklediği 7 Yıl Savaşları diye bilinen savaşta İngiltere, Fransa ve müttefiki İspanya’ya üstünlük sağlamış ancak savaş, ülke ekonomisini büyük sıkıntıya sokmuştu. Bunun üzerine İngiltere, Amerika’daki eyaletlere oldukça ağır gelen vergiler koymuş, bu halkın büyük tepkisini çekmiş ve bağımsızlık hareketini ateşlemişti. 4 Temmuz 1776’da açıklanan İnsan Hakları Beyannamesi ile bağımsızlık ilan edilmiş, İngiltere’nin askeri gücü Fransa, İspanya ve diğer Avrupa ülkelerince de desteklenen isyanları bastırmaya yetmemişti. Nihayet 1783’te devlet resmen tanınmış ve 1787 yılında Federal Cumhuriyet Anayasası kabul edilmişti.

Dünyayı Aldatma Alışkanlığı

ABD’nin kuruluş bildirgesi niteliğindeki İnsan Hakları Beyannamesi; okunduğunda herkese güzel görünen, bugün de uluslararası ilişkilerde ana metin muamelesi gören ancak o günden bugüne hemen hiçbir zaman uygulama alanı bulamamış bir dünyayı aldatma metnidir. Bu metinle demokratik esaslar dâhilinde kolonilerin İngiltere ile bağlarını koparıp özgür ve bağımsız oldukları, bütün insanların özgür ve eşit doğduğu, özgürlük ve bağımsızlığın insanlara Tanrı tarafından verildiği, hükümetlerin güçlerini halktan aldığı ve hükümeti değiştirmenin halk tarafından yapılacağı ilan edilmiştir. Ekonomide serbest rekabet ve teşebbüs hürriyetini benimseyen ABD’de kuruluşundan itibaren insan hak ve hürriyetleri izafi bir kavram olarak atıl kalırken, vahşileşen kapitalist sistem iç savaşla neticelenecek büyük bir kuzey-güney dengesizliğine yol açmıştır.

Ülkenin güney eyaletleri şeker kamışı, pamuk ve tütün gibi ürünlerin elde edildiği büyük ve verimli tarım arazilerine, kuzey ve batı eyaletleri ise daha ziyade sanayi tesislerine sahipti. Sanayide kölelerin çalıştırılması mümkün değilken tarımda Afrika’dan getirilen köleler çalıştırılmakta ve bununla kazanç imkânları artmaktaydı. Ayrıca güneyli büyük toprak sahipleri ürettikleri pamuğu kuzeydeki işletmeler yerine kendilerine köle temin eden İngiltere’ye satarak kuzeylilerin gelir kaybına sebep olmaktaydılar.

1860 yılındaki başkanlık seçimlerinde arkasında bir hayli ekonomik gerekçe bulunmasına rağmen gayet insani gerekçeler zikreden Abraham Lincoln seçildiğinde köleliği tüm ABD’de kaldıracağını vaat edip seçimi kazanınca, durumlarının sarsılacağını düşünen 11 güney eyaleti birlikten ayrılarak bağımsızlıklarını ilan ettiler ve böylece dört yıl sürecek, birçok yerleşim yerinin tahrip olmasına, 600 binden fazla insanın ölümüne yol açacak Amerikan İç Savaşı başladı. Savaşı, Kuzeyliler kazanmasına rağmen 1863 yılında köleliğin kaldırılmasına ilişkin verilen kanun teklifi büyük mücadeleler sonunda ancak 1965 yılında kanunlaşabildi. Bununla birlikte Amerikan toplumunda zencilere, Kızılderililere ve ülkeye sonradan gelen birçok topluluğa karşı Bildirge’de yer alan hakların verilmediği bilinmektedir. Kaldı ki bu hakların savunucusu ve köleliği kaldırmak isteyen 
Başkan Abraham Lincoln teklifini verdikten bir müddet sonra uğradığı suikastla katledilmiştir.

Bağımsızlık Savaşı ve Kuzey-Güney Savaşı, Amerikalılardaki temel sevk edici gücün iktisadi kaygı ve talepler olduğunu göstermiştir. Savaşlar, iktisadi çıkarların sağlanması ve korunmasını garanti altına alacak bir tahakkümün gerçekleşmesi için yapılmaktadır. İktisadi hayatın dinamizmi uğruna ABD, sürekli savaşan bir ülke konumuna getirilmiştir. Günlük hayatının idamesini iktisadi hayattaki canlılığa bağlı gören Amerikan halkı da kendi menfaatleri için dünyanın öbür tarafında insanların baskı altında tutulması, sömürülmesi veya öldürülmesine çoğunlukla razı olmakta, ses çıkarmamaktadır. Amerikan halkının savaşa karşı tavır sergilediği tek savaş belki de Vietnam Savaşı olmuş ve ABD’nin mağlubiyeti ile neticelenmiştir.

Savaş ve Katliamlarla 
Oluşan Amerikan Karakteri

Kuruluş ve devletleşme aşamalarında yaşananlar, Amerikan karakterinin ne olduğunu, nasıl işlediğini ve neleri hedeflediğini gösteren birçok unsura işaret etmektedir ve bu özellikler hâlâ bütünüyle varlıklarını sürdürmektedir. Bunların başında ABD’nin eylemlerini herkesin prensipte kabul edeceği ideal söylem ve iddiaların arkasına saklanarak yapması gelmektedir. Aslında her şeyi ekonomik çıkarlar belirlemekte, ahlaki ve insani değerler sadece bir propaganda unsuru olarak kalmaktadır. ABD, sürekli kötülerin tehdit ve saldırılarına hedef olduğunu iddia etmekte, bununla saldırganlığını meşrulaştırırken yaptıklarıyla nihayette bütün insanlığın çıkarını koruduğunu söylemektedir.

Müdahale fırsatlarını acele etmeden, konunun iyice olgunlaşmasına göre değerlendirmektedir. Çok az kişinin katılımıyla sürdürülen ve şaibeler, skandallarla dolu bir siyasi hayata rağmen, kendisinin dünyanın en sağlam demokrasisi olduğuna inanmakta, başkalarını da buna inandırmak istemektedir. Bunlara ilave edilebilecek sonsuz özellikler arasında ‘milletlerin kaderini tayin hakkı’na kesinlikle saygı göstermemesi ve ülkelerin iç işlerine müdahale belki de en ayırt edicileridir. Bunun içindir ki dünyanın neresinde olursa olsun darbe, iç savaş, terör, kaos, kriz denince arkasında mutlaka bir Amerikan parmağı bulunmaktadır. Anlaşmalara ve ittifaklarına sadık değildir. İstediği zaman anlaşmaları bozmakta, işine gelmediğinde en sıkı müttefikiyle bir gecede düşman olmaktadır.

Bu anlayış ABD’yi bir çıkarcılar, işgalciler ve bunların dünya kamuoyunda süslenerek anlatılması için gerekli misyonerler ülkesi yapmıştır. Karşı konulamaz askeri güç, devasa bir ekonomi, çıkarları için tüm dini, ahlaki, insani değeri bir kenara bırakabilmeye göre dizayn edilmiş bir halk topluluğu bu sistemin aksaksız yürümesinin sigortasıdır. Sistemin temel politik araçları tehdit, şantaj, baskı ve savaştır. İç meselelerini kan dökerek halleden ABD, gücünü geliştirdiği oranda havuç ve sopa politikaları ile bunu tüm dünyaya yaymıştır.

Haçlı Ruhu ve Engizisyon Ruhu

Gerek İngiltere’ye karşı verilen savaşta gerekse daha sonraki dönemlerde Osmanlı Devleti tarafından desteklenen ABD, 1. Dünya Savaşı öncesi ve esnasında düşmanca bir tavır takınmış, devletimizin yıkıcıları arasında yer almıştır. Kendi coğrafyasında uygulanmasına fırsat vermediği ‘kendi kaderini tayin hakkı’nı, azınlıkların isyanı ve imparatorluğun dağılması için bir tez olarak öne sürmüş, ülkemizin her yanındaki resmi temsilcilikleri ve misyoner okulları vasıtasıyla bunu kaos ve savaş çıkarmak için kullanmıştır.

Hâlbuki ABD kurulduktan sonra Osmanlı Devleti, onunla ilk münasebet kuran ülkelerdendir. George Washington gemisinin İstanbul ziyareti, büyük yankı uyandırmış, iki devlet arasında savunma sanayiinde işbirliği anlaşmaları yapılmıştır. 1. ve 2. Dünya Savaşları arasındaki dönemi Amerika Kıtası’ndaki konumunu sağlamlaştırmak için kullanan ABD, Kuzey Amerika ülkelerini daha önce İngiltere tarafından uygulanan Gambot Politikaları ile sindirme yoluna gitmiştir. Gambot Politikası, askeri güç tehdidi ile ülkelerin ellerindeki ekonomik varlıkları almak ve satmak istediği malları satın almaya mecbur etme politikasıdır.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin tehdit politikası, NATO ve Soğuk Savaş üzerinden başka bir şekle büründü. Türkiye’yi teslim alma çabaları da bu dönemle birlikte en üst seviyeye çıktı. Savaş sonrasında Sovyet lider Josef Stalin’in Kars, Ardahan gibi şehirlerimiz ve Boğazlarda hak iddia eden aptalca tutumu, ABD’ye önemli bir fırsat verdi. Aslında Stalin tehdidi (1945-47) büyük ölçüde geçmişken Türkiye, birtakım oldubittilerle 1953’te NATO’ya dâhil edilerek tarafsızlık politikalarının dışına itildi ve her türlü dış müdahaleye açık hale getirildi.

O günden bu yana en ufak meselemizden en büyük problemlerimize kadar tüm işlerimizde açık bir Amerikan tahakkümü altına girdik. Uslu çocuk olduğumuzda havuçla ödüllendirildik, yaramazlık yapınca sopayı kafamızda kırdılar. Biz ülkemizi, ABD’nin 51. vilayeti yapmak ve böylece kalkınmış bir ülke olmak hayali kurarken, onlar bizi, istedikleri gibi güdecekleri yarı sömürge bir ülke yapmaya gayret etti. Türkiye’de 27 Mayıs’tan 15 Temmuz’a bütün darbe ve darbe teşebbüslerinin, hükümet değişikliklerinin, lider yok etme ve lider çıkarma faaliyetlerinin, ekonomik krizlerin, sosyal ve siyasi çalkantıların, eğitim ve kültür politikalarının, terör ve kaos planlarının, dış tehdit oluşumlarının içinde mutlaka bir şekilde ABD’nin varlığı söz konusudur.

Sürekli saldırı halindeki Amerika, dünyada ve Türkiye’de, tehdit ve istikrarsızlık unsuru olabilecek her türlü faaliyetin arkasındaki isim oldu. Bunları yaparken çoğu kez tehditleri bertaraf edici rolüne büründü, bununla orantısız ve zalimce müdahaleleri, saldırıları meşrulaştırdı. Soğuk Savaş döneminde ‘Amerikalılar komünizm olmayan yerde komünizm yaratmakta mahirdirler’ sözü ünlüydü. Çünkü kamplaşma ve komünizm korkusu, daha fazla ülkeyi tesiri altına almasına imkân veriyordu. Aşırı unsurların ortaya çıkan problemleri nasıl yarara dönüştürürüz çabaları, her türlü olur olmaz bahaneyle sıcak savaşların çıkarılmasına, iç karışıklıklara, terör, kaos ve istikrarsızlığa, milyonların ölmesine, yaralanmasına, sakat kalmasına, yerinden yurdundan edilmesine yol açarken ABD, bunların üzerinden ne elde ettiklerinin hesabını yapıyordu. Dini, ahlaki, hukuki, insani herhangi bir endişe taşımamasına rağmen yerine göre bunların ifade ettiği kutsal veya evrensel prensip 
ve idealleri dillendirmekten de geri durmuyordu.

Aslında ABD için siyasi iddia ve rejimler, dinler ve ideolojiler gerektiği zaman kullanılacak, gerektiğinde ayaklar altına alınacak değerlerdir. Hristiyan bir toplum iddiasıyla Müslümanlara karşı Haçlı Ruhu ile saldırırken, başka Hristiyan topluluklara benzer vahşetleri Engizisyon Ruhu ile icra etmektedir. Evrenselleşmiş bir değerler sistemi olarak Hristiyanlığın temel prensiplerine uyma yerine, kendi ihtiraslarının gerçekleşmesine cevaz veren bir din anlayışı, Hristiyanlık adına Haçlılık ve Engizisyon dışında bir değer bırakmadığı gibi, birçok sapık ve saldırgan mezhep ve tarikatın, mistik grubun hüküm sürmesine 
fırsat vermiştir. Bunlardan birisi de Evanjeliklerdir.

Hristiyan Siyonizmi

Amerikan nüfusunun üçte birlik bölümü Evanjeliktir. Evanjelikler, daha ziyade Metodist ve Baptist mezhepleriyle Presbiteryen Kilisesi etrafında toplanmışlardır. Köktendinci (Fundamentalist) bir inanç ve düşünce sistemine sahip Evanjelistlerin temel düsturu, Kutsal Kitaba Dönüş’tür. Demokrasiye inanmamakta, İsa’nın krallığını ve Kilise’nin monarşik yapısını savunmaktadırlar. Bununla birlikte demokrasinin imkânlarından yararlanmakta ve son dönem ABD politikalarına damga vurmaktadırlar. Dünyayı kana bulayan George Bush gibi Donald Trump’ın da seçilmesini onlar sağlamıştır. Yorumcular tarafından ‘Hıristiyan Siyonizmi’ olarak adlandırılan Evanjelizm, Yahudilerin seçilmiş bir halk olduğuna, vaat edilmiş toprakların Yahudilere verilmesi gerektiğine inanmaktadır. İddiaya göre vaat edilmiş topraklara sahip Yahudiler, buradan dünya hâkimiyetini sağlayacaklardır. Yahudilere bu dünyada Hristiyanlarca verilen destek ise ahirette mükâfatlandırılacaktır. Eşcinsellik ve kürtaja karşı katı tutumlarıyla bilinen Evanjelikler, İncil’i hayatın ekseni olarak görmekte; ancak bu, haftanın her günü İncil okumak ve İncil’deki bazı anlatımlardan efsaneler çıkararak yeni savaşlara malzeme üretmek şeklinde hayata aktarılmaktadır.

Kendisi Evanjelist olmamakla birlikte Donald Trump şimdiye kadar yapılan seçimlerde onların en büyük desteğini alan ABD başkanıdır. O da Evanjelistleri beğendiğini ve desteklediğini sık sık ifade etmektedir. Başkan yardımcılığına Evanjelist Mike Pance’i getirmesi ve uyguladığı politikalarda onların görüşlerini ön plana çıkarması, bu konuşmaların altı boş politik söylemler olmadığını göstermektedir.

Seçim vaadi olarak dile getirdiği ve tüm dünyanın karşı koymasına rağmen hayata geçirdiği İsrail’deki büyükelçiliğin Kudüs’e taşınması kararının Evanjeliklerin isteği doğrultusunda gerçekleştiği bilinmektedir.

Hedef Ülke Türkiye

ABD’nin geleneksel Orta Doğu politikaları, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve Arap Baharı gibi Trump’ın takip ettiği Suriye, Irak ve İran politikalarının da Evanjelik gayelere hizmet ettiği açıktır. Hiç şüphesiz bu bağlamda Orta Doğu’daki hedef ülkeler arasında Türkiye’de vardır. Çünkü Türkiye, Yahudilere vaat edildiği iddia edilen toprakların bir bölümüne sahiptir. Öte yandan bölgede İsrail’in yayılmacı ve işgalci projelerine karşı koyabilecek en önemli güçtür. Arap ülkelerinin iç karışıklıklarda askeri ve politik güçlerini kaybettiği, İran’ın sürekli baskı ve ambargolarla rahatsız edildiği bir dönemde Türkiye’yi zayıflatıp 
zapturapt altında tutmak ABD için hayati değerdedir.

ABD, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak için uluslararası sahada Suriye’deki iç savaş, Fırat’ın doğusundaki Kürt Devleti oluşumu, DEAŞ’ı arkasına sığınılarak yapılan baskılara ilaveten Halkbank üzerinden hayata geçirdiği ekonomik alandaki saldırılarını, Rahip Andrew Brunson bahanesiyle ekonomimizi büyük tehlikelere sokacak bir seviyeye çıkardı. Türkiye’nin karanlık ilişkileri sebebiyle teröre destek ve ajanlık suçlamasıyla yargıladığı Brunson’un masum olduğunu savunurken, hukuki sürecin yürümesini beklemeden gittikçe artan bir dozda önce tehditlere başvurdu, ardından bunu, ekonomik yaptırım ve dolar üzerindeki spekülasyonlarla Türk ekonomisini çökertme girişimleri izledi. Bu ölçüsüz tepki, Türk kamuoyunda rahip hakkındaki suçlamaların boş olmadığı kanaatlerini güçlendirdi. Aynı dönemde ABD, Türkiye’nin Münbiç’le ilgili endişelerini ve kararlılığını, uyguladığı havuç ve oyalama politikasıyla aşma çabalarını sürdürdü.

Türkiye, döviz maliyetlerinin yüksekliği, artan enflasyon, istihdam politikaları, üretim ve ihracatın arttırılarak döviz girdisinin yükselmesi, doğrudan yabancı yatırımları teşvik vb. çabalarla ekonomide denge arayışlarını sürdürürken İzmir’de süren mahkemeden karar çıktı. Tanıkların ifadelerini değiştirmeleri göz önüne alınarak 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılan Brunson’un cezaevinde kaldığı süre hesaplanarak tahliyesine ve yurtdışına çıkış yasağının kaldırılmasına hükmedildi. İki yıla yakın süredir Türk ve dünya kamuoyunu meşgul eden Brunson, ilk uçakla Almanya’ya, ardından memleketi ABD’ye uçtu. Ülkesinde adeta kahraman gibi karşılanıp Başkan Trump tarafından kabul edilen Brunson’un aldığı ceza, Türk kamuoyunu tatmin etmedi. Mahkemeden bir gün önce bazı Amerikan ve yabancı gazetelerin Brunson’un bırakılması konusunda Türkiye ve ABD’nin anlaştığını yazmaları zaten rahatsızlığa sebebiyet vermişti.

Türk tarafı, kararı mahkemenin verdiğini, idarenin bunda bir rolünün olmadığını söylemesine rağmen Trump’ın ve rahibin ailesinin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a teşekkür etmeleri tepki çekti. Yorumcular bunu, ABD’nin, Türkiye üzerindeki algı operasyonunun bir devamı niteliğinde olduğunu ifade ettiler. Döviz kurları üzerindeki baskı hafiflemeye başlamakla birlikte çıkış düzeyine inmedi, ekonomiyi rahatsız etmeye devam etti.

Halkbank davası konusunda beklenen karşı adımlardan henüz herhangi bir haber çıkmadı. FETÖ lideri ve mensuplarının Türkiye’ye iadesi konusunda da kamuoyuna yansıyan bir taahhüt yapılmadı. Tüm bunlar, iki ülke arasında gizli pazarlık yapılmadığı tezlerini güçlendirirken, Brunson’un rolü ve kimliği 
konusundaki şüphelerin giderilmesine yetmedi.

Yaşananlar, ABD’nin gerçek yüzünün ve Türkiye’ye bakış açısının daha net görülebilmesine yardımcı oldu. Başta NATO olmak üzere birçok yerde işbirliklerimizin varlığına rağmen kaba tahakkümcü, savaşçı, tehditkâr yüzü bir kez daha görüldü. Türkiye’nin baskılara boyun eğmeyeceğini ve kolay diş geçirilemeyecek bir ülke olduğunu anlarken, çok kıymet verdiği ve üzerinden operasyon yürüttüğü Brunson’u ülkesine götürebilmekle teselli buldu.

Cevap Yazın