Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Perşembe, Haziran 4, 2020

Yıldız Mahkemesi Yeniden Kurulsun

Günlerdir konuşulan Suudi muhalif gazeteci Kaşıkcı cinayetinde her gün yeni bir gelişme yaşanıyor. Suudi yönetiminin cinayeti önce gizlemeye yeltenip günler sonra cürümlerini itiraf etmesiyle beraber vakıa yeni bir safhaya evirildi.

Cinayeti irtikâp ettiklerini kabul edip kaza süsü vermeye çalışan Suudi yönetimi maktulün cesedinin nerede olduğuna dair ikna edici bilgileri henüz kamuoyuyla paylaşamadı. Beynelmilel ortamda isyan eden maşeri vicdanları kısmen de olsa yatıştırmaya matuf gayretler içine giren Suudi rejiminin cinayetle ilgisi olduğunu ileri sürdüğü 18 Suudi Arabistan vatandaşını tutukladığını bildirmesi meşum hadisenin tam anlamıyla aydınlatılması için yeterli görünmüyor.

İşte böyle gelişmeler yaşanırken Cumhurbaşkanı Erdoğan da şöyle bir açıklamada bulunmuştu: “Bugün buradan bir çağrı yapıyorum. Bu çağrım Kral Selman başta olmak üzere üst yönetimidir. Olayın cereyan ettiği yer İstanbul’dur. 18 kişinin yargılanmasının İstanbul’da yapılması teklifimdir. “

Yıldız Mahkemesi Örneği

Gözlemcilere göre Türkiye tarihinde yaşadığı bir deneyimden hareketle Kaşıkçı cinayetini İstanbul’da kurulacak bir mahkemeyle şeffaflık ilkesine bağlı kalarak uluslararası vicdanı rahatlatabilecek bir şekilde çözebilir.

Hatırlatmak için Yıldız Mahkemesinin serencamını hatırlamakta fayda var:

Sultan Abdülazîz Han’ın tahttan indirilerek şehit edilmesine sebep olanları, muhakeme etmek için kurulan mahkeme.

Sultan Abdülazîz Han; sadrâzam Mütercim Rüşdî Paşa, serasker Hüseyin Avni Paşa, şeyhülislâm Hayrullah Efendi ve Midhat Paşa’nın yaptığı gizli çalışmalar neticesinde, 30 Mayıs 1876’da tahttan indirildi. Hüseyin Avni Paşa’nın ayda yüz altın lira maaşla Fer’iyye Sarayı’nda bahçıvan olarak ve sabık pâdişâhı korumakla vazifelendirdiği Cezâyirli Mustafa, Yozgatlı Mustafa Çavuş, Boyabatlı Hacı Mehmed adlı pehlivanlar tarafından 4 Haziran 1876 sabahı şehit edildi. Fakat intihar süsü verilerek, hâdisenin üzerine gidilmedi.

Sultan beşinci Murâd Han’ın kısa saltanatından sonra pâdişâh olan sultan İkinci Abdülhamîd Han, amcası Abdülazîz Han’ın şehîd edilmesiyle ilgili olarak el altından tahkîkata başladı. Bu hususta kendisine başkâtibi Küçük Saîd Bey (Paşa) yardım etti. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, araştırıcı zekâsı, mevkii, olgun yaşta, hâdiselerin yanı başında yahut içinde bulunması sebebiyle, Abdülazîz vak’asının en gizli taraflarını ve en vurucu gerçeklerini şahsen tespit etti. Bizzat veya vasıtalı olarak yaptığı tahkîkât neticesinde, amcasının iddia edildiği gibi intihar etmeyip, katledildiği kanâatine vardıktan sonra, olayın resmen tahkik edilmesini istedi.

İntihar değil cinayet

Müdde-i umûmî (savcı) olarak vazifelendirilen Fındıklılı Mehmed Efendi, 1 Nisan 1881’de tahkikata başladı. Tahkîkât komisyonunda Şûrâ-yı devlet tanzîmât dâiresi reisi Çorluluzâde Mahmûd Celâleddîn Bey’le, mâbeynci Râgıp Bey de vazifelendirildiler.

Sultan Abdülazîz Han’ın ölümünde birinci derecede rolleri olduğu iddia edilen ve Fer’iyye Sarayı’nda görevliyken, Abdülazîz Han’ın şehîd edilmesinden sonra düşük bir maaşla memleketlerine gönderilen Mustafa Çavuş, Boyabatlı Hacı Mehmed ve Cezâyirli Mustafa adlı pehlivanlar, İstanbul’a getirilerek ifâdeleri alındı.

14 Haziran 1881 tarihli fevkalâde hey’et mazbatasında; suçluların cezalandırılması, Malta karakolunda bir büyük çadır kurulmak suretiyle muhakemenin alenî olması, seyircilerin ayak takımından olmamak üzere adliye nezâretinden alınacak davetiye ile mahkeme salonuna girmeleri gibi hususlar yer aldı.

Abdülazîz Han’ın ölümünde sanık olanlar; Pehlivan Mustafa Çavuş, Boyabatlı Hacı Mehmed, Cezâyirli Mustafa, mâbeynci Fahri Bey, mâbeynci Seyyid Bey, Dâmâd Nuri Paşa, Dâmâd Mahmûd Paşa, Midhat Paşa, Mütercim Rüşdî Paşa, Hasan Hayrullah Efendi, başmâbeynci Ethem Bey olmak üzere on bir kişiydi.

Yukarıda zikredilen sanıklardan başka, beşinci Murâd ile annesi Şevkefzâ Kadınefendi ve sultan Abdülazîz Han’ın hazinedarlarından Arz-ı niyaz kalfa sanıklar listesine dâhil iseler de özel durumları sebebiyle muhakeme edilemiyorlardı. Sultan Murâd’ın baş mâbeyncisi Ethem Bey’in suçlu olmadığı hazırlık soruşturmasında anlaşıldığından, sanıklar listesinden çıkarılarak şâhidler arasına alındı. Hasta olduğu için doktor raporuna göre Manisa’dan getirilemeyen Mütercim Rüşdî Paşa gıyabında muhâkame edilecekti. Böylece on bir kişinin muhakemesine irâde çıktı.

Sanıklara avukat tutmaları, tutmak istemeyenlere adliye nezâretince tutulacağı bildirildi. Midhat Paşa eski avukatlarından Şehrî Efendi’yi, Nuri Paşa da aynı avukatı seçti. Mahmûd Paşa ise, avukat istemedi. Ayrıca, Mekteb-i Mülkiye müderrislerinden Manyâsîzâde Refik Bey de Midhat Paşa’yı ek avukat olarak savunacaktı. Sanıkların ailelerine mahkemeyi tâkib için davetiyeler verildi.

Mahkeme mahalli olarak Yıldız köşkü yakınındaki Malta karakolunun yanında etrafı parmaklıkla çevrilmiş olan yere büyük bir çadır kuruldu. Mahkemeye adliye nezâretinden alınan davetiye ile girildiğinden, yabancı muhabirlerin ve kordiplomatiğin hepsine davetiye verildi. Türk gazetecileri de mahkemeyi tâkib ediyorlardı.

Sanıkların muhakemeleri temyize bağlı istinaf mahkemesinin cinayet mahkemesi tarafından yürütülecekti. Bu mahkemenin reisi Ali Surûrî Efendi, ikinci reisi de Hristo Forides idi.

Mahkeme âzâları Emin Bey, Hüseyin Hâmid Bey, Emîn Efendi ve Gadban Efendi’den teşekkül etmişti. Müdde-i umûmî (savcı) Latif Bey, muavinleri ise Reşîd ve Râif beylerdi. Başkâtip Emrullah Efendi, zabıt kâtipleri ise; Şâkir, Rızâ, Sedâd, Aziz, Tahsin, Nûri, Rızâ, Zekâî ve Ropen efendilerdi. Cinayet mahkemesi hey’eti hâricinde, tahkikatı yapmış olan Fındıklılı Mehmed Efendi ile Hüseyin Şükrü Efendi de bulunuyordu.

27 Haziran 1881 Pazartesi günü saat 10.00’da başlayan mahkemeye başta Midhat Paşa olduğu hâlde on bir sanık getirildi. Dört yüz kişinin dinleyici olarak yer aldığı salonda diplomatlar, yerli ve yabancı gazeteciler bulunuyordu. Aralarında nâzırların, eski nâzırların, vezir ve müşirlerin de yer aldığı 200 kişi ilk gün mahkemeyi dinlemeye geldi. Saat 11.00’de reis Sürûrî Efendi celseyi açtığını îlân etti. Başkâtip Emrullah Efendi, sanıklar hakkındaki iddianameyi okudu, iddianamenin okunması saat 13.00’de bitti. Başsavcı, Seyyid ve İzzet beyler hakkında ceza kânununun 175. maddesine göre 10 yıl hapis cezası, diğer 9 sanıkla Medine’de bulunan Hayrullah Efendi hakkında da aynı kânunun 45 ve 170. maddelerine göre îdâm cezası verilmesini istedi. Mahmûd ve Nûri paşalar ile Ali ve Necip beyler katle birinci derecede yardımcı ve hazırlayıcı olmakla; üç pehlivan ve Fahri Bey ise katillikle suçlanıyorlardı.

Reis Sürûrî Efendi’nin emri ile ilk önce Pehlivan Mustafa Çavuş’un avukatı Manyâsîzâde Refik Bey dinlendi. Refik Bey müvekkilinin cezasının hafifletilmesini, çünkü büyük yerlerden emir alarak bu fiili işlediğini belirtti. Sonra ayağa kalkan Mustafa Çavuş hazırlık sorgusundaki ifâdesini tekrarladı. Sonra Hacı Mehmed Pehlivan ve Cezâyirli Mustafa Pehlivan da dinlendi. Onlar da katilliği kabul ettiler. Mâbeynci Fahri Bey ise kendisinden önce dinlenen üç pehlivanın katilliği kabul etmeleri hakkındaki ifâdelerini reddederek, eski Hakan’ın şuuruna halel geldiği için intihar ettiği iddiasında bulundu. Sonra binbaşı Necîb Bey ve binbaşı Ali Bey sorguya çekildiler. Her iki binbaşı da katilliği reddettiler. Bunlardan sonra sorguya alınan Dâmâd Mahmûd Paşa’nın sorgusunu, yorulduğu için geri çekilen Sürûri Efendi’nin yerine ikinci reis Hristo Forides yaptı. Dâmâd Mahmûd Paşa da kendine yöneltilen ithamları reddetti. Dâmâd Nuri Paşa’nın sorgusunu da ikinci reis yaptı. İlk günün birinci celsesi bitti.

Saat 16. 30’da yarım saat ara verildikten sonra saat 17.00’de reis Sürûri Efendi yerini aldı ve ilk günün ikinci celsesini açtığını bildirdi. Harem ağalarından Reyhan Ağa’yı şâhid sıfatıyla sorguya çekti. Reyhan ağa ifâdesinde; “Sultan merhumu öldürüyorlardı. Fahri Bey, Pâdişâh’ı omuzlarından tutmuş, Cezâyirli Mustafa ile Hacı Mehmed birer bacaklarına oturmuşlardı. Mustafa Pehlivan da kollarını kesiyordu. Ali Bey’le Necib bey yalınkılıç kapıda bekliyorlardı. Bu manzara karşısında aklım başımdan gitti. Her şey bir anda olup bitti. Hemen aşağı kaçtım. Orta katta Arz-ı niyaz kalfa ile Dâmâd Mahmûd Celâleddîn Paşa’yı konuşurlarken gördüm” dedi. Sonra Rakım Nesîb Ağa dinlendi o da aynı şeyleri söyledi. Sonra dinlenen Nafiz Ağa da aşağı yukarı aynı şeyleri tekrarladı. Ferîd Âğa adında bir harem ağasının İstanbul’da olmadığı için yazılı ifâdesi okundu. Hâriciye kâtiplerinden Mahmûd Celâleddîn Bey dinlendi. Hüseyin Ağa şâhid olarak çağrıldı. Sultan Abdülazîz’in nâşının yıkandığının ertesi günü yıkayan Ömer Efendi’nin nâşda sol memenin civarında kan sızan bir yara gördüğünü, kendisine ve başkalarına anlattığını beyân etti. Fahri Bey’in de ertesi günü kendisine ve başkalarına Abdülazîz Han’ın makasla kollarını keserek intihar ettiğini hiç inandırıcı olmayan bir şekilde naklettiğini söyledi.

Abdülazîz Han’ın cenazesini yıkayan Ömer Efendi, şâhid olarak dinlendi. Ömer Efendi; sultan Abdülazîz’in cesedini bizzat kendisinin yıkadığını, Enderûn ağalarının kendisine yardım ettiklerini anlattı ve ifâdesinin devamında; “Kollarındaki yaralardan başka, sol meme civarında büyükçe bir morluk ve ince bir kesik vardı. Henüz kanıyor gibiydi. Kan yeni durmuştu, ön dişlerinden ikisi kırılmıştı. Sakalının sol tarafı gayr-i muntazam şekilde yolunmuştu” dedi.

Abdülazîz Han’ı gasledenlerden Tahsin Efendi de ifâdesinde; Ömer Efendi nâşı yıkarken odanın kapısı önünde bulunduğunu, Cennetmekânın göğsündeki yarayı ve morluğu bizzat görmediğini, fakat gasletme işi bitince bu durumu Ömer Efendi’nin kendisine anlattığını söyledi. Sultan Abdülazîz Han’ın gaslinde yardım eden 6 Enderûn ağası da Tahsin Efendi gibi uzakta hizmet ettiklerini, göğüsteki yarayı görecek durumda olmadıklarını, fakat Ömer Efendi’nin gasilden sonra bu yarayı kendilerine de anlattığını söylediler. Zevkyâb Kalfa; sultan Abdülazîz’in hizmetindeki hazinedarlardan olduğunu, o gün Fer’iyye’de de hizmet-i şahanede bulunduğunu söyledi. Cezâyirli Mustafa’nın pencereden nasıl atladığını beyân etti. Reis Sürûrî Efendi taşrada hizmette bulunan yüzbaşı Ahmed Efendi ile binbaşı Reşîd Bey’in yazılı ifâdelerini okuttu. Bu subaylar Fer’iyye önünde nöbette bulunduklarını, Dâmâd Mahmûd Paşa’yı Fer’iyye’de; İzzet, Ali ve Necîb beylerle konuşuyorken gördüklerini söylüyor, İzzet Bey’e pala getirilince çok sevindiğini de ilâve ediyorlardı. Yine taşrada vazifeli bulunan yüzbaşılar, Hüseyin ve Osman efendiler ifâdelerinde Pertevniyâl Vâlide Sultan’ın Fer’iyye’den çıkarılıp, Topkapı Sarayı’na götürülürken başörtüsüz olduğunu üzülerek hatırladıklarını beyân ettiler.

Karâra göre; Mustafa Pehlivan, Mehmed Pehlivan, Cezâyirli Mustafa Pehlivan, Fahri Bey, Ali Bey, Necib Bey, Dâmâd Mahmûd Paşa ve Nuri Paşa idama; Seyyid Bey ve İzzet Bey on’ar sene hapse mahkûm edildiler. Mahmûd Paşa ve Nûri Paşa hakkındaki karar ekseriyetle alındı. Temyiz yolu açık olmak şartıyla sekiz günlük müddet tanındı. Celse tatil edildi. Mahkûmların hepsi çıkarıldı ve Sürûrî Efendi çekildi.

Midhat Paşa, 6 Temmuz 1881 tarihli dilekçesi ile temyize başvurdu. Kendisinin sultan Abdülazîz Han’ın öldürüldüğü odaya asla girmediğini, esasen hakkında böyle bir iddia da bulunmadığını, bu sebeple 45. maddenin kendisine uygulanamayacağını, ayrıca o târihte nâzır (bakan) olduğu için istinaf cinayet mahkemesinde yargılanamayacağını, kendisi ve Rüşdî Paşa hakkında dîvân-ı âlî kurularak muhakeme edilmelerinin anayasa hükmü olduğunu bildirdi.

Bu îtirâz üzerine 8 Temmuz’da; reis Lebib Efendi’nin başkanlığında ikinci reis Mustafa Hâşim Efendi (maarif nâzırı) ve âzâlar; Mahmûd Mazhar, Hüseyin Rızâ, Ahmed Rauf, Osman Reşâd, Rüşdî, İkyadis ve Nikolaki Yorgiadis efendilerden meydana gelen temyiz mahkemesi ceza dâiresi toplanarak, Midhat Paşa’nın îtirâzını değerlendirdi. Taleplerinin reddine karar verdi. Mahmûd ve Nûrî paşaların cezalarının hafifletilmesinin karârı ile temyiz ceza dâiresinin tasdikine âid iki îlâm adliye nezâretine gönderildi. Adliye nâzırı Ahmed Cevdet Paşa ve başvekil ünvânıyla sadrâzam olan Küçük Saîd Paşa de ilâmları göndererek vükelâ hey’etinde (bakanlar kurulu) görüşülmesini istedi. 14 kişiden meydana gelen vükelâ hey’eti toplandı. Görüşmelerden sonra, kaleme alınan mazbatada; sultan Abdülazîz Han’ın tahttan indirilmesinin devlet için büyük felâketlere yol açtığı ve bütün felâketlerin kaynağının Abdülazîz Han’ın hal’i olduğu belirtildi. Ayrıca mahkeme kararlarını değiştirmeye kendinde selâhiyet ve lüzum da görmeyen vükelâ hey’eti, cezaların affı veya hafifletilmesinin Kânûn-i esâsiye göre Pâdişâh’ın yetkisi dâhilinde olduğunu belirtti.

Sultan İkinci Abdülhamîd Han, mahkeme kararlarının şerîât hükümleri bakımından incelenip, bir rapor hâlinde kendisine sunulmasını irâde etti. 19 Temmuz 1881’de şeyhülislâm başkanlığında toplanan ulemâ meclisi; şer’î bir sebeb olmaksızın halîfeyi hal’ ve katl ile, hazîne malını aralarında paylaşarak yağma eden, İslâm ülkelerinin tahribine sebeb olan kimselerin, halîfe tarafından katle kadar cezalandırılmalarının meşru olduğuna dâir bir rapor düzenleyerek Pâdişâh’a sundu.

Sultan İkinci Abdülhamîd Han nâzırlar dışında bir çok devlet adamının katılmasıyla Yıldız Sarayı’nda bir fevkalâde hey’etin toplanmasını istedi. Hey’ette başvekil Saîd Paşa da bulunacaktı. Bu hey’et mahkeme kararlarının aynen tatbiki veya değiştirilmesi hakkında tek tek tekliflerini Pâdişâh’a arz edecekti. 9 Temmuz günü Yıldız Sarayı’nda müzâkere başladı. Hey’ete eski sadrâzamlardan Safvet Paşa başkan seçildi. Müzâkereler sonunda 25 kişilik hey’etten 15 kişi kararların aynen uygulanmasını, 10 kişi ise, cezaların hafifletilmesini yâni idamların müebbed hapse çevrilmesini istedi. 14’ü mülkiye, 10’u asker, 1’i ilmiyeden olan bu 25 kişi ayrı ayrı birer kâğıda kısaca, şahsî mütâlâalarını da el yazıları ile yazıp imzalayarak Pâdişâh’a verdiler.

Sultan İkinci Abdülhamîd Han, fevkalâde hey’et üyelerinin mütâlâalarını tek tek inceledikten sonra, kendi yetkisine dayanarak îdâm cezalarının hepsini müebbed hapse çevirdi. Böylece 9 îdâm hükümlüsü ve Yıldız mahkemesinde hüküm yememekle beraber aynı statüde olan Manisa’daki Rüşdî Paşa ile Medine’deki Hayrullah Efendi’nin cezaları müebbed hapis oldu. Mahkûm olanların hepsi askerî ve sivil rütbelerini, nişanlarını ve madalyalarını kaybediyorlardı. Mahkûmların on birinin de cezalarını Hicaz eyaletindeki yazlık şehir olan Tâif’in kalesinde çekmeleri kararlaştırıldı. Medine’deki eski şeyhülislâm Hayrullah Efendi de Taife gönderildi. Ömrünün son aylarını yaşayan Rüşdî Paşa’nın malikânesinden çıkmamak şartıyle Manisa’daki çiftliğinde yaşamasına müsâade edildi.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir