Suriye’nin Finali Fırat’ın Doğusunda

Türkiye ile Rusya’nın Cumhur ve Devlet Başkanları düzeyinde Soçi mutabakatına imza atması, Suriye’de yeni dönemin işaret fişeğini ateşledi. İdlib’teki sorunlar henüz çözülmedi. Hatta yeni başlıyor. Bölgenin terör örgütlerinden arındırılması için ilk adımlar atılacak, İdlib çevresinde Türkiye ve Rusya’nın kontrolünde 15-20 km’lik silahsızlandırılmış bölge kurulacak. Mutabakat sonrası gözler,
Suriye meselesinde finalin önümüzdeki yılların gündem maddesi beklenen Fırat’ın doğusuna çevrildi.

Suriye’deki iç savaş, adım adım finale doğru ilerliyor. Önce Astana üçlüsünün 7 Eylül’de Tahran’da, ardından bu üçlüden Türkiye ve Rusya liderlerinin 17 Eylül’de Rusya’nın Soçi kentinde bir araya gelmesi sonrasında İdlib konusunda bir mutabakat oluştu. Bu mutabakata İran ve Esad yönetiminin de destek vermesi ile sorunun çözümünde önemli bir mesafe kat edildiği ortaya çıktı. Bu gelişmeyle paralel olarak Rusya ve İran’ın şimdiye kadar birinci önceliğe almadıkları Fırat’ın doğusundaki terör örgütü PYD varlığını ve onun hamisi ABD’yi hedefleyen çıkışlar yapması, Astana üçlüsünün gelecekteki hedefini göstermesi bakımından çarpıcıydı. Önce Ağustos ve Eylül ayında yaşanan kritik olayları kısaca bir hatırlatmakta fayda var.

Ağustos ayından itibaren başlayan süreçle beraber İdlib konusu, Suriye’de öne çıkmaya başladı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, 1 Ağustos’ta yaptığı açıklamada, Suriye’nin ılımlı muhalefeti ile Türkiye’yi, İdlib bölgesinde El Nusra sorununu çözmeye çağırdıklarını belirtti. Bir gün sonra da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (ASEAN) zirvesi için gittiği Singapur’da yaptığı açıklamada İdlib’deki militanlara öldürücü darbenin indirilmesi gerektiğini belirtti.

Türkiye’nin Kaygıları Neydi?

Bu açıklamalar Rusya’nın, Türkiye’ye, “İdlib meselesini artık çözelim” yönündeki mesajıydı. O sırada ABD ile yaşanan “Rahip Brunson krizi” nedeniyle İdlib meselesi gündemin arka sıralarına düştü. Ancak adım adım gelen bir fırtına vardı. Astana sürecinde belirlenen 4 çatışmasızlık bölgesinden 3’ünü tamamen kontrol altına alan Suriye ordusu, güneyden ve doğudan adım adım İdlib sınırına yığınağa başladı. Büyük bir operasyon bekleniyordu. Ancak kentin sınırımızda olmasından dolayı iyi hesaplanmamış bir harekât, Türkiye’ye çok ciddi zarar verebilirdi. Türkiye’nin ana kaygılarını şu başlık altında toplamak mümkün:

– İdlib sınırları içinde büyük çoğunluğu mülteci konumunda bulunan yaklaşık 2,5 milyon sivil bulunuyor. Sivilleri de riske edecek bir operasyon durumunda Türkiye’ye, Afrin’e ve Fırat Kalkanı Harekâtı (FKH) bölgelerine yaklaşık 500 bin ile 1 milyon arasında bir mülteci akını yaşanabilir.
– Sivillerin arasına karışabilir ve Türkiye’ye, Afrin ve FKH bölgelerine sızabilir.
– Kentte sivillere yönelik katliam yapabilir.
– Bu terörist gruplar, silahlı muhalefet unsurlarını yanına çekerek, 12 gözlem noktasında bulunan TSK ile çatışma aşamasına gelebilir.
– Kentteki olası kaos, Afrin ve FKH bölgesine sıçrayabilir.
– Provokasyonlar neticesinde kentin çevresinde 12 gözlem noktası kuran Türk ordusu, Suriye ordusu ile sıcak çatışmaya girebilir.

Bu çerçevede Ağustos ayı sonunda Türkiye, El Nusra’nın temelini oluşturduğu Heyeti Tahrir Şam (HTŞ) örgütünü terör örgütleri listesine aldı.

Astana sürecinin garantör ülkeleri olan Türkiye, Rusya ve İran liderlerinin 7 Eylül’de Tahran’da biraya geleceği zirve yaklaşırken İdlib’teki askeri trafik hızlandı. ABD müdahaleye karşı bir tutum izlerken, HTŞ kontrolündeki bazı bölgelere Rus Hava Kuvvetleri tarafından Eylül ayı başında hava harekâtları yapıldı.

Soçi’de İran Neden Yoktu?

Bu çerçevede gelinen Tahran’daki zirvede 12 maddelik ortak bir bildiriye imza atılmış olmasına rağmen, zirveye damgasını, özel toplanın canlı yayınlanması vurdu. Bu yayın sırasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin arasındaki bir diyalog, “Türkiye ile Rusya ve İran arasında kriz” olarak yansıdı. Türkiye’nin, Suriye konusunda Batı kutbu ile hareket etmesi gerektiğini savunanlar, bunun üzerine atladı. İran hedefe oturtulurken, 12 maddelik bildiri gözden kaçırıldı. Oysa bildirinin 3 ve 4. maddelerinde gerek İdlib konusunun çözümü, gerek bölgedeki terör örgütleriyle kararlılıkla mücadelede tam mutabakata varıldığı görülüyordu. Sadece ayrıntıların belirlenmesi gerekiyordu. İran ile bu yapılamazdı. Çünkü İran’ın İdlib konusundaki çözüm önerileri ile Türkiye’ninki ciddi farklılıklar arz ediyordu. İki ülke arasında bölgedeki askeri konumlanma da etkili oldu. İran, iç savaşın başından bu yana çok sayıda gayriresmî silahlı unsuruyla Suriye içinde bulunuyor. Bu unsurlar, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtları sırasında bazı provakatif eylemlere girişmiş, bu eylemler Türkiye’nin caydırıcı ve sağduyulu tutumu nedeniyle iki ülke arasında kriz çıkarmamıştı. İran’ın, Suriye’deki silahlı muhalefeti terörist olarak görmesi de sahada sıkıntılara neden olabilirdi. Ayrıca zirvedeki canlı yayın krizinde Tahran yönetimi sorumlu tutulmuştu. Bu nedenle İdlib meselesinin çözümünün ayrıntılandırılması Türkiye ile Rusya arasında gerçekleşti. İşte 17 Eylül’deki Soçi Zirvesi’nde de bu ayrıntılar üzerinde mutabakata varıldı. Soçi Mutabakatı olarak kamuoyuna yansıyan 10 maddelik uzlaşmaya göre;

– İdlib gerginliği azaltma bölgesi korunacak. Türkiye gözlem noktaları güçlendirilecek.
– Rusya, İdlib’de askeri operasyonlar ve saldırılardan kaçınılması için gerekli önlemleri alacak ve mevcut statüko korunacak.
– Silahsızlandırma bölgesi oluşturulacak ve bölge 15 – 20 km olacak.
– Silahsızlandırma bölgesinin sınırları sahadaki çalışmalarla belirlenecek.
– Tüm radikal terörist gruplar silahsızlandırma bölgesinden 15 Ekim’e kadar çıkarılacak.
– Çatışan taraflara ait tüm tanklar, çok namlulu roketatarlar, toplar ve havanların da aralarında olduğu ağır silahlar 10 Ekim’de İdlib’deki silahsızlandırma bölgesinden çekilecek.
– Silahsızlandırma bölgelerindeki denetimler, Türk ve Rus askerleri tarafından yapılacak. Denetimler insansız hava araçlarıyla havadan da sürdürülecek.
– Halep’ten Lazkiye’ye uzanan M4 ve Halep’ten Hama’ya uzanan M5 otoyollarının güvenliği yıl sonuna kadar sağlanacak ve trafiğe açılacak.
– İdlib’de sürdürülebilir ateşkes rejiminin sağlanabilmesi için etkili önlemler alınacak. İran, Türkiye, Rusya ortak koordinasyon merkezi geliştirecek.
– İki taraf her türlü tezahürde Suriye’deki terörizmle mücadele konusunda kararlılıklarını yineledi.

Şimdi, 15-20 km’lik silahsızlandırılmış bölgedeki terör örgütlerinin çıkarılmasının öngörüldüğü 15 Ekim’e kadar İdlib meselesinin sakinleşmesi bekleniyor. Sözü edilen 15-20 km’lik yolda Türk ve Rus askerleri koordineli bir şekilde devriye atacak. Bu ve diğer konularda MİT, TSK ve Özel Kuvvetler’in, Rus muhataplarıyla çalışmalarını sürdürdüğü öğrenildi.

Türkiye’nin Eli Güçlendi

Bu süreç de Türkiye elini kuvvetlendirdi. Çünkü Soçi Zirvesi’nden kısa bir süre önce Türk kamuoyuna pek yansımayan bir gelişme aslında Türkiye’nin kazanımını göstermesi bakımından çarpıcıydı. Bu gelişme, Rusya tarafından yapılan sadece bir hava harekatı sonrasında sivillerden oluşan yaklaşık 30 bin kişinin Türkiye sınırına ilerlemeye başlamasıydı. Yani göç tehlikesi sahada kendisini bizzat göstermişti. Ankara bu gelişmeyi iyi okumuş ve Astana sürecindeki ortağı Rusya’yı masada ikna etmişti. Bu durumun stabil hale gelmesi ve bölgedeki çatışmasızlığın sürmesi, gelecekteki anayasa görüşmelerinde de Türkiye’nin elini güçlendirecektir.

Mutabakat, bölgedeki siviller ve muhalif grupları memnun ederken, başta HTŞ olmak üzere terör örgütlerini kaygılandırdı. Bu çerçevede sivillerin yoğun katılımıyla Türkiye lehine çok sayıda gösteri yapıldı. Bazı gösterilerde yapılan provokatif hareketler ise dikkat çekti. Örneğin, bir gösteride Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrev Karlov’u öldüren ve FETÖ ile bağlantılı olduğu yönünde ciddi bilgiler basına yansıyan Mevlüt Mert Altıntaş’ın posterinin asılması, istihbarat uzmanları tarafından “provokasyon” olarak nitelendi. Bir uzman, “Bunu açanları tespit etmek bölgenin karmaşık yapısından dolayı kolay değil. Ancak Nusra’nın yapma ihtimali var” diyerek provokasyonlara dikkat edilmesi gerektiğinin altını çizdi.

BBC Makalesinde Türkiye’ye Üstü Kapalı Uyarı

Bu anlaşmadan rahatsız olan bazı Batı ülkeleri ise Türkiye içine yönelik mesajlar vermeyi tercih etti. Örneğin, İngiliz devlet kuruluşu BBC’nin internet sitesinde yayımlanan Kerim Has imzalı bir makalede sürecin Ankara’nın üzerine yıkıldığı iddiası bu mesajlara örnek niteliği taşıyor. Has’ın BBC’nin yayın onayı verdiği yazıdaki iddiasına göre Türkiye, bu konuda askeri olarak tek başına sorumluluk üstlendi ve bütün riskleri üzerine aldı. Ancak bölgedeki Türkiye’ye sıcak bakan silahlı muhalif unsurların çokluğu, sivillerin Türkiye’ye sıcak bakışı, göç tehlikesinin ortadan kalkması, TSK ve MİT’in bölgeye yaptığı iki harekâtla çok ciddi bir tecrübe kazanması, bu iki güvenlik yapımızın bölgeye hâkim olması vs. gibi etkenler Türkiye’nin terör örgütlerine karşı ciddi avantajlarını oluşturacak. Yazının içinde yer alan şu ifade ise çok ama çok dikkat çekiciydi:

“(…) tampon bölge kurulurken Ankara’nın HTŞ ve radikal grupları bir aydan kısa bir süre içinde İdlib içine geri çekilme ve ağır silahlarını bırakma gibi konularda ‘ikna etmesi’ gerekecek. Bu ise Türkiye için ciddi bir ikilem. İkna edebildiği takdirde bu durum, ileride uluslararası düzeyde Suriye’de savaş suçları dosyaları açıldığında, ‘Madem bu gruplar üzerinde bu kadar etkindin, niye bu nüfuzunu terör bu seviyeye varmadan önce kullanmadın?’ veya ‘Bu gruplar üzerindeki nüfuz gücün nereden geliyor?’ gibi Ankara’nın başını epey ağrıtabilecek oldukça zor sorularla karşılaşmasına yol açabilir.”

Makalede ayrıca Kasım ayındaki gelişmelere paralel olarak Türkiye ile ABD ilişkilerinin gerilebileceği, Zarrab davasının başka davalarını tetikleyebileceği benzeri “uyarılar” yer alıyordu.

Almanya Memnun

Ancak Batı dünyasının tamamında bir memnuniyetsizlik olduğunu söylemek zor. Örneğin, Almanya Başbakanı Angela Merkel, Rus lider Putin ile yaptığı telefon görüşmesinde “askeri gerilimin tırmanmasına engel olunması ve sivil halkın korunması için gösterilen çabaları memnuniyetle karşıladığını” ifade etti. Bu memnuniyetin en önemli nedenini, Türkiye’nin Batı’ya rest anlamında olası göçü Avrupa’ya yönlendirme riskinin ortadan kalkması oluşturuyor. Başta da vurguladığımız, İdlib’den milyona varacak olası göçten, sadece Türkiye değil Avrupa da ciddi bir şekilde etkilenecekti.

İdlib meselesinde bu şekilde bir mutabakata varılmasıyla beraber gözlerin PYD terör örgütü işgalindeki Fırat’ın doğusuna dönmesi ise dikkat çekti. Türkiye en başından bu yana stratejik hedef olarak PYD terör örgütünün bölgedeki işgalini sonlandırmayı koymuştu. İdlib ise Suriye meselesinin çözümünde taktik hedefti. Ancak Rusya ve İran, yıllardır PYD varlığını önceliğine almamıştı. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin Tahran Zirvesi’nde yaptığı konuşmada İdlib ile Fırat’ın doğusunu aynı cümleler içinde kullanması dikkat çekiciydi:

“İdlib ve Fırat’ın doğusu geri kalmıştır. Hepimizin çalışması gerekiyor. Fırat’ın doğusunun düğümünü çözelim, Amerika’yı oradan çıkmaya zorlayalım. Çünkü bu krizin devam etmesinin arkasındaki en önemli etken Amerika’dır.”

Ardından Rusya’da peş peşe Fırat’ın doğusundaki duruma vurgu yapan konuşmalar yapıldı. Zaten Tahran Zirvesi’nin 12 maddelik bildirisinin ikinci maddesinde de adı verilmeden ABD ve onun himayesindeki PYD terör örgütü hedef alınmıştı:

“Terörle mücadele kisvesi altında sahada yeni gerçeklikler yaratılmasına dair her türlü girişimi reddetmiş, Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğü ile komşu ülkelerin ulusal güvenliğini zayıflatmayı amaçlayan ayrılıkçı gündemlere karşı durma kararlılıklarını ifade etmişlerdir.”

Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Yörünge’ye yaptığı açıklamada, ABD’nin en büyük korkusunun da PYD’nin hedef alınmasının olduğunu belirtti.

Pekin, ABD’nin İdlib meselesindeki çıkışlarının, sorunu çözücü değil de gerginleştirmesinin temelinde “İdlib’te sorun çözülürse Astana üçlüsünün gözü Münbiç ve Fırat’ın doğusuna dönecek korkusu yattığı”nın altını çizdi. Şimdi herkes, İdlib’te tam çözüm sağlandıktan sonra PYD terör örgütünün hedef alınacağını biliyor. ABD ise kendi enstrümanını korumanın planlarını yapıyor.

Cevap Yazın