Soçi’deki Mutabakat İdlib Dosyasını Kapattı mı?

Rusya’nın hamlesi, onun küresel düzeydeki hesaplarıyla doğrudan ilgili. Bölgesel düzeyde bir hamle yaparak küresel düzeyde bir etki yaratıyor. Elbette bunu, kendi bölgesel çıkarlarını zedelemeden yapıyor. Nitekim Putin, Soçi’de, Türkiye’ye bu şekilde alan açarken ne izlediği politikadan geri adım atmış ne de elindeki bir karttan vazgeçmiştir. Türkiye’ye verdiği tek şey ‘zaman’dır.

Önce bir saha gerçeğini kabul etmek durumundayız. Rusya’nın, İdlib’i önünde sonunda Suriye rejim güçlerine teslim etme hedefinden vazgeçmeyeceği gayet açıktır. Geciktirilebilir –ki Soçi’de olan budur– ama tümden rafa kaldırılması bölgenin, Rusya için önemi sebebiyle ihtimal dışı bir durumdan bahsediyoruz. Hal böyle olunca sanki İdlib sorunu nihâi bir şekilde çözülmüş gibi yazılar yazarak kendimizi ve halkı yanıltmayalım. Jeopolitiğin konuları, işin içine ‘yâranlık ve düşmanlık’ hissiyatı katılarak anlatılamaz. Bu satırları, Soçi’deki geçici İdlib mutabakatının da bu duygusallık zemininde yazılara ve konuşmalara konu olması sebebiyle vurgulama ihtiyacı duyduk.

Serinkanlı bir değerlendirme, Soçi’den çıkan iki temel gerçeği bize gösteriyor: Birincisi, İdlib mutabakatı Türk diplomasisinin son yıllarda elde ettiği en önemli başarılardan biridir. Bu noktada Türkiye’nin, Tahran Zirvesi’nde bütün dünyanın gözleri önünde sergilediği net tavır ve ardından Soçi’de elde ettiği sonuç, İdlib’deki milyonlarca insana derin bir nefes aldırmış, belki binlerce insanın hayatını –en azından şimdilik– kurtarmıştır. Bir an durup tabloyu gözleriniz önüne getirin. Üç milyon insanın yaşadığı, çocukların okullara gittiği, üniversitelerin açık olduğu, hayatın bir şekilde devam ettiği bir şehirden bahsediyoruz. Bu insanlar daha önce Halep’te, Rakka’da, Hums’ta yaşananları, o şehirlerin nasıl harabe haline gelecek şekilde toplu imha saldırılarına mâruz kaldığını görmüştü. Hem Amerika’nın hem Rusya’nın hem Suriye rejiminin dünyanın gözleri önünde silahlı silahsız olduğuna bakmadan, kadın-erkek, çoluk çocuk demeden, kışla, okul hastane ayrımı yapmadan halı bombardımanlarıyla, varil bombalarıyla ve sıkıştığı yerlerde kimyasal silah kullanarak on binlerce insanı nasıl katlettiğini biliyordu.

Şimdi İdlib’de insanlar, kendilerinin de aynı kaderi paylaşmak üzere olduklarını görüyor, yürekleri ağızlarında bekliyorlardı. Böylesine bir bekleyiş içinde şehrin insanlarını, oradaki ana-babaları, çocukları, onların hâletiruhiyesini bir düşünün. Rusya’nın, Suriye rejiminin ‘vuracağız, yok edeceğiz’ şeklindeki açıklamalarından sonra ve bilhassa Tahran Zirvesi’nde Türkiye’nin, ateşkes çağrısının sonuçsuz kalmasıyla bu insanların artık hiçbir umudu kalmamıştı. Ölümü bekliyorlardı. Türkiye’nin, Soçi’den çıkarttığı karar, işte bu sebeple ‘hayata dönüş’ anlamına geliyordu ve bu mutabakatın sağlanması, insanlık adına da hayati önemdeydi. İdlib, Türkiye sayesinde en azından bir süre daha bombardıman altına alınmayacaktı. Burada bir parantez açarak belirtelim ki Türkiye, Arap Baharı’nın başından beri bütün coğrafyalarda insan odaklı bir politika izlemiştir. Türkiye içindeki entelijansiyanın kahir ekseriyeti, bunu görmek istemese de bölge insanları en son İdlib’de de görüldüğü üzere bunun farkındadır. Soçi mutabakatından sonra İdlib’de yaşayan sivil insanlarla röportajlar yapıldı, hepsi de Türkiye’den minnet ve şükran duygularıyla bahsediyorlardı. Türkiye, daha önce de bombardıman altında kalan bölgelerde insanların oradan çıkartılıp daha güvenli bölgelere ve esasen İdlib’e nakledilmelerinde büyük rol oynamıştı. Tarih, bu memleketin daha Amerika’nın, Irak’ı işgali öncesinden başlayarak bu işgalleri, katliamları, iç savaşları engelleyebilmek için harcadığı samimi gayreti yazacaktır.

Masada Açık Duran Dosya

Yaranlık-düşmanlık tuzağına düşmeden söylenebilecek ikinci gerçek, Soçi’deki mutabakata rağmen İdlib dosyasının henüz kapanmamış olduğudur. İdlib’de yaşayan insanlar, geçici olarak rahat bir nefes aldı, o kadar. Bu mutabakat, birtakım açık gizli temaslar için Türkiye’ye zaman kazandırdı ama tehlike bütünüyle ortadan kalkmış değil. Nitekim Rusya’nın, Soçi’de, Türkiye’ye mesajı açıktır: ‘Madem kendine güveniyorsun, buradaki silahlı örgütleri çıkartacağına inanıyorsun, peki git oradaki silahlı unsurları ikna et.’ Bu yazdıklarımız, Soçi mutabakatı için kaba bir özet gibi görünse de işin esası budur. Velhasıl öyle kimilerinin yazdığı gibi ‘emperyal senaryolara karşı kazanılmış bir zafer’ falan yok ortada. Keşke öyle olsaydı, kazanılan önemli bir mevzidir, bir zafer değil. Türk güvenlik ve istihbarat birimleri şimdi, ‘mission impossible’ yani erişilmesi neredeyse imkânsız bir hedef için kimin elinin kimin cebinde olduğu bilinmeyen bir alanda yeni katliamları engellemek, yeni ve devâsa bir göç dalgasına meydan vermemek için gayret gösterecek. İdlib içinde ve çevresinde can korkusu yaşayan yüz binler, milyonlar var, aynı şekilde Reyhanlı’nın karşısında Suriye tarafında hem de hemen birkaç yüz metre ilerisinde neredeyse bir buçuk milyon insan da son beş yıldır canını kurtarmak için ‘kendilerini Türkiye’ye atmaya hazır’ bekliyor. Bundan sonrası için Allah, Türkiye’nin ve İdliblilerin yardımcısı olsun demek icap eder.

Putin’in Stratejik Hesapları

İdlib ve çevresi, Rusya için birkaç açıdan önemli. Burası bir taraftan Lazkiye’ye (Rejimin Akdeniz’e açıldığı yer) bir taraftan Tartus’a (Rusya’nın deniz üssünün bulunduğu yer) ve Lazkiye’nin güney doğusundaki Rusya’nın kullanımına tahsis edilen hava üssü Hmeymim’e çok yakın bir noktada. Rusya, bu kritik sahalara bu kadar yakın bir coğrafyada silahlı muhaliflerin bulunmasını istemiyor. Ayrıca İdlib, rejimin ülke içindeki hâkimiyetini bütünüyle sağlayabilmesi için son derece önemli olan ana güzergâhları birbirine bağlayan bir konumda. Ülkenin artık harabeye dönmüş olsa da en büyük ikinci kenti Halep’i, Akdeniz kıyısındaki Lazkiye’ye bağlayan M4 yolu, İdbil’den geçiyor. Aynı şekilde başkent Şam ile Halep bağlantısı da İdlib üzerinden kuruluyor. Bu yollar üzerinde rejimin tam hâkimiyeti yok. (Türkiye ile Rusya arasında varılan mutabakatta bu yolların da yeniden ulaşıma açılması da var.) Kaldı ki İdlib yedi yıldır süren Suriye İç Savaşı’ndaki kimisi radikal kimisi Türkiye’ye müzâhir ılımlı muhalif unsurların çekildiği son ‘cep’. Buranın da rejimin eline geçmesiyle Rusya ve Suriye rejimi dünyaya, ‘İsyanı tamamen bastırdım, ülkenin tamamında kontrolü sağladım’ diyebilecek. Bütün bu sebeplerle Rusya, oradaki silahlı muhalefeti ‘bitirmekten’, İdlib ve çevresini rejime teslim etme hedefinden vazgeçmeyecektir.

Rusya’nın Soçi’de Hesabı Neydi?

Tahran Zirvesi’nde İran ile birlikte hareket eden, İdlib’e saldırı kararında ısrar eden Rusya, bir-iki hafta içinde neden karar değiştirip Türkiye’ye istediğini verdi? ‘Terörist yuvası’ diye gördüğü İdlib’e saldırıdan ‘şimdilik’ vazgeçip Türkiye’ye alan açmasının sebebi nedir? Bize göre Rusya’nın bu hamlesi, onun küresel düzeydeki hesaplarıyla doğrudan ilgili. Rusya bir ‘büyük devlet’ olarak önündeki dosyalara, küresel rekabet perspektifini kaybetmeden bakmaya alışık.

NATO üyesi Türkiye’yi, kendisine daha da yaklaştıracak –ki bu Amerika’dan uzaklaştıracak demektir. Bölgesel düzeyde bir hamle yaparak küresel düzeyde bir etki yaratıyor. Elbette bunu, kendi bölgesel çıkarlarını zedelemeden yapıyor. Nitekim Putin, Soçi’de, Türkiye’ye bu şekilde alan açarken ne izlediği politikadan geri adım atmış ne de elindeki bir karttan vazgeçmiştir. Türkiye’ye verdiği tek şey ‘zaman’dır. Öte yandan Rusya’nın bu hamlesi, uluslararası kamuoyuna, Türk- Rus mutabakatı şeklinde yansımış ve büyük yankı uyandırmıştır. Amerika, İdlib’e askeri müdahale yapılmasına açıkça karşı çıkmıştı ama Rusya’yı durdurmaya güçleri yetmemişti. Ruslar saldırıyı ‘şimdilik’ de olsa durdurma tavizini Türklere verdi. Bunun bir anlamı olsa gerek. Rus stratejik mantığı ve diplomasi geleneğinde bırakın bir şey almadan bir şey vermeyi, daha çok şey almadan bir şey vermek de yoktur. Soçi’de olan da budur.

Suriye sahasında ‘en büyük müttefiki’ Amerika ile hiçbir şey yapamayan Türkiye’ye Rusya, ‘Benimle yapabileceğin şeyler var’ demiş oldu ve demekle de kalmadı. Bunu ilk defa da yapmıyor. Türkiye ile Rusya, Suriye sahasında önemli sonuçları olan ‘taktik ittifaklar’ kurabildiklerini zaman zaman gösterdi. Bunun ilk ve en önemli örneği, Türkiye’nin, Afrin’e yönelik ‘Zeytin Dalı’ harekâtıydı. Türkiye o harekâtı Rusya’nın sağladığı kolaylıklar sayesinde gerçekleştirmişti. Yedi yıllık Suriye dosyası, Amerika’nın akıl almaz stratejik körlüğü yüzünden Türkiye’yi, Rusya’nın kucağına itmesinin bir hikâyesidir. Ancak hikâye burada bitmiş değil. Ne Ankara-Washington ne de Ankara-Moskova ilişkilerinin seyrine dair hikâye bitti. Öyle görünüyor ki her iki ilişki açısından da turpun büyüğü heybede.

Turpun Büyüğü Heybede

‘Heybe’ derken kastettiğimiz Suriye topraklarında ‘Fırat’ın doğusu’dur. Bu alan öyle görünüyor ki hem freni boşalmış şekilde yokuş aşağı giden bir kamyonu andıran Ankara-Washington ilişkilerinin kaderini hem de Ankara-Moskova ilişkilerinde başka bir evreye geçilip geçilmeyeceğini belirleyecek. Fırat’ın doğusunda 22 ayrı noktada irili ufaklı üs veya kontrol noktaları kuran, PKK’nın Suriye kolu PYD ve onun silahlı kanadı YPG’ye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Tahran Zirvesi’ndeki ifadesiyle ‘18 bin TIR’dan fazla silah veren’, kapsamlı hava harekâtları yapabilecek veya o bölgeye yapılacak hava harekâtlarını engelleyebilecek birtakım tesisler inşa eden bir Amerika gerçeğiyle karşı karşıyayız. 2003 yılından sonraki on yılda ‘en büyük müttefikimizin’, Türkiye’nin sınır hattında yarattığı ve yol verdiği iki büyük stratejik sonuç oldu: Irak ve Suriye, devlet olma vasıflarını kaybetti. Bugün bu iki ülkenin de başkentlerinde aldığı bir kararı, ülkenin tamamında uygulatma yeteneği yoktur. Irak ve Suriye, fiili olarak toprak bütünlüklerini kaybetmiş durumdalar. Amerika’nın bölgedeki hamleleri, bu durumun daha da derinleşmesine hizmet eder nitelikte. Türkiye içinde PKK üzerinden yürütülen hendek savaşları ve ardından gelen 15 Temmuz darbe hamlesi, Amerika’nın bölgedeki hesaplarının, Irak ve Suriye ile sınırlı olmadığını herkese göstermiş olmalı. Bu noktada, Amerika’nın bölgedeki tek gerçek müttefiki İsrail’in 1948 yılında kurulduğu günden bu yana stratejik olarak kendisini en fazla güvende hissettiği dönemi yaşadığını hatırlatalım. İsrail’in en başından beri ‘tehdit’ olarak gördüğü iki Arap ülkesi fiilen tehdit olma vasfını kaybetti. (Irak’ın kuzeyinden Suriye üzerinden Akdeniz’e doğru uzanacak Amerika-İsrail çizgisindeki bir kukla Kürt Devleti’nin, İsrail için megalo idea mertebesinde olduğunu da hatırlatalım.)

Sorular Sorular

Amerika’nın, Suriye’nin kuzey bölgelerindeki hamleleri ortadayken Rusya’nın stratejik planlarında Fırat doğusundaki durumun nereye oturduğu önemlidir. Moskova’nın bu konudaki sessizliğini ‘öncelikler’ faktörüyle açıklamak mümkün müdür bilemeyiz. Yüz yıl önce Osmanlı sonrası Orta Doğu haritası esasen içinde Rusya’nın da bulunduğu gizli pazarlıklarla şekillendirilmişti. Şimdi o gizli anlaşmadan (1916) yüz yıl sonra bölgenin büyük bir jeopolitik deprem yaşamakta olduğu şu günlerde hangi başkentler arasında ne tür pazarlıklar yapılıyor? Rusya ve Suriye rejimi, İdlib’e hâkim olmak için gösterdikleri kararlılığı Fırat’ın doğusundaki sergiler mi? Daha açıkçası, Irak’ın kuzeyinden başlayıp Suriye toprakları üzerinden Akdeniz’e uzanacak bir Kürt koridoruna Moskova’nın gerçek vizyonu nedir? Velhasıl, Mezopotamya bölgesinde yeni bir Sykes-Picot’un devrede olup olmadığını bilmiyoruz. Türkiye’nin hesaplarını, bu ihtimali gözden uzak tutmadan yapması akıllıca olacaktır.

Son söz olarak şunu belirtelim: 2011 Mart ayından beri Suriye’de yaşanan süreçte, Türkiye’nin başına gelmeyen kalmadı. Açıktır ki Arap Baharı’nın Suriye ayağında, Suriye’nin kendisinden sonra en büyük bedeli ödeyen ülke Türkiye’dir. Bunun hikâyesi uzun ve ancak kitaplarda anlatılabilir ama şu kadarını söyleyelim ki Türkiye, en başından beri Suriye’de iki temel politikayı hiç yalpalamadan takip etti: Türkiye, Suriye halkının serbest seçim talebini destekledi ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü savundu. Türkiye’ye, yedi yıldır bu iki doğru, medeni ve insani politikayı gütmüş ve gütmekte oluşunun bedeli ödetiliyor. Kimler tarafından? Şam’daki diktatörlüğün kendi çıkarlarına uygun olduğunu düşündükleri için bunun devam etmesini isteyenler ve Suriye’nin birkaç ayrı parçaya bölünmesini arzulayanlar tarafından.

Cevap Yazın