Selçuklu’nun İradesi, Gazalî’nin Başarısı

Gazalî’nin felsefeciler hakkında ‘cahil din dostları’na da uyarılar ve eleştiriler yönelttiği gözlerden kaçtı, unutuldu. Bu unutuş, İslâm dünyasına pahalıya mal olmuştur. Çünkü doğurduğu sonuç, -o devirlerde felsefecilerin tekelinde bulunan- müspet bilimlerin de ilâhiyat alanındaki eleştirilere kurban giderek din dışı işlerden addedilmesidir.

Sultan Alparslan’ın (1029-1072) perde arkasında kalan yönlerinden biri de entelektüel birikimidir. Kaynaklar onu, hep başarılı bir asker olarak ele alır. Oysa İslâm tarihi ve Selçuklu Türk tarihi açısından en belirleyici entelektüel hadiselerden biri, onun iradesiyle gerçekleşmiştir: Nizamiye Medreselerinin kuruluşu. Bu medrese, ismiyle vezir Nizamülmülk’e nispet edilse de Alparslan’ın iradesi olmasaydı herhâlde kurulamazdı. En önemli varlık gerekçesi, XI. yüzyıl İslâm dünyasında sınırları bir türlü belirlenemeyen mezheplerin, bazen toplumun ve devletin asayişini tehdide kadar varan aksiyonlar doğurmasıydı. Özellikle Hasan Sabbah’la ürkütücü bir temsilci bulan “Bâtınîlik” çerçevesinde yer alan akımlar zaman zaman terör odağı olabiliyor, Sultan bir sabah uyandığında bir bıçağın saplandığı kâğıdı yastığının az ötesinde buluyor ve üzerinde, “Bu hançeri senin kalbine saplamak, yatağına saplamaktan daha kolaydır!” tehdidini okuyordu… Sultan Alpaslan, dönemin bu karmaşasından büyük rahatsızlık duyuyor, çözümü için Nizamülmülk’ü sıkıştırıyordu. Siyasetnâme bize, Sultan’ın bir ara -aynı zamanda mensubu bulunduğu- Şafiî-Eş’arî ekol dışında bütün mezhepleri yasaklayarak soruna kesin bir çözüm bulmak istediğini, Nizamülmülk’ün onu, bundan vazgeçirmek için epeyce çaba sarf ettiğini söylüyor.

Nizamülmülk, “ihyâ” için Gazâlî’yi seçti. Gazalî hem zekiydi hem de İslâmî ilimlerde döneminin en iyilerindendi. Üstelik hem Sultan’la hem de veziriyle mezheptaştı. Nizamülmülk, Gazalî’yle konuyu nasıl konuştu ve şekillendirdi; bütün ayrıntılarıyla bilemeyiz. Fakat şartların ilk anda bir medresenin varlığını zorunlu kıldığı da açıktı. Nitekim bu medrese kuruldu. Gazalî, bu medrese/üniversitenin en üst düzey yetkilisiydi. Artık konuya çözüm bulabilmek için kafa yorması gerekiyordu. Bu çabanın sergilenişini, entelektüel otobiyografisi olan el-Munkiz mine’d-Dalâl’de ayrıntılarıyla buluyoruz. el-Munkiz’den anlaşıldığı kadarıyla Gazalî, dönemin fikir akımlarını tasnif ederek işe başlamış, dört etkili ana akım tespit etmiştir: Felsefe, Kelâm, “Talimiyye”/Bâtınîlik ve Tasavvuf.

Felsefecilere Yönelttiği Üç Suçlama

Felsefe o dönemin İslâm dünyasında nasıl toplumsal sonuçlar doğurduğu tespit edilemeyen, etkisi açık fakat sınırları belirsiz bir görünüm sergiliyor, bu yönüyle hem devlet adamlarını tedirgin ediyor hem de Gazalî’nin el-Munkiz’de “cahil din dostları” diye nitelediği bir kısım dindarları rahatsız ediyordu. Kelâm ilmi o devirde sadece kendi sınırları içine kapanmış, oluşturduğu ağır ıstılah yükü sebebiyle bu ilimle uğraşanların dışında neredeyse kimseye hitap etmeyen bir yapı sergiliyordu. Gazalî bu sebeple Kelâmcıları toplum için zararsız veya etkisiz eleman konumunda görüyordu. Talimîlik/Bâtınîlik ise gizli kapaklı yapısıyla Gazalî’nin bir türlü içine nüfuz edemediği bir yapı görünümündeydi. Bu handikabı, Bâtınîlerin içine bir dostunu sokarak aştığını, ondan aldığı birinci el bilgiyle Bâtınîleri değerlendirmeye tâbi tuttuğunu el-Munkiz’de bizzat Gazalî beyan ve itiraf ediyor. Sûfîleri ise çocukluk yıllarından beri yakından tanımaktadır. Gazâlî, bu dört alanın hiçbirisine daha baştan olumsuz veya olumlu bir bakışla yaklaşmadığını, İslâm dünyasında felsefeyi en ileri derecede temsil eden bir feylesof kadar hatta ondan daha iyi öğrenmedikçe eleştirmediğini belirtiyor. Bunun en önemli şahidi sanırız Makâsıdu’l-Felâsife adlı eseridir. Gazalî’nin sergilediği entelektüel çabada uyguladığı yöntem “şüphecilik”tir. Çünkü Batı’da Gazalî incelemeleri Septizm = Şüphecilik unvanlı bir akım doğurmuştur.

Selçuklu devlet idare ve iradesinin kendisine verdiği görev sonucu Gazalî, etkisi bugüne kadar süren ve bütün İslâm dünyasına şamil olan bir yapıyı şekillendirmiş oldu. “Sünnîlik” denilen şey elbette ondan önce de vardı ama o, bu yapıya nihaî şeklini kazandırdı: Amelde ‘dört mezhep’ kavramı onunla netlik kazandı. Ondan önce bırakın karşıt akımları, bugün bizim âdeta kardeş mezhepler addettiğimiz dört mezhebin müntesipleri birbirlerini tekfir edebiliyor hatta zaman zaman aralarında savaşıyorlardı bile. Gazalî’den sonra bu kargaşa öncelikle ve hiç değilse dört mezhep mensupları arasında sonlanmış oluyordu. Gazalî’nin felsefecilere -sadece felsefenin ilâhiyat alanıyla sınırlı olarak- yönelttiği üç suçlamaya, dönemin felsefecileri içinde ikna edici bir karşılık verebilen çıkmadı ve felsefenin etkisi bu üç temel eleştiri sebebiyle kırılmış oldu. Fakat bu arada Gazalî’nin felsefeyle ilgili olarak ‘cahil din dostları’na da uyarılar ve eleştiriler yönelttiği gözlerden kaçtı, unutuldu. Bu unutuş, İslâm dünyasına pahalıya mal olmuştur. Çünkü doğurduğu sonuç, -o devirlerde felsefecilerin tekelinde bulunan- müspet bilimlerin de ilâhiyat alanındaki eleştirilere kurban giderek din dışı işlerden addedilmesidir.

Sûfîlik ise Gazalî’nin eliyle, sınırları belirsiz ve yine devlet adamları başta olmak üzere toplumun belli başlı kesimlerini rahatsız eden görünümünden kurtarıldı. İhyâu Ulûmi’d-Dîn, daha adıyla ‘din’in ihyasını öngören bir kitapsa da tasavvufî bir muhteva taşır. Ancak bu eserle tasavvuf, sivriliklerinden arındırılmış, yaygın tabirle ‘müteşerri’ bir görünüm kazanmıştır. Bunu yapmasaydı, tasavvufun nasıl evrileceği, nerelere savrulacağı hiç de belli olmazdı. Bu ise İslâm toplumuna pahalıya mal olurdu. Çünkü tasavvuf, toplumu etkileyen, ona temel oluşturan yapılardan biriydi. Gazalî sergilediği entelektüel çabayla İslâm dünyasında gittikçe yaygınlık kazanan bir toplumsal karmaşayı önlemeyi başarmıştır. İlginçtir, onun entelektüel birikimi Batı’da “Septizm” akımını doğururken İslâm dünyasında müspet bilimler açısından bir olumsuzluğa yol açmıştır. Müslümanlar, Gazalî’yi yanlış anlamışlardır. el-Munkiz’de vurucu bir ifadeyle şikâyet ettiği ‘cahil din dostları’ devreye girmiş ve akış âdeta tersine dönmüştür. Gazalî’nin entelektüel çabası olmasaydı, İslâm dünyasında taşlar yerine oturmaz, anarşi alır başını gider, toplumu etkileyip şekillendiren mihraklar birbirini yerdi. Gazalî’nin yanlış anlaşılması, İslâm dünyası açısından kötü olmuştur. Fakat hiç değilse anarşiyi ‘sevâd-ı azam’ çerçevesinde sona erdirmiş gözükmektedir. Kaostan kurtuluş, Sultan Alparslan’ın iradesi, Vezir Nizamülmülk’ün teşkilatçılığı ve Gazalî’nin zekâsıyla mümkün olmuştur diyebiliriz.

Cevap Yazın