Neoliberalizmin, Muhafazakâr Demokrasiyle Gayrimeşru İlişkisi Bitiyor mu?

Falling Stars (Kayan Yıldızlar) akımının Türkiye’deki öncülüğünü Seda Sayan’ın yaptığını öğrendik yakın zamanda. Üzerinde pek durulacak şeyler değil diye bakılabilirdi; ta ki başörtülü kadınların, kızların da bu akıma kapıldığını görene kadar.

“Batı toplumu diğer toplumların az ya da çok başarı ile durdurmaya çalıştığı hırs, açgözlülük, kıskançlık, egoizm gibi hazin tutkuları serbest bırakan tarihteki en geniş başarıya sahip toplumdur, daha doğru ifade etmek gerekirse, modernite, ekonominin çıkar üzerinden yönlendirdiği kişisel kötülüklerin toplumsal erdemlere dönüşmekte olduğunu ve bu kötülüklerin aynı öznelerin haberi olmaksızın müşterek iyi lehine iş gördüğüne inandı.”

SERGE LATOUCHE (Kanaatkâr Bolluk Toplumuna Doğru)

Modernleşme ve Globalleşme

1839 Tanzimat Fermanı’nı milat alacak olursak 1980’lere kadar etkisini arttırarak sürdüren 150 yıllık Batı modeli mecburi modernleşme; özellikle 1990’larda bizi de kapsama alanına alan globalleşme ile yeni bir evreye sıçramıştı. Fiziki dünyadaki kentleşme, sanayileşme, iletişim, ulaşım imkânlarının mahiyet olarak da önceki yüzyıllara hiç benzemeyen kategorik sıçramalarıyla (bilgisayar, internet, cep telefonu, yüksek hızlı tren, yolcu jetleri) aile, cinsellik, gençlik, kadın ve erkek rollerinin farklılaşmasında önemli değişimler oldu. Bu değişimleri istatistiklerden de geriye dönük olarak takip etmek mümkündür. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki nüfus patlaması (boom kuşağı), ama otuz yıl sonrasında modernleşme ve konformizmin artışıyla başlayan nüfus artış hızındaki yavaşlama, boşanma oranındaki hızlanma, tek ebeveynli ailelerdeki artış, nikâhsız birlikteliklerdeki yükseliş, aile-içi şiddet, eşcinsel evlilikler, Avrupa’da özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra modernleşmenin getirdiği trendler olarak okunurken; Türkiye’de de özellikle 90’lı yıllardan sonra biraz da devletin hâlâ muhafazakâr yapısının verdiği refleksle -şimdilik- sosyal riskler olarak kabul edilmekteydi. Modernleşmenin bazı sosyal göstergelerine bakacak olursak son otuz yılın Türkiyesi’nde; nüfusun büyük bir bölümünün kentlerde yaşadığı, okuryazarlık oranının yükseldiği, yaşam süresinin uzadığı, buna karşılık nüfus artış hızının yavaşladığı, toplam milli gelir ve kişi başına milli gelirin arttığı görülmektedir. Cumhuriyet’in kurulduğu 1923 yılında köy nüfusu %85 ve kent nüfusu %15 iken günümüzde ise oran neredeyse tam tersine %80’e %20 oranındadır. Bu göstergeler, Türkiye’nin artık bir kent toplumu olduğunu söylemektedir. Zaten 2012 yılında 30 ilin büyükşehir statüsüne alınması, bu olgunun idareye de yansımasını göstermektedir.

Kent, Birey ve Aile

Nüfusunun %80’i kentlerde yaşayan bir Türkiye’de, modern zamanlardan önce insan ait bulunduğu aile, sülale, boy, aşiret, inanç aidiyetleriyle tanımlanıyor ve bir sosyal kimlik ediniyordu. Bu sosyal kimliğin Cumhuriyetimizin erken döneminde “Huviyet Cüzdanlarımıza” tanımlanmasındaki adlandırmadaki kayma da oldukça anlamlıdır. “HU”dan yani yaratıcıdan kaynaklanan bu tanımlama, 1980’lerden sonra artık yerini “KİMLİK” isimlendirmesine yani birey tanımına çeviriyordu. Modern zamanlar, aydınlanma devrimlerinden beri devam eden bu süreci, bu tanımlamayı birey lehine düzenleyerek onu tekilliği içinde tanımlamaya gitti. Bu işlemi de hukuksal normlar eşliğinde bir çerçeveye kavuşturdu. Bu bireyin modern şehirlerdeki serüveni, şimdilik ne zaman sonlanacağı tam olarak kestirilemeyen çekirdek aile ilişkilerinin örüntüleriyle devam etmektedir. Türkiye gibi ülkelerde kırsaldan kente geldikçe, bu işlemin modern birey lehine ne kadar yol aldığını da görürüz. Belki de sadece Doğu’da ve Doğu Karadeniz’de halen soya dayalı tanımlamaların halk arasında az çok geçerli olduğunu görebiliriz.

Küreselleşen dünyada modernistler için aile deyince yalnızca çekirdek aile formu tartışılmazdır. O da sadece belli bir zaman dilimine kadar geçerliliği olan bir sosyal birimdir. Yani çocukların 18 yaş itibariyle cezai ehliyetlerini alıp evden ayrılmalarına kadar geçen süre ama cinsel ilişki deneyimlerinin 14 yaşa kadar indirilebildiği ve anne ile babanın da çoğunlukla boşanmalarıyla sonuçlanan bir geçici yapı ki Avrupa’da her evliliğin yarısı, boşanmayla sona ermektedir. Böylece aileyi oluşturan kişiler, öğelerine ayrılarak modern tüketiciler olarak, piyasayı yürüten güçlerin ve/veya devletin karşısında tekil yapılar olarak kalmaktadır. Asabiyesi yani soya, nesebe, inanca dayalı bir birlikteliği ve üretici yönü olmayan ve aynı zamanda hayatta kalması için gerekli olan kendi üretimini yapamayan modern bireyin bu anlamdaki hakları, tüketici hakları olarak algılanmakta ve onun markalar, şirketler, devletler, güvenlik güçleri, makro inşaat projeleri arasındaki trajedisi başlamaktadır. Bu duruma paralel olarak homoseksüel evliliklerin, tüp bebeklerin, taşıyıcı anneliğin, trans bireylerin, genetik seçiciliğin olduğu bir dönemde ailenin mevcudiyetinin tartışılır hale gelmesinin altyapısının da teknolojik olarak hazır hale geldiği görülmektedir.

Bu tür bir görünüm karşısında muhafazakârlar, bir zamanlar var olduğu düşünülen geniş aileyi tüm çağrışımlarıyla olmasa da özlemektedir fakat bunun sadece romantik bir nostalji olduğu açıktır. Çünkü son yüzyılda bu anlamda bir geri dönüş imkânı gözlemlenmemiştir. Modernizmin oku sadece ileriyi göstermekte, öncü olan Batılı ülkeleri diğer ülkeler takip etmektedir. Bu anlamda fikir, beğeni, kanaat düzeyinde cereyan eden sosyal/teknolojik akımlar, modalar da diğer ülkelere bir mal olarak ihraç edilerek ‘markalaşma’, ‘etiketleme’ denilen bir teamül etrafında insanlara sosyal itibar sağlamaktadır. Bu ise aslında tüketim dediğimiz modernizmin ekonomik itici ticari gücü anlamına gelmektedir.

Ekolojik Sınırlar, Küçülme, İnfak

Tam da bu noktada kapitalizmin, modernizmin ve neoliberalizmin ortak mottosu olan sınırsız insan ihtiyaçlarının kıt kaynaklar tarafından karşılanması meselesinin ekolojik sınırlamalara ne zaman toslayacağı ya da toslamak durumunda kaldığında sosyal maliyetin kim tarafından ödeneceği, ülkemizde muhafazakârlar tarafından henüz tartışılmamaktadır. Bu bağlamda Batı’da devam eden tartışmalar, ‘Büyüme’ kavramının karşısına ‘Küçülme’ kavramını ya da ‘Kanaatkâr Toplumlar’ kavramını yerleştirmeye çalışırken bizim zaten sahip olduğunu varsaydığımız kanaatkârlık, israf, helal lokma, tasarruf, infak, zekât gibi kavramlarımızın ne kadar işlevsel olduğu ve günümüze nasıl cevap vereceği konusundaki şüpheler de devam etmektedir. Fakat öte yandan bu bağlamda belki de tarih karşısında bizi temize çıkaran eylemimiz, dünyada kendi milli gelirine oranla en fazla yardımı yapan ülke yani donör ülke sıfatını taşımamızdır.

Bu sıfatın kazanılmasında hükümetin de ister istemez ön almasıyla Müslümanların gayret gösterdiği açıktır. Özellikle PaxOsmanlının yaşamış olduğu coğrafyalara yönelen bu yardımların başta Filistin, Suriye, Afganistan olmak üzere, çölde eriyen buz mesabesinde olduğu çünkü siyasi baskılar ve savaşlar nedeniyle üretici olma şansı bulamayan bu toplumların kadersizliğinin ancak büyük güçler arasında bir uzlaşmayla çözülebileceği ya da Türkiye gibi ülkelerin tarih sahnesine tekrar güçlü bir dönüş yapmalarıyla mümkün olacağı aşikârdır. Bu kadersizliğin aşılmasında gerekli iradeyi gösterebileceğini iddia ederek iktidara gelen ve bu süreçte bir çok badire atlatan AK Parti hükümetlerinin 16 yıllık süreç sonunda geldiği noktada gerek içerden gerek dışardan bir eleştiri yağmuruna tutulması normaldir.

Gençlikler

Fakat kentleşmiş olan Türk toplumundaki genç nüfusun (18-30 yaş arası) AK Parti öncesi Türkiyesi’ni tanımayan kuşaklardan oluşması ve Ak Parti aleyhine bir görüntü vermesini başta zikrettiğimiz globalleşme etkisi altında görmemiz gerekmektedir. Nitekim bu etki, siyasi yönlendirmeleri hesaba katsak bile “Gezi Parkı Olayları” esnasında olanca açıklığıyla kendini ortaya koymuştur. Önemli bir etken olarak Türkiye’nin internet erişimindeki içerik serbestiyetinin 2012 yılına kadar düzenlenmemiş olması, sosyal medyanın global etkilerine de savunmasız olduğumuzu göstermekteydi. Ancak bu yıl içerisinde getirilen internet düzenlemeleri sonucunda örneğin, aile filtresi uygulamasıyla beraber bazı zararlı içerik barındıran sitelere erişim kısıtlaması getirilebilmiştir.

1990’lara kadar tedrici bir yıpranmaya rağmen Türk toplumunun zımni olarak tabi olduğu sosyal/iktisadi kurallar vardı ve bunların kökü ve teamülleri PaxOsmanlının asli unsurları olan Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda sosyolojik yerel özellikler hariç hemen hemen aynı nomosa sahipti.

Bu nomos, imparatorluğun ortak ahlaki dilini oluşturduğundan, toplum içinde bireyin hareket tarzı yani davranışlarının tahmin edilebilirliği mevcudiyetini koruyordu. Türkiye özelinde bu nomosun günden güne modernlik lehine yıpranması, bozulması, dönüşmesi, insan tipolojimizde de değişime yol açmakta, eskinin çelebi, ahlaklı, dirayetli ve karakter salabeti olan şahsiyetlerin gittikçe eridiğini, daha şehirli bir ifadeyle plastikleştiğini; siyasi yelpazesi ve kanaatleri hangi kampa mensup olursa olsun ve yaşı önceyi hatırlamaya müsait olan eli kalem tutan yazarlar bir nostalji olarak da görmektedir. Süleyman Seyfi Öğün’ün dediği gibi, uslûp bozukluğu esasta modernleşmenin armağanıdır.

Gezi’deki Gençler, 15 Temmuz’daki Gençler ve Başörtülü Kayan Yıldızlar

Bizler, bu nostaljinin cazibesine kendimizi bırakmış iken Falling Stars (Kayan Yıldızlar) akımının Türkiye’deki öncülüğünü Seda Sayan’ın yaptığını öğrendik yakın zamanda. Akımı ilk başlatan isim olan Rus DJ Smash, özel jetten inerken kendini yere atmış ve salakca o pozu vermişti.

İnsanların düşerek ellerindeki paraların ya da çok pahalı eşyaların, çantaların teşhirini gösteren bu pozlar, kısa sürede yayıldı. Bu tip tuhaflıkların sosyal medyada sık sık bir anda popüler olup sonra kaybolduğu bilindiğinden, üzerinde pek durulacak şeyler değil diye bakılabilirdi; ta ki başörtülü kadınların, kızların da bu akıma kapıldığını görene kadar. Çok değil 15 yıl öncesine kadar üniversite kapılarında başörtüsü için mücadele eden, boykotlar yapan, coplar yiyen, ikna odalarında hakaretlere maruz kalan, okullardan atılan, diplomasızlığa mahkûm edilen başörtülü mücahidelerle aynı fikir/inanç dünyasından gelmiyor muydu bu insanlar?

Kısa Bir Retroperspektif

AK Parti iktidarıyla birlikte başörtüsü sorunu diye adlandırılan politik/sosyal mücadelenin, Müslümanlar tarafından kazanıldığı o kadar aşikârdı ki Kemalizm’in partisi CHP’den bile bu konuda hiçbir aykırı ses yükselmemişti. Kamusal alanın hemen her yerinde askeriyede, tıbbiyede, mülkiyede, adliyede başörtülü kadınlar da vardı artık.

AK Parti döneminde Türkiye’de sadece başörtüsü sorunu değil birçok sosyal/politik sorun da çözüldü. Örneğin, 2000’li yıllardan önce sık sık duyduğumuz işkence, faili meçhul iddiaları ve 2007’deki 27 Nisan askeri muhtırasından sonra askerin zımnî olarak her zaman iktidarın ortağı olduğu vesayetçi kabul de (15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü ayrı bir kategoride ele alınmalı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki çok önemli bir dönüm noktası olarak ayrıca değerlendirilmelidir) artık sonlanmıştı.

Milli gelirdeki artış, kişi başına düşen gelirin 10 bin dolar sınırını geçmesi, Türkiye’nin 16. büyük ekonomi olması, yakın coğrafyasındaki ülkeler bir yana çoğu Avrupa ülkesinde bile olmayan duble yol sistemi, İstanbul Boğazı’ndaki 3. Köprü’nün yapılması, inşaat sektörünün dünya ölçeğinde 2. sıraya çıkması ve 3. Havaalanı gibi yatırım projelerinin ihale edilmesi dışardan bakıldığında ülkeyi devasa bir şantiye gibi gösteriyordu. Özellikle İstanbul, devasa konut projeleri, birbiri peşi sıra yükselen gökdelenleriyle çok hızlı bir inşaat büyümesinin ortasındaydı.

Taksim Gezi Parkı Olayları

Tüm bu gelişmeler yaşanırken 2013 yıIı 27 Mayısı’nda önce Taksim Gezi Parkı çevresinde başlayacak daha sonra tüm Türkiye’ye yayılacak olan ve üç hafta sürecek Gezi olayları patladı. Taksim Parkı yayalaştırma projesi kapsamında yapılan ağaç sökme işlemlerini protesto amacıyla başlayan gösteriler, polisin sert müdahalesiyle ki daha sonra FETÖCÜ bazı polis şeflerinin de olayları ajite etmesi sonucu kontrolden çıkmıştı. Özellikle İstanbul ve Ankara’daki meydanlarda gerçekleşen çatışmalarda belki de ilk defa güvenlik güçlerine topluca saldırılıyordu. İçişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre Bayburt ve Bingöl hariç 79 ilde düzenlenen eylemlere toplam 2,5 milyon kişi katılmış, olaylar sonucunda 8 sivil ve 2 güvenlik görevlisi hayatını kaybetmiş, 8163 kişi yaralanmıştı. Toplam zarar ise 140 milyon lira olarak açıklanmıştı.

Bu olağanüstü zarara yol açan gençler, Berlin Duvarı’nın yıkıldığı, ardından SSCB’nin dağıldığı bir dünyada büyüdüler yani dünyadaki alternatif bir sistemin çöktüğü, neoliberalizmin tek yol olarak gösterildiği bir ortamda, dünyanın alternatifsiz kalmasının dışında iletişim araçlarının gelişimiyle TV, bilgisayar, internet, uydu antenler, vs. ve tüketim ile daha çok benzer hale gelen ama bir o kadar da uçurumlarla ayrılan toplumlarda yetiştiler. İşte tüm bu sebeplerden dolayı bu kuşak tüm dünyada benzer özellikler göstermektedir: Son on yıl içinde patlayan Paris, New York, Berlin gençlik olayları, Gezi Parkı olaylarının benzeriydiler. Zamanın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de ‘bütün dünyada olan şeyler’ diyerek bir nevi kıvanç gösterir biçimde bunu dile getirmişti. Tayyip Erdoğan ise %50 evde oturuyor diyerek karşı atağa kalkacağının mesajını vermiş ve daha sonra Yenikapı Mitingi’ni yaparak bunu göstermişti.

Ünlü sosyal bilimci Zygmunt Bauman, insanların giderek siyasetten uzaklaşmasını küreselleşmeye bağlıyor ve küreselleşmenin, “iktidarın siyasetten tedricen ayrılması anlamına” geldiğini söylüyor. Taksim Gezi Parkı’ndaki gençleri bu anlamda küreselleşmenin siyasetinde, toplumsal bir katman olarak görmek mümkündür. Bu siyasetin ise Batılılaşma/Modernleşme/Küreselleşme/Tüketim ortak paydasında tam da 15 Temmuz’da meydanlara çıkan gençliğin karşısında pek az kesişme kümeleri bulunan sosyal davranışlara sahip gençler olarak görmek mümkündür. Bu bağlamda dile getirilen sosyal taleplerin öznesinin 12 Eylül öncesi gençliğin talepleri gibi Türkiye ile ilgili değil de yapılmakta olan bazı büyük inşaatların iptal edilmesi ile sınırlı talepler olması şaşırtıcı olmakla birlikte milli bir hükümetin kabul edebileceği şeyler olmayacağı açıktı.

Neoliberalizmin gençlerimizi getirdiği bu noktada, küresel bir hegemonyaya karşı değil de milli hükümete karşı bir başkaldırının görülmesi devlet tarafından bir reflex olarak algılandı ve zaten ülkedeki mevcut bölücü siyasi hareketin ve aşırı sol marjinal örgütlerin Gezi olaylarına çok sonraları dahil olmaya çalışması nedeniyle bu önlemler daha da sertçe uygulandı.
İktidarın bu saldırıyı savuşturmasından hemen sonra malum 17-25 Aralık saldırı süreci patlar ve 2012’deki MİT kriziyle başlayan perde arkasındaki devlet içi mücadelenin artık perde önüne çıkmasıyla FETÖcü yapı olarak adlandırılan dış istihbarat kaynaklı örgütün insan devşirme odakları olan dershaneler kapatılır, şirketlerine, bankalarına el konulur. Sürecin böyle sonuçlanacağı beklenirken ve İslâm coğrafyasının seyirci ve maruz kaldığı acılar coğrafyası içindeki mahkumiyetine ulusal bilincinin de gücüyle karşı çıkan Türkiye’nin, Mısır’da uygulanan tipik 3. Dünya darbe yöntemleriyle önünün kesilebileceği bir plan devreye sokuldu: Tipik 3. Dünya darbeciliği planı…

Lakin Türkiye’de beklenmeyen bir şey oldu. 15 Temmuz 2016 da yapılmak istenen askeri darbeye halk karşı çıktı. 251 şehit ve aralarında bu satırların yazarının da bulunduğu 2755 gazi, bu darbenin önlenmesinde bedel ödediler. Yakın dönem tarihte pek görülmeyen bu kahramanlık mücadelesi, ülkenin kaderinin halkın seçtiği iktidar tarafından belirlenmesi gerektiğini vurgulayan bir demokratik sorumluluk ve olgunluktaydı.

Tarihe çok önemli bir not düşülmüştü ve Gezi olaylarından farklı olarak tankların, helikopterlerin, uçakların önünü kesen bir gençlik ortaya çıkmıştı. Küreselleşmenin yedeğinde ilerleyen ABD-AB-İsrail dünya iktidarı zaman zaman mağdurlar adına sesini yükselten ve itiraz eden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yöneten hükümete bu şekilde son vermek istemişti ama başaramamıştı. İşte burada ortaya çıkan ve bir yönüyle şaşırtıcı olan milli ittifak içerisinde Aydınlıkçılar olarak bilinen solcu/Maoist Doğu Perinçek grubu, MHP’nin temsil ettiği ülkücüler, FETÖ dışındaki bütün Nurcular ve diğer cemaatler, Ulusalcılar, Ergenekon ve Balyoz davalarında hapis yatmış eski subaylar ve haliyle ana kütle olarak AK Parti yer aldı. Bu büyük ittifak kendini, Cumhuriyet dönemi boyunca yapılan en büyük mitingde; Yenikapı’da gösterdi. Ülkedeki bu kadar büyük sosyal, siyasi olaylar sonucunda yaşanan türbülans, siyasi tarafların milli bir ortak payda da buluşmasıyla bertaraf edilmiş oldu. Şüphesiz ki bu türbülanstan bir müddet sonra çıkılacaktı ama önemli olan bu olaylar yaşanırken kişilerin alacağı tavırlar ve tutumların ne olacağıdır. Bu olaylar aslında bir turnusol kâğıdı işlevini de görmüş ve devletin de çok büyük bir oranda farklı ajandalara sahip olan gruplardan temizlenmesiyle daha güçlü, operasyonel bir mekanizma haline getirilmişti. Örneğin, bütün bu badirelere rağmen Suriye sorunundan ötürü yapılan sınır ötesi operasyonlar fevkalade başarılı olmuştu.

Bütün bu olanlara rağmen Türkiye’nin içinde bulunduğu demografik fırsat penceresinin de vereceği enerjiyle ve güçlü bir liderlikle önündeki engelleri aşması sadece ülke olarak bizim değil mazlum coğrafyaların da umudu olacaktır. Bu milletin bir yolunu bulup her zaman yoluna devam etmesinden neşet eden umudumuz, Vahiy eksenli bir düşünce dünyasının eleştirel okumalara da izin veren bir iklim içerisinde hayatiyetini sürdürmesiyle mümkün olacaktır. Bu nedenle cümlelerimizi yani iğneyi biraz da kendimize batırarak bitirelim vesselam.

Necip Fazıl’ın Gençliğe Hitabesi’nde dediği gibi “… şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi, hasılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve telbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tek başına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik…”

İşte bu temennide bulunan rahmetli Necip Fazıl’ın bir arada görünce şaşıracağı muhakkak olan anomalilerden bazıları şunlardı:

Taksim Gezi Olaylarındaki:

• Abdullah Öcalan ile hemen yanındaki Atatürklü bayraklar,
• Zulüm 1453’te başladı diyen duvar yazısı,
• İstanbul Valisi’nin nereye mesaj verdiği o zamanlar meçhul olan twitleri,
• Türk burjuvazisinin yıkıma verdiği destek.

15 Temmuz 2016 Darbe Girişimindeki Anomaliler:

• Darbe olursa tankın üzerine çıkarım diyen ana muhalefet partisi liderinin havaalanından kaçışı,
• Büyükada’dan helikopterle kaçtığı söylenen Amerikalılar,
• Ankara’da Çankaya, Ümitköy; İstanbul’da Kadıköy, Beşiktaş; İzmir’de Konak; Alsancak gibi semtlerden darbeye karşı ses çıkmaması.

Günümüzdeki Anomaliler:

• Kayan yıldızlar sosyal medya modasına uyarak kendilerini pahalı çantaları ve içindekileriyle yere atan başörtülü salak kızlarımız,
• Adalet dağıtmakla yükümlü olan hakimlerimizin aşırı iş yükü karşısında sürmenaj olmaları,
• Liyakat sahibi olmadığı halde üniversitelere rektör olarak atanan taze profesörler,
• İşinin uzmanı olmayan ama sadakati sayesinde makam işgal eden ehliyetsizler,
• Vakti zamanında FETÖ ile iş tutan ama manevra kabiliyeti sayesinde kendini affettiren işadamları.

Cevap Yazın