Müslümanlıktan Süslümanlığa Çürüyor muyuz?

Şehvet ve gazap gücüne, hatta gıdalanma, büyüme ve üreme gibi bitkisel düzeydeki güzergâhlara dahi sınırlar çizemeyen bir aşırılığın içerisine düşmüş bulunmaktayız. Akıl dahi arzu politikalarının karşısında iktidar olmayı bırakalım, muhalefet sıralarındaki yerini bile terk etmiş bir durumda maalesef. Dolayısı ile seküler algı formları şunu açık etmektedir ki Müslümanlar, hareket ettirici tabiat kuvvetleri (şehvet-gazap) ve aşkın olanla irtibatlanan düşünce arasında sıkışıp kalmış haldeler.

Varlık mertebeleri içerisinde yegâne ahlakî tür insandır. Bitkinin kemal merhaleleri beslenme, büyüme, üremedir. Bu yüzden bitkinin kemali çiçek açmak, meyve vermektir. Meyve, içerisinde oluş saklayan bir çekirdektir. Bitki için varlık döngüsünün hem bitişi hem başlangıcıdır. Meyve vermiş olan her bitki, artık kemalini tamamlamıştır. Hayvan mertebesine gelindiğinde ise bitkilerdeki özelliklere ek olarak hareket ettirici iki kuvvet daha devreye girer. Bunlar şehvet ve gazaptır. Şehvet gücünün işlevi, talebi cezbetmektir. Şehvet, insan tabiatında bulunan bütün arzuların, nesnesine doğru harekete geçmesidir. Gazap ise bir anlamda bunun tersi işlev görür. Gazap, varlık formunun bütünlüğünü ve statüsünü korumak için ona yönelen her türlü etkiden kaçınma gücüdür. Gazap gücü ile bünyenin bütünlüğünü çözecek ve var olma çabasını dinamitleyecek her türlü etki def edilir. Bu anlamda şehvet içsel ihtiyaçları karşılamak üzere yaşamı örgütlerken, gazap canlılık süreçlerinin aktığı dış uzamın koşullarını düzenler. Bu anlamda tilkiden kaçan bir tavşanı harekete geçiren güç, yaşam özünü muhafaza eden gazap gücü iken, tilkiyi tavşanın arkasından harekete geçiren kuvvet ise yaşam arzusunun motoru olan şehvettir. Biri def ederken, diğeri cezbeder. Bütün yapma etmelerin, oluş ve hareketlerin kaynağı bu iki güçtür. Hayvaniyet mertebesinin kemali, bu iki güç arasında hayatı örgütlemektir. Bu sebeple bitkiden farklı olarak hayvaniyet mertebesinin kemali sadece üremek olamaz. Hayvanların hareket ediyor oluşu sebebiyle kendilerinden beklenen kemal de hareket becerisinin üzerine yüklenir. Varoluşunun zirvesinde olan her hayvan, kemalini yaşamını devam ettirmeye yönelik ürettiği tecrübelerle ilişkilidir. Bu sebeple kiminde koşmak, kiminde yüzmek, kiminde uçmak gibi yetkinlikler ortaya çıkmıştır. Hayatı ikame etme konusunda her biri birbirinden farklı özelliklerle oluş sınırlarında akmaktadırlar.

Zamanda Art Ardalık, Mekânda Yan Yanalık

Şehvet olarak tanımlanan arzular düzeni ve gazap diye ifade edilen varoluşta kalmaya dair geliştirilen koruyucu tepkiler düzlemi insanda da mevcuttur. Bu güçler, temel muharrik kuvvetlerdir. Bütün fiiller düzeninin meyilleri, burayı örgütlemekle ilişkilidir. Fakat insanda akıl diye bir güç daha vardır. Aklediş köklü bir nizam baskısı oluşturarak, şehvet ve gazap güçlerini düşünce ufkunun belirlediği aşkın bir güzergâha sokar. Yani şehvet ve gazap, yatay ve içkin, akıl ise dikey ve aşkın irtibatlar sistemidir. Bir de tabiatın örgütlediği hevâ diye bir güç vardır insanda. Hevâ, akıl gibi aşkın değildir. Dolayısıyla cismin ve tabiatın imkânlarının sınırını aşamaz. Akıl gibi ötelerden ses alamaz. İnsana devamlı bir maddî varlık oluşundan kaynaklanan olanaklar etrafında bir dünya kurmak ister. Şehvet ve gazap ayarları bu sebeple bozulabilir. Düşüncenin örgütlemediği, sınırlandırmadığı, hassas ayar yapmadığı bir şehvet ve gazap, insandan murat olunan kemalin zuhur etmesine mâni olur. Belli bir süre sonra ise akledişin sesini de kısan bir varoluşsal belirlenim halini alarak, insan harekâtının yönetimsel merkezi haline gelir. Artık insanın direksiyonu, tamamen, tabiatının eline geçmiştir. Ve önünde beslenme, büyüme ve üreme güzergâhlarının motivasyonundan başka bir şey kalmamıştır. Zaman ve mekânın zarurî dokunuşlarına ek olarak, insan resmini büyük ölçüde şehvet ve gazap güçlerinin elinde bulunan fiiller fırçasının hareketleri belirler. Böylece insan, kendisini bir varlık olarak inşa eder. Zamanda art ardalık, mekânda yan yanalık ilişkisi ile kendine bir yaşam aralığı kuran insan, enfüsî âleminde ise şehvet ve gazabı kendisine yapışık bulur ve bu güçlerin imkânları ile yetinir. Bu düzeyde yetinmek pekâlâ yetkinleşmek demek değildir. Çünkü insan aklede-bilendir. Bütün varlığı, zihninde temsil edebilme ve yeryüzündeki bütün hareket ve oluşların nedenleri ve sonuçları arasında ilişki kurabilendir. Dolayısı ile insan, ne bitkilerdeki gibi mahsul vermek veya çoğalmakta ne de hayvanlardaki gibi hayatta kalma pratiklerine yönelik geliştirdiği fiillerde kemalini bulabilir. Nitekim insan, aklı ile bitki ve hayvanı aşmıştır. Hem çoğalmaya yönelik tabiatı hem de hayatı sürdürme kabiliyeti ile diğer varlık düzeylerinin sınırlarını geçmiştir. İnsan aklı sebebiyle çatı varlıktır. Şehvet ve gazap güçlerini örgütleme becerisi sayesinde hayvanların kemal olarak gerçekleştirdiği birçok kabiliyeti bile kendine taşıyabilmiştir. Arzusuna ulaşmak için uçar, gazabını gerçekleştirmek için yüzer. Çünkü insan, aklı ile eyleyen varlıktır. Peki, o zaman insanın kemali nedir? Hayatta kalmak için yetkinleşmek mi? İnsanın ne ile nâmı yürür? Tabiatı aşma kabiliyeti mi? İnsanı, bitki ve hayvandan ayrıştıran eylem türünün, hareket rejiminin ilkesi nedir? Nedir insanın kemali ve meyvesi?

İnsanın Kemâli Bilgi-Eylem Bütünlüğündedir

İslam düşüncesi insanı, ahlak varlığı olarak tanımlar. İnsanın kemali, eylemlerine etik sınırlar çizerek yaşamını bir yapıta dönüştürmesi ile ilişkilidir. Bu sebeple İslam düşüncesi insanı, üstün kılan vasıf olarak sadece bilme ve anlama melekelerini değil bilgiye göre eyleme geçmeyi, fiillerinin doğru bilgiden kaynaklanması hedefini koymuştur. Bilgi varlık hakkında doğru hüküm vermekle başlayan ve bu hükme göre davranmak şeklinde devam eden sürecin önünü açar. İslam düşüncesi bilgi ve eylem bütünlüğü olarak tanımlanan bu birlikteliğe hikmet adını verir. Nasıruddîn Tûsî hikmeti; “eşyayı layık olduğu şekilde bilmek, fiilleri layık olduğu şekilde yapmak” veya Kınalızâde Âlî Efendi’nin ifadesiyle “nefs-i insâniyede ilim ve amelin husûlü ve nefs-i insânîye bu iki cihetten kemâl-i mu’teddün bih olan mertebeye vusûlüdür” şeklinde tanımlamışlardır. Yani hikmetin ilki, eşyâ ile ilgili tasdik ve tasavvurlarla “bilmeye”, diğeri de insanın fiilleri ile ilgili kemâllerle “yapmaya/eylemeye” konu olan iki yönü vardır. İsmail Ankaravî’ye göre ise “amelde ve sözde isabet etmek, ilmin tahkik edilip, amele dökülmesi, bir şeyin gerektiği gibi yerli yerinde vazedilmesi” olarak tanımlanarak söz ve davranış; bilgi ve eylem, teori ve pratik arasındaki ilişkinin uygunluğuna değinilmiştir. Bilgi ve eylem birlikteliği, insanın kemalidir. Şehvet ve gazap dizginlerini eline almış ve kendisini aşkın olan ile irtibatlandırmış bir aklın bu kemâl alanı ahlak olarak isimlendirilir. Ahlak, bütün eylemlerin çatısıdır. Bütün eylemselliğin çerçevesidir. Müslüman için hiçbir fiil bu alanın dışında değerlendirilemez. Özel veya kamusal alan hep ahlakın ilkeselliği ile koşullanmıştır. Ahlakî ilkeler sistemi, iyi eylem ve iyi yaşam konusundaki ilkeselliği belirleyen alandır. Bu konuda insanın şehvet, gazap ve bu iki güce sınırlar çizen bir buyruk olarak akla sahip olması Müslümanı, “iyi” kavramı merkezli bir arayışın öznesine dönüştürür. Bu sebeple İslam değerler sistemi, kıymet rejimi ve yargı ölçüleri “iyi/hasen” kavramı etrafında döner. Bir Müslümanın “iyi” fikri, etrafında inşa etmeye çalıştığı gündelik hayat pratikleri, eşya ve varlık hakkında vermiş olduğu hükümlerle ilişkilidir. Bu hükümleri inançları ve inançlarına yönelik örneklendirilmiş hayat pratikleri belirler. Bu anlamda eylemler hakkında konulmuş ölçülere, edep adı verilmiştir. Edep, eylemlerin ilkesinin doğru hüküm olduğu ve hedefinin ise “iyilik” olduğu temel davranış şablonlarıdır. Bu şablonları bulmak ise Müslüman bir ferd için hiçte zor değildir. Bu konuda İslam toplumu için bir kavram kargaşası da olmamalıdır. Çünkü bizzat Hz. Peygamber’in (sas) hayatında edep ölçüleri modellenmiştir. Müslüman zihne, sadece asr-ı saadetten şahsiyet transferi yapmak ve nebevî davranış pratiklerini hayat temrinleri haline getirmek düşer. Bu anlamda Hz. Peygamber’in (sas) yaşam pratikleri bütün müminler için evrensel eylem kipleridir.

Modern Batı Düşüncesinde Hayattan Kovulan Tekrar Düşüncesi

Kip kelimesi model, biçim, örnek, numune, kalıp anlamlarına gelmektedir. Aslında kelimenin kökeni olan “kib” bugün Türkçede sıklıkla kullandığımız “gibi” kelimesinin de türediği bir sözcüktür. “Gibi” kelimesi “kibi” ifadesinin dönüşmüş şeklidir. “Gibi” demek aynı kipte olmak, benzer olmak, aynı model ve kalıba sahip bulunmak anlamına gelir. Özellikle dilbilimde kullanılan “siga” kelimesi ile de birlikte düşünüldüğünde, eylemlerin anlamlı olabilmesi için gerekli ölçüleri ifade eder. Yani dilde iletişim açısından eylem ifade eden kelimelerin, bir kipe ihtiyacı vardır. Kip, doğru eylem modelini ifade eder ve iş ve oluş bildiren sözlerimiz bu kipler “gibi” çekilirse anlamlı olacaktır. Bir Müslüman için yeryüzünde icra edilen bütün fiillerin yegâne ve değişmez kipi, Hz. Peygamber’in (sas) yaşam ölçüleridir. Dolayısı ile de bir Müslümana düşen “o kipin gibisi” yani benzeri olmaktır. Gerek bilgi-eylem bütünlüğü anlamında gerekse eylemlerin uygun kalıpları anlamında edep olarak ifade edilsin, Hz. Peygamber’in (sas) sünneti, eylemsellik ile varlığın mahiyetleri arasındaki ilişkinin temsil edilmiş anlamlı ölçüsüdür. Yani ölçü kıymetindeki ana eylemler Hz. Peygamber’in (sas) hayatında fiiller olarak çekilmiştir ve bize düşen de kendi yaşam aralıklarımızda bu fiilleri tekrar tekrar çekmekten ibaret olmalıdır. Yeni eylemlilik alanları ile karşılaştığımızda ise evrensel kipten aldığımız ilhamla karşılaştığımız durumları yorumlayarak doğru davranışı seçmek de zor olmayacaktır. Bu, ahlaktan siyasete kadar bütün mümkün eylem alanları için geçerli ve belirleyici bir durumdur. Yani formül şu olsa gerektir: “Aşkın olanla irtibatlı olan akıl, şehvete iffet, gazaba şecaat, tabiata itidal sınırlarını çektiğinde insandan zuhur eden ahlâk-ı hamîde olacaktır ve bunun eylem çıktısı hikmet ve edep olarak bizzat evrensel ölçülerde modellenmiştir.” Müslüman için ise usve-i hasene olarak gönderilmiş elçinin yaşam ölçülerini tekrarlamak gündelik hayat temrini olmalıdır. Bu anlamda İslam düşüncesi, devamlı tekrarlanan bu ilkeyi hayatın merkezine koyar. Bugün ise bu varoluş modelinden uzaklaşmanın sıkıntıları belirgin bir şekilde teneffüs edilmektedir. İslam’da merkezi konumda olan tekrar düşüncesi, modern Batı düşüncesinde hayattan kovulmuş, yerine yenilenme kavramı ikame edilmiştir. Çünkü kemal anlayışı İslam’da olduğu gibi, hikmet merkezli değildir. Batı, şehvet ve gazap güçlerinin yönettiği hayatta kalma gayesini merkeze alan bir ilerleme düşüncesi ile ilişkilidir. İlerleme, geride olandan kopuşu gerektirirken, hikmetin ikamesi, tekrarı ve sürekliliği zorunlu kılar. Bu anlamda İslam’da modellenmiş iyiyi sürekli eylemleme taşımak, Batı düşüncesinde ise yeniyi deneyimlemek prestijlidir. Bu sebepledir ki sünnet dairesel bir dönüşü, moda ise çizgisel ilerleyişi temsil eder. Sünnetin odağı dairenin merkezi iken, modanın odağı ise bir türlü sebat bulamayan bir uç olarak belirir.

Kipini Kaybetmiş Müslümanlık

Bugün Batı’nın anlam kodlarının hayatı kuşattığı, eylem ilkelerinin bilinçleri ödevlendirdiği, kültür haritalarının varoluş istikametlerini belirlediği bir çağda Müslümanların, bu cereyanın anaforuna kapılması kaçınılmaz bir durum olarak kendini göstermektedir. Modern kıymet hükümlerinin ve yaşam pratiklerinin zihniyet vaz edici işlevi kendini gittikçe daha ağır bir şekilde hissettirmektedir. Müslümanın içinde yaşadığı kamusal alan, insanın kemâl ve yetkinliği ile ilgili yorum konusunda, ahlakın çatı kavram olmadığı bir doktrinden beslenmektedir. Ahlakın bütün eylemlerin referansı olduğu bir varoluş çerçevesinin öznesi olan Müslüman, bu kamusal alanda uyumsuz bir uyum içinde yaralı bir bilinçle yaşamaktadır. Bu uyum gerçekten ilginçtir. Müslümanlar için gündelik hayat, İslam prensip ölçüleri ile seküler ölçeklerin birbirine çarpmadan ilerlemeye çalıştığı keşmekeş ama bir şekilde de sürüp giden bir araç trafiğine dönmüş durumda. Bu vasatta hayat modelleri birbirine girmekte, şizofren terkiplerle karşılaşılmakta, yeni nesillerde çeşitli anlam mutasyonları görülmektedir. Sosyal hadiseler, gündelik hayat pratikleri, kısacası olan-biten kendine has bir kurucu iradeye dönüşmüş ve Müslüman zihinleri de önüne katmış durumdadır. İçinde bulunulan seküler hayat formları, bağlamları, ilişki düzeni, sarmal hatları, çelişkileri, çıkmazları dolayısı ile de arzular düzeni yeni bir akıl inşa etmektedir. Şehvet ve gazap gücüne, hatta gıdalanma, büyüme ve üreme gibi bitkisel düzeydeki güzergâhlara dahi sınırlar çizemeyen bir aşırılığın içerisine düşmüş bulunmaktayız. Akıl dahi arzu politikalarının karşısında iktidar olmayı bırakalım, muhalefet sıralarındaki yerini bile terk etmiş bir durumda maalesef. Dolayısı ile seküler algı formları şunu açık etmektedir ki Müslümanlar, hareket ettirici tabiat kuvvetleri (şehvet-gazap) ve aşkın olanla irtibatlanan düşünce arasında sıkışıp kalmış haldeler. Bunun adını ister sekülerleşme ister tedenni ne koyarsak koyalım, gözüken şey sanıldığının aksine insanı sadece düşüncenin yapılandırmadığıdır. İnsanı önce zaman ve mekân koşullandırıyor. Zaman ve mekân insanın muhitidir. Zaman ile kendisini bir art ardalık, mekân ile de yan yanalık ilişkisi içerisinde bulan insan, kendisini ihata eden bir aralıkta, bir muhitte var olur. Bu varoluş aralığı, insanın dünya diye izlediği yerdir. “Yer” kavramı, mekâna dair koşullamaları sebebiyle insanın ontolojik durumu için belirleyici bir etkendir. Çünkü “yer”, üzerimizden zamanın geçtiği ve varoluşumuzun ana imkânlarının üretildiği düzlemdir. Bugün “Müslümanın bir yeri var mı, Müslüman muhitini bulmuş mudur” soruları kafa konforumuzun röntgenini verecektir. Kendi mekânına kıymet hükümlerini giydirememiş bir irade olarak bugün kamusal alanda sahici taleplerle ortaya çıkmayan bir güruh olarak Müslümanlar, sadece kamusal alana rahatsızlık vermemenin politikasını inşa eder durumdalar. Hatta kamusal alanda üreyen aklı rahatsız etmemek için parmaklarının üzerinde yürümektedirler. Zaman zaman onunla gönüllü uzlaşının içine de düşmüş haldeler. Mekâna ek olarak ikinci varoluş aralığı “çağ”dır. Çağ, arkaya dönüldüğünde “geçmiş”, ileri bakıldığında “gelecek” ufuklarının görüldüğü, belirli ile belirsizin berzahında teneffüs ettiğimiz metafizik bir duyuştur. Çağ, zamanın kompozisyonudur. O zaman sorulmalıdır ki “Müslüman hangi çağda yaşamaktadır ve çağın zamansal anlamda çağdaşı olmayan bir ahlak bohçasını sırtında taşımaktan yorulmuş mudur?” Ya da bugün ahlak bir kambura mı dönüşmüş durumda? Ahlak bir zaaf mıdır, yoksa sınırları bize hayat bahşeden bir imkân mı? Yaşadığımız mekânın çatısına ve çağın miğferine ahlakî iyinin konulmadığı düzlemde, fizik ve metafizik arasında orta ara yerde kalmış durumdayız. Ara yer, cereyân demektir. Ara-oluş demektir. Bugün İslam’a muhatap zihin cereyandadır. Zamanla mekân, modernlikle gelenek arasında cereyandadır. Müslümanın “olmak” meselesi, bugün bu çatışmalı girdapta daha doğrusu vakum altında sürüvermektedir. Bu çerçeveden bakınca Müslümanların 90’larda yükselen köklü itirazlarının aslında değişime yönelik olmadığı, itirazın değişimin hızına ve öznesine yönelik olduğu tespitini yapmak zor olmasa gerekir. Özne kendisi olduğunda, daha dün itiraz ettiği değişimden artık korkmayan bir Müslüman zihniyet ile karşı karşıyayız. Zannımca bunu anlamak için ahlaktan, giyim kuşama, ticaretten siyasete birçok izlek takip edilebilir.

Sekülerleşmenin Yelpazelediği Zihinler

Bugün gelinen noktada Müslümanlar, şehvet ve gazap güçlerinin dolayısı ile insanî tabiatın dizginlediği güç, para, konfor, makam, mevki, refah anaforlarının çekimine kapılmış durumdalar. Modern cereyanların cazibesi, buna paralel olarak büyüyen maddeye yönelik kapatılamaz açlık, Müslümanların başlarını döndürüyor. Kipini kaybetmiş her fiilde gözüken savrukluktur bu. Ahlakın siyaseti belirlemediği, siyasetin ahlakı belirlediği gündelik hayat pratiklerinden haz almaya çoktan tav olmuş zihinler üremeye başladı bile. Medyanın siyaseti, medyanın ahlakını belirliyor. Oysa siyaset hayatta kalmaya, ahlak ise hayatı kurmaya yarar. “Kurulmamış bir hayatta kalmanın, yanlış anlamlandırılmış bir hayatı yaşamanın, kipi belirsiz fiilleri çekmenin ne değeri olabilir ki” sorusu orta yerde terk edilmiş olarak kendisine müşteri zihinler arıyor. Sekülerleşmenin yelpazelediği zihinler, ahlakın ölçüsü olan “kemâl” kavramının yerine sekülerlerin ölçüsü olan “başarı” kavramını çoktan benimsemiş durumda. Bu zihnin, başarı ölçeğini de sadece ve sadece siyaset alanında ele geçirilecek bir hedef olarak tutmak ve başka alanlara taşımamakta da ısrarlı olduğu görülüyor. Siyasi başarının %60’lara çıkması sanki ahlak, hukuk, ticaret vs. gibi alanların da başarısını belirleyen ölçüt olarak okunabilirmiş gibi bir tecâhül-i ârif oynanıyor. Siyasetin her şeyin ölçüsü olduğu, pratiğin teoriyi dönüştürdüğü tehlikeli sularda ilerleniyor. Gündelik hayat rolleri ile inancın teklifleri arasında sıkışan gençler kendilerini, deizmin rahatlatıcı kumsallarına atmak derdine giriyor. Belki deist tehlike diye yaygarası koparılıyor ama belli ki bu cereyan da sadece ideolojik kaynaklı değil. Gençler maruz kaldıkları seküler hayat akışı ile dinin ürettiği sağduyu arasında sıkışıyorlar. Kamusal alanda yaşanan şizofreniyi çözemedikçe bu tür şerit değiştirmeleri bitirmek de zor gözüküyor. Gençler ya inanç alanı ile pratik alanı ayırıyorlar ki sekülerlik bunun yanında hediyesi olarak geliyor. Ya da pratikleri gibi inanmayı tercih ediyorlar. İnançta başka eylemde başka olmayı tercih edenler ise daha büyük bir kitle. Deizm bir anlamda inancın ürettiği çatışmayı bitiren ara formüle dönüşüyor. Günah psikozunun ürettiği bir ara formül bu. İnanca yönelik itirazdan öte inancın buyruklarına yönelik bir tutum. Bir tür arzunun eylemlerine yer açma aracı oluyor. Bu tutumu hayat enerjisi ve arzu siyaseti yönetiyor. Kamusal alanın referansız düzeni gerilimi büyütürken, sosyal iletişim ağlarının varoluş kipleri de ayrı bir baskı üretiyor. Bütün kıvranma, dine sataşma, akılcı din çırpınışları, bu gerilimin sonucu belli ki. Yani mesele her zamanki gibi salgı bezleri, akıl ve kalp arasında. Mesele büyük oranda dinin dejenerasyonu ile doğrudan ilgili değil. Hayatın parçalı, şizofren doğası ve çoklu hakikat üretimi ile ilgili seyrediyor. Aslında fıtrata değişim olmaz. O vakit değişmesi gereken çevre faktörüdür. Fakat modern zamanlarda çevre artık sadece maddi ve sosyolojik bir uzam da değil. Sosyal medya, çevre faktörünü genişleterek bütüne sanal bir fezayı da ekledi. Etraf genişledi. Fakat Müslümanlar sahip oldukları hayat kiplerini gündelik fiillerinin çekimi haline getiremediler. Mevcut ve pejmürde din dilinin ötelemelerinin ve şekilci perspektifinin ürettiği tiksinti de gençleri soluksuz bırakıyor. Gençler belki fiziksel kalıplar itibarı ile başörtülü veya sakallı olabiliyorlar ama evrensel kip olarak kaybettikleri çerçeve sebebiyle mutant pozlar içine düşüyorlar. Sünnet-moda, din-modernlik, ahlak-haz iç içe geçmiş fotoğraflar ortaya çıkıyor. Müslüman-süslüman şeklinde karikatürize edilen bir model ortaya çıkarken, eşya ile kurulan ilişki geleneksel kiplerden uzaklaşıyor. En son şahit olduğumuz sosyal medyada hızla yayılan “falling star” (kayan yıldız) rüzgârına, Müslüman kalıplı bireylerin de tutulması, kemal ölçüleri hakkında işaret taşlarından çok uzaklaşıldığını gösteriyor.

Peki, Ne Yapmalı?

Eğer bir tek cümle ile cevap vermek basitlik olarak değerlendirilmezse denilmelidir ki Müslümanlar eylemlilik alanlarında evrensel model ve ölçü kabul ettikleri kipleri yeniden bulmalı ve zaman ve mekânda çoğaltmalılar. Yeni iletişim biçimleri ve iyilik ve hayır merkezli sosyal ağlar üretilmeliler. Hakikatin yarılmasını yaşayarak tükenmek yerine, hakikatin yer bulmasına kafa yoracak bir takat sarf edilmelidir. Bu tavır, bir meydan okuma ve bir eylemlilik kipini teklif etme şeklinde psikolojiden sosyolojiye doğru yeniden üretilmelidir. Çünkü karşısında çatıştığı bir odak olmayan hakikat söner. Hakikatin zuhur edeceği yeni diyalektik alanlar inşa edilmeli ve İslamî yaşam ölçüleri toplumsal ahlaktan, siyasete, hukuktan ticarete kadar en estetik şekilde ve sanat cazibesinde temsil edilmelidir. Zor bir şey değil bu. Yeni bir varlık duyuşu ile başlanılabilir belki de. Kadim geleneğimizde fütüvvet ve mürüvvet kelimeleri bile bu işin hakkından gelecektir. Varlık boşluk kabul etmez. Boşluk, mağlubiyeti cezbeder. Ancak her varlığın yerini, kendi cinsinden bir şey doldurabilir. Gönüldeki boşluğun yerine konulacak bir “ufuk”, akıldaki boşluğun yerine konulacak bir “mefkure” bulmalıyız. Mefkûre ve ufuk hakikate yer açar. Boşluk ise hakikati yorar. Taraf olan vecih bulur. Taraf olmayanı etraf yutar. O sebeple taraflar ve karşıtlar sistemi bilgece, germeden, yormadan inşa edilmeli. Ama bu işi tezgâhtaki ahlakî rölativizmle ve mevcut din diliyle yapmak çok zor görünüyor. Bu sebeple fıtratın sesini açacak, şehvet ve gazabın kulaklarını akla çevirecek, batıl gürültüyü bir nebze olsun kesecek bir sağduyu inşa etmek gerekiyor. Merkeze ve etrafa ruh üfleyecek bir dil, yeni bir izân arayışı şart. Bunu bulmazsak teist kalsak da kuruyacağız, iktidar olsak da çürüyeceğiz, zengin olsak da kıymetsizleşeceğiz. En acısı da bir kimlik sorusu olarak “bu ben miyim” mesafesi ile yüzleşmek değil midir?

1 Yorum

  1. Fahrî uğur 3 Ekim 2018

Cevap Yazın