İnsanlığın Düştüğü Büyük Yanılgı: “Önce Ekonomi, Sonra Ekoloji!”

Enflasyonla mücadele, mali disiplin ve reel sektörün desteklenmesi konularında müspet sinyaller veren YEP’in, cari dengedeki hedefler ve kamu tasarrufu tarafında ekonomik realiteyi içinde barındırması da takdire şâyan! Fakat bir gerçek var, o da YEP’in tam manasıyla yürümesi ve sürdürülebilirlik için üretim ve tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmek ya da disipline etmek!

Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın Orta Vadeli Program’ı (OVP) –ki adı Yeni Ekonomi Programı (YEP) olarak değişti– açıkladığı gün kaleme aldığım bu yazıda aslında hayatın her alanında sürdürülebilirliliğin gerekliliğini vurgulama niyetini taşıyorum.

Sihirli kelime sürdürülebilirliğin hayatımızın sadece iktisadi alanına değil, her anına değmesi gerektiğini ifade ederken sürdürülebilirlik için de üretim ve tüketim alışkanlıklarımızın baştan aşağı check edilmesini, hatta üretim ve tüketimde tam bir değişim sürecine girilmesinin lüzûmuna vurgu yapmak istiyorum. Bahsettiklerim, yazımızdaki ana konu olmasa da “sürdürülebilirlilik” açısından ele almayı düşündüğüm 2019–2021 yıllarını ihtiva eden Başkanlık Sistemi’nin Yeni Ekonomi Programı’nda (YEP) enflasyon hariç büyüme, işsizlik, bütçe, faiz dışı fazla ve cari denge tahminleri ile 2019 yılında 60 milyar liralık kamu tasarrufu beklentisi bugün için reel bir tablo çiziyor. Programda en dikkat çekici taraf da enerji, petrokimya, ilaç, makine/teçhizat ve yazılım sektörlerinin cari açığın düşürülmesinde yatırım alanı haline getirilmesi… YEP çerçevesinde güneş, rüzgâr, biyokütle, yenilenebilir enerji ve yerli kömür kaynaklarının elektrik üretimindeki payının yükseltilmesi, özetle Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) modeli ile alternatif enerji teknolojilerindeki payın üst segmentlere taşınacağı bilgisi, fevkâlade iyi bir gelişme.

Genelde tüketim odaklı bir ekonomide yüksek büyümeler, yüksek enflasyon yapar… YEP’te ise büyümeler düşerken, enflasyonda yüksek tahminlere yer verilmiş!.. Her neyse, uzun vadeyi düşünerek YEP’in bu tarafını görmezsek dengelenme, disiplin ve değişim kurgusuyla temellendirilen programın sadakatle uygulandığı ve “sürdürülebilir” bir yapıya büründürüldüğü takdirde ekonomide iyi işler yapabileceğini tahmin etmek zor değil. İstanbul Sanayi Odası Başkanı Erdal Bahçıvan’ın ifadesiyle, YEP, nitelikli ve sürdürülebilir bir ekonomik büyüme için sabır ve kararlılığı, öncelikli olarak ise finansal istikrarın yeniden tesis edilmesini öngörüyor… Elbette YEP’in uygulanmasında sabır ve kararlılık lâzım… Zirâ enflasyonla mücadele, mali disiplin ve reel sektörün desteklenmesi konularında müspet sinyaller veren YEP’in, cari dengedeki hedefler ve kamu tasarrufu tarafında ekonomik realiteyi içinde barındırması da takdire şâyan! Tabii uygulamaları görmek gerekecek! Fakat bir gerçek var, o da YEP’in tam manasıyla yürümesi ve sürdürülebilirlik için üretim ve tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmek ya da disipline etmek! Geçen ayki “Bu kriz Türkiye’yi yıldızlaştırır” başlıklı yazımda da özet olarak geçmiştim… Enerji ve jeopolitik konumu, Birleşmiş Milletler, ABD ve Avrupa Birliği’ne karşı dünya konjonktüründe siyasi, ticari ve insani üstünlüğü, zorluklardan yılmayan sanayicisi, şu anda küskün olsa da atılıma hazır tarım kesimi, dosta güven düşmana korku veren savunması ve her şeyden önce 16 yıldır süren siyasi istikrarı ve ülkesini canından çok seven bir milleti olan Türkiye’nin, başaramayacağı hiçbir zorluk olmaması gerekir.

Kavanoz Daha Ne Kadar Isıtılacak?

Şimdi yazımızdaki ana konuya gelelim… Entel (!) kesimin en fazla üzerinde durduğu ancak kılını bile kıpırdatmayıp tribünlere oynadığı ekolojik bozulmaya küçük de olsa bir projeksiyon yapalım diyorum… Peygamberimiz Hazreti Muhammet Aleyhisselam’ın Buhari, Rikak: 1’de geçen bir hadis-i şerifi dikkat çekici… “İki nimet vardır ki insanların çoğu bu nimetleri kullanmakta aldanmıştır. Sıhhat ve boş vakit…” Sağlıklı iken sa’yu gayret göstermeyen ve sıhhatinin kıymetini bilmeyen, vakitlerini hiçbir iş yapmadan geçirenleri bir kenara koyup diğer pencereden sıhhat ve boş vakte nazar ettiğimizde, bugün insanlığın geçim gâilesi ve ekonomik kaygılardan dolayı sağlığını tehlikeye attığı gibi, vaktini de hayır yönünden verimli alanlarda kullanmadığı gerçeği ile karşı karşıyayız. İnsanlığın büyük bir bölümü bugün, “Dünyayı kirletelim, denizler, yer ve gök yaşanmaz hâle gelsin ama çok para kazanalım… Zenginleşelim, ihtiyaçlarımızı en üst seviyede karşılayalım… Nefes alamasak da önemli değil!” düşüncesiyle hayatını idâme ettirmeye çabalıyor. İnsanlığın zihnine nasıl kodlanmış çok yorum götürür, fakat genel hayat felsefesi şu: “Önce ekonomi, sonra ekoloji”… Tabii ki insanı bütün varlığıyla homo economicus olarak tanımlayan, insanı üretim ve tüketim arasında koşturan kalabalıklar olarak gören, onu sadece ekonomik ilişkilerle tanımlamaya çalışan bir anlayış elbette bugünkü istenmeyen ortamları oluşturacak! Unutulan şey, Âdemoğlunun, insani (homo socius) bir yapıya kavuştuğu zaman ancak hakiki ve kendine has bir çevrede yaşayabileceği gerçeği!

Nerede olursa olsun, küresel ısınma veya iklim değişikliğinden daha doğrusu ekolojik bozulmadan bahsederken iş hafife alınıyorsa, orada çevre şuuru daha oluşmamış demektir. Gelişmiş ülkeler tarafından desteklenen Greenpeace gibi çevre görünümlü ancak politik işler yapan kuruluşlar tarafından sabote edilmeye çalışılsa da çok şükür ki dünyada çevre duyarlılığı ve küresel ısınmaya karşı verilen tepkiler artarak yükseliyor. Tehlikeyi gören birçok ülke, şimdi bir taraftan klimatologlar yetiştirirken diğer taraftan enstitüler, araştırma üniteleri, istasyon ve laboratuvarlar kuruyor, küresel ısınmanın sera etkilerinden korunmanın yollarını insanlık ile paylaşmaya çalışıyor. İklim değişikliğinin tabii ki asıl nedeni küresel ısınma. Bunun sebebi atmosferde karbondioksit yoğunlukta sera gazlarının artması… Sera gazı da; fosil yakıtlara dayalı enerji tüketimi, çevreyi kirleten sanayi yapılanması, yanlış toprak kullanımı, ticaret ve ulaşım faaliyetlerinden kaynaklanıyor. Küresel ısınmanın sonucu ise buzulların erimesi, yağmurlardaki artış, fırtına, tayfun ve sellerin çoğalması, denizlerin yükselmesi, küresel buharlaşmada artış ve geniş kuraklık vakıalarının ortaya çıkması… Evreni en fazla kirleten ABD, Çin, Japonya, Hindistan Kazakistan, İran, Suudi Arabistan, Rusya, Kanada, Körfez ve Avrupa ülkeleri… Dünya genelinde giderek artan tayfunlara, sel baskınlarına rağmen mezkûr ülkeler sera gazına sebebiyet veren faaliyetlerine sınırlama getireceklerine, daha da hız vermeleri aslında yerküre için en büyük tehlike. Kavanozu sürekli ısıtan bu ülkelerin çevresel felaketlerine engel olunamazsa bir asır dolmadan küresel ısınmanın 2 derecenin üzerine çıkacağı ve dünyanın yaşanmaz bir yer olacağı kanaati oldukça yüksek.

İstanbul Dahi Sular Altında Kalabilir

Sera gazı salınımı konusunda UNICEF’in bir raporu var ki ekolojik dengedeki vahameti gösteriyor. Rapor, dünyada 300 milyon çocuğun zehir soluduğunu, bu durumun yılda 600 bin çocuğun ölümüne de direkt etki ettiğini ifade ediyor. Bu yıl açıklanan bir araştırma daha var… İngiliz East Anglia ve James Cook üniversiteleri ile Dünya Doğayı Koruma Vakfı tarafından yapılan çalışma, iklim değişikliğine bağlı karbon emisyonları kontrol altında tutulmazsa, biyo çeşitlilik açısından en zengin bölgelerdeki canlı türlerinin yarısının bu yüzyıl sonunda yok olabileceğini ortaya koyuyor. Ortak raporda, karbon emisyonunun azalmaması ve sıcaklığın yüzyıl sonunda 2 derecenin üzerinde yükselmesi halinde, bu bölgelerdeki iklimin, çoğu bitki ve hayvan türünün hayatını elverişsiz hale getireceği öngörülüyor. Diğer taraftan Colorado Üniversitesi, Güney Florida Üniversitesi ve Old Dominion Üniversitesi’nin ortak araştırmasında, küresel bazda deniz yükselmelerinin 25 yıldır hızlandığı, 2100 yılında İstanbul dahi dünyada birçok yerin sular altında kalma ihtimalinin olduğu belirtiliyor. Raporda 1990’lı yıllarda 2,5 metre yükselen deniz seviyelerinin bugün itibariyle 3,5 metre yüksekliğe eriştiği kaydediliyor. Atmosfer ve deniz suyundaki ısınma ile Antarktika ve Grönland gibi büyük buz kütlelerindeki erimelerin su seviyesindeki yüksekliği sürekli körüklediğinin altının çizilmesi de raporun en ürkütücü tarafı…

İnsanlığın aldandığı “sıhhat ve boş vakit” gerçeğinden hareketle güçlü ekonomilere sahip ülkeler hâlâ iklim olaylarından daha az etkileneceklerini zannediyor. Ancak araştırmalar tam tersini söylüyor ve insanlığın iklim değişikliği tehdidi altında olduğunu belgelerle açıklıyor. Nitekim ABD San Francisco’da 12–14 Eylül 2018 tarihlerinde düzenlenen ve 150 ülkeden 1000’den fazla katılımcının yer aldığı Küresel İklim Hareketi Zirvesi, tehlikeyi ve tehdidi tüm dünyaya açıklaması açısından dikkat çekici. Zirvede, küresel ısınmanın artmaması için yeni tedbirler alınması, fosil yakıtların kademeli şekilde kullanımdan çıkarılması ve özellikle temiz enerji kaynaklarına ulaşmada yatırımların hızlandırılması konuları oldukça ilgi görmüş gibi… Tabii, San Francisco’daki zirveyi yapan ABD Başkanı Donald Trump’ın muhalifleri, yani Demokratlar ama sorunun uluslararası bir platformda ele alınması, işi siyasi olmaktan çıkarıyor. 300 küsur ülkeli dünyada 150 ülkenin bir araya gelip küresel ısınma konusunda tepki vermeleri azımsanacak bir vakıa değil. Hele hele dünya genelinde mevsim normalleri dışında meydana gelen kasırga, kuraklık, sel ve yangın gibi tabiat hadiselerinin tesadüfi olamayacağının zirve sonuç bildirisine konulması da bundan sonra konunun birçok platformda sürekli tartışılacağı manasına geliyor.

Yeni Başkan Gelirse “Paris”e Döneriz!

Tabii bir yıl önce Trump’ın, Paris Anlaşması’ndan çekildiği de hatırlanırsa San Francisco Zirvesi’nin önemi burada daha iyi anlaşılabilir. Hatta zirvede eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore’un yönetimin değişmesi durumunda Paris Anlaşması’na tekrar döneceklerini söylemesi de iyi bir gelişme. Malûmunuz, 191 ülkenin imzasını taşıyan ancak henüz etkin bir işlerliği olmayan Paris Anlaşması, iklim değişikliği için bağlayıcı kuralar ihtiva etmesi açısından tarihi önem taşıyor. 2015 yılında imzalanan anlaşmanın ana hedefi, bu yüzyılın sonuna kadar küresel ısınmanın 2 derecenin altında sınırlandırılması. Hatırlatalım, Türkiye de küresel ısınma anlaşmalarına imza koymayanlar arasında. Bir de Kyoto Protokolü var… 1997 yılında imzalanan protokol de küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda mücadeleyi hedefliyor. Ancak protokol 2005 yılında Rusya’nın katılımıyla yürürlüğe girebildi. Kyoto Protokolü, dünyada en fazla sera gazı salınımı yapan ABD’de, Senato tarafından onaylanmadığı için bu ülkede hayata geçemedi. Şu ana kadar başarısız kalan Paris Anlaşması ve Kyoto Protokolü’nün 2020 yılında gerçek manada yeni kimliğine bürünmesi hedefleniyor.

Yine bu dönemde küresel ısınma ile ilgili yapılan araştırmalar ilgi çekici… Son raporların birini yine birkaç ay önce The Guardian gazetesi yayımladı. Kaliforniya Stanford Üniversitesi’nden öğretim üyesi Marshall Burke, ekolojik dengenin korunması ve sera gazlarının sınır ötesine geçmesini önlemek ve oluşacak maliyeti önleme konusundaki yeni araştırmasında, dünyanın bu yüzyılın sonuna kadar 1,5 derecelik ısınma hedefini yakaladığı takdirde toplamda yüzde 3 daha zengin olacağını belirtiyor. Burke’ın çalışmasındaki ifadesi, “Şayet 1,5 derecelik hedef tutarsa dünya ekonomisine 30 trilyon dolar kümülatif bir fayda sağlanacak” şeklinde. Aynı konudaki araştırmaya destek veren ABD Berkeley Üniversitesi’nden Prof. Dr. Maximilian Auffhammer ve Columbia Üniversitesi’nden Prof. Dr. Wolfram Schlenker de yakın gelecekte iklimsel etkilerin hükümetlerin GSYİH raporlarına gireceğini, konunun öncelikli tartışma alanı olacağını, söz konusu çalışmaların hükümetlere yön vereceği şeklinde görüş belirtiyorlar. Aynı konuyu ünlü Nature Magazine de işlemiş… Dergi, bilim insanlarının görüşleri doğrultusunda yaptığı yorum analizde, son 50 yılın verileri göz önüne alındığında sıcaklık artışının gelecek 50 yıl içinde 2 derecenin üzerine çıkması durumunda iş verimliliği, tarım üretimi ve sağlık gibi faktörler sebebiyle ülkelerdeki GSYİH ve diğer ekonomik göstergelerin aşağı yönlü seyredeceğini ifade ediyor. Dergiye bilgi veren raportörler de 40 küresel iklim modelini masaya yatırdıklarını ve küresel ısınmanın 1,5 derecede tutulması durumunda insan neslinin ve ekolojik dengenin bir sonraki döneme sağlıklı ulaştırılabileceğini dile getiriyorlar.

Tabii küresel ısınma ve enerji politikalarında Türkiye’nin alacağı rol ne olacak, bizi ilgilendiren en önemli konulardan biri bu… Kıymetli Işıl Şirin Selçuk’un “Küresel Isınma, Türkiye’nin Enerji Güvenliği ve Geleceğe Yönelik Enerji Politikaları” adlı çalışması, bu alanda oldukça yol gösterici. Evet, bugün enerji üretimi, ticareti ve tüketimi başlı başına bir sorun… Özellikle ülkelerin yerli enerji kaynaklarına yönelik çevre boyutu da dikkate alınarak sürdürülebilir politikalar geliştirmesi olmazsa olmaz… Bilhassa Selçuk’un kitabındaki, “Dünyanın yüz yüze kaldığı çevre/ekoloji sorunları ile mücadele ederken Türkiye stratejik öneme sahip enerji politikalarını hangi unsurları ve olguları dikkate alarak nasıl şekillendirmeli? Enerji politikalarını şekillendirirken ülkenin enerji (arz ve talep) güvenliği nasıl sağlanmalı? Gelişen çevre bilinci ile beraber temiz ve yenilenebilir enerji kaynakları ekonomik anlamda fosil yakıtlara ne derece alternatif olabilir? Türkiye ekonomisinin gelecekteki enerji gereksinimi ne kadar artabilir? Bütün bu süreç, tahmin ve unsurların Türkiye’de hükümetlerin enerji politikalarına yansıması nasıl olmalı?” sorularına verilecek cevapların, konuyu daha da anlatacağı kanaatini taşıyorum. Önce ekoloji ve çevre, sonra ekonomi politikalarıyla yürütülecek sürdürülebilir çalışmaların gelecekteki birçok sorunu da bugünden çözebileceğini ifade etmek isterim.

Cevap Yazın