Dini Mühendislikte Küresel Vekâlet Üssü

BAE, kapitalizmin alamet-i farikası olan burçlar ve kuleleriyle anılmaktadır. Babil de büyük kulesiyle maruftu. Bunun bir başka ifadesi de kapitalizm cenneti olmaktır. Belki bir zamanlar Dubai’nin yerinde Babil vardı. Asma bahçeleriyle ünlüydü. Dubai’nin model olduğu ikinci alan ise birleşik veya uzlaşmalı emirliklerdir. ABD, birleşik devletler adına nasıl model olmuşsa BAE de birleşik kraliyetler adına bir model olmuştur. Bu anlamda siyasi modelidir.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) alelade bir ülke değil, bir model olarak fevkalade bir yapıya sahiptir. Hong Kong’un boşalan rolünü tevarüs etmiştir. Ticari olarak küresel anlamda bir numaradır ve bunun rantını yemektedir. Ramzan Kadirov, yıkılıp yakılmış Grozni’yi, Dubai modeli üzerinden yeniden ayağa kaldırmayı tasarlamaktadır. İlaveten Kazakistan Cumhurbaşkanı Nur Sultan Nazarbayev ülkenin yeni başkenti Astana’yı, bölgenin Dubai’si yani alışveriş ve seyahat merkezi yapmak istemektedir. Herkesin gözü, küresel kapitalizmin başarılı modeli addedilen Dubai’nin bir kopyası olmakta. Kim bilir nice ülke lideri düşlerinde, bölgenin Dubai’si olmayı görüyor olmalı. Ancak bunun avantaj ve imtiyazını yaşayan sadece tek bir ülke var, o da Birleşik Arap Emirlikleri’dir. Taklitleri hiçbir zaman Dubai’nin aslı gibi olamayacak. Küresel kapitalizmin model üssü ve ülkesidir. Dubaileşme’nin anlamı şudur: Başkenti koskoca bir AVM (alışveriş merkezi) haline çevirmek. BAE, kapitalizmin alamet-i farikası olan burçlar ve kuleleriyle anılmaktadır. Babil de büyük kulesiyle maruftu. Bunun bir başka ifadesi de kapitalizm cenneti olmaktır. Belki bir zamanlar Dubai’nin yerinde Babil vardı. Asma bahçeleriyle ünlüydü. Babil cennet bahçeleriyle anılırken zamanla kargaşaya sürüklenmiş, halkı birbirinin dilini anlayamaz hale gelmiştir. Babil sonra karışıklığa alem ve nişane olmuştur.

Dubai’nin model olduğu ikinci alan ise birleşik veya uzlaşmalı emirliklerdir. ABD, birleşik devletler adına nasıl model olmuşsa BAE de birleşik kraliyetler adına bir model olmuştur. Bu anlamda siyasi modelidir. Ülke petrol üretimi ile ticareti birleştirmiştir. Mal ve emtia geçişine kolaylıklar sağlamıştır. Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler modelini uygulamıştır. Keza Şeyh Zayed bin al-i Nahyan ile birlikte siyaseten de dünyada hatırı sayılır ülkelerden birisi haline gelmiş ve uzlaştırıcı rolüyle öne çıkmıştır. Parayı ve kapitali siyasetin hizmetine sunmuştur. Bu, gücüne güç katmıştır. Kapitalizm adına hem ticari hem de siyasi olarak bir başarı hikâyesidir. Zamanla Müslüman Kardeşler’le sürtüşme sürecinde BAE bir misyon daha keşfetti, o da siyasal İslam ve cihatçı Selefilik akımlarına karşı Batı’nın ileri karakolu ve küresel vekalet üssü haline gelmek. Hilafet sonrası 100 yıllık mücadelenin merkez üssü haline geldi. Bu da din ile siyasetin ve hukukun alanını ayırmak. Mısır’da Vefd Partisi ve Lideri Mustafa Nuhhas Paşa ve onun siyasi mirasını tevarüs eden Enver Sedat gibiler ‘dinde siyaset, siyasette din yoktur’ söylemini tekrarlıyorlardı. BAE, namaz kılan ama onun ötesine geçmeyen; şeriat ve İslam birliği istemeyen, Batı hayat tarzını benimsemiş bir insan tipi, profili hedeflemektedir. Kısaca hibrid formülüyle dini, ‘idin’ parça parça hale getirmek istiyorlar. Kur’an bu tabloya Hicr suresinin 91. ayetinde temas eder: Onlar ki Kur’an-ı Kerim’i parça parça (idin) ettiler. Hadis diliyle bu tablonun açılımı şöyledir: “And olsun ki sizden öncekilerin yoluna karış karış, kulaç kulaç uyacaksınız. Öyle ki onlar (Yahudi ve Hristiyanlar) keler deliğine girseler siz de gireceksiniz…” (Buhari ve Müslim). Dolayısıyla BAE, Batı medeniyetine bende yetiştirmektedir. BAE, hibrid veya Kur’an ifadesiyle ‘idin’ hayat tarzını Müslümanlara dayatmak istemektedir. Bütün amacı, İslam dünyasında fiili ve teorik zeminde din devlet ayrımı veya din ile siyaset ayrımını kesinleştirmek, keskinleştirmektir. Siyasal İslam akımı ile mücadelesi, din ile devlet, din ile siyaset ayrımını perçinlemektir. Bilvesile Müslümanlara, Batı hayat tarzını kabul ettirmektir.

Bu hususta boynuz kulağı geçmiş, İngiltere ve ABD nezdinde kulis ve lobicilik faaliyetleriyle birlikte Muhammed Bin Zayed ve onun adamları Yusuf Uteybe ve Haldun Mübarek (Manchester Kulübü sahibi) gibiler, Beyaz Saray ve Londra’daki başbakanlık binası Downing Sokağı 10 Numara nezdinde girişimlerde bulunmuşlardır. İhvan düşmanlığında boynuz kulağı geçmiş ve özellikle de Muhammed Mursi’nin cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte bu düşmanlık çılgınlık derecesine baliğ olmuştur. Genelde siyasal İslam, özelde ise İhvan karşıtı bu anlayış veya akım, BAE nezdinde liberalizm ile tasavvufun imtizacı, izdivacı suretini kazanmıştır. Siyasal İslam’ın karşısına siyasallaştırılmış tasavvufi akımlar çıkarılmıştır.

Arap Baharı’ndan sonra bir yandan Katar ile BAE diğer yandan da Müslüman Kardeşler ile BAE kıyasıya çekişmeye başlamıştır. Daha doğrusu BAE, yükselen dalgayı bertaraf edebilmek için saldırgan bir yaklaşım ve politika benimsemiştir. 2013 yılında siyasal İslam’a karşı mücadelesini bölgeye yaymış hatta küreselleştirmiştir. Mesele BAE ve yöneticilerini ilgilendiren özel tercih olmaktan çıkmış; para ve silah zoruyla bütün bölgeye dayatılmak istenmiştir. Muhammed Bin Zayed ‘en iyi savunma taarruzdur’ anlayışıyla hareket etmeye başlamıştır. Türkiye’de bu çekişmenin ister istemez gölgesinde kalmış, bölgesel ilişkileri olumsuz yönde etkilenmiştir. 2013 yılına kadar Türkiye ve İslam dünyasında şöyle bir algı vardı. Katar, İngiltere ve ardından ABD’nin kurguladığı bir devlettir, onların amaçlarına hizmet etmektedir. Onun adına vekâleten hareket etmektedir. Bölgesel zıtlıklar depreşmeden, keskinleşmeden evvel belki de bu algı kısmi olarak haklılık payı içeriyor olabilirdi. Bu, ABD’nin mutlak olarak Katar’ı desteklediği anlamına gelmez sadece bir kanal açtığı ve denge içinde ona da bir yer tayin ettiği söylenebilir. Unutulmamalıdır ki ABD gibi ülkeler zıtlıklardan beslenmektedir. Bu anlamda kimileri Katar ile BAE’ni terazinin iki kefesi veya tahterevallinin iki ucu olarak değerlendirmektedir.

Petrolle Birlikte Gelen Doğum

www.aljazeera.net yorumcularından Ubeyde Amir, her ne kadar Birleşik Arap Emirlikleri’nin kafa kâğıdında fiili doğum tarihi 2 Aralık 1971 yazsa da gerçek doğum tarihinin (eski adıyla Korsanlar Sahili olarak bilinen bu ülkenin) petrolün bulunmasıyla birlikte 1962 yılı damgası taşıdığı kanaatindedir. Bu tarihle birlikte BAE’nin kaderi bal ile yağ içinde şekillenmeye başlamıştır. 1962 yılında dünyaya gelenlerden birisi de daha sonra ülkenin tanınmış hukukçusu haline gelecek olan Muhammed Rükn adlı avukattır. 1962 yılında birleşen yollar daha sonra zıtlaşan ideolojik eğilimler nedeniyle ayrışmıştır. İlk ayrılık tohumları 1987 ile 1989 yılları arasında baş göstermiştir. BAE’nde ilk İhvan kuşağı 1960’lı yıllarda doğanlar arasında serpilmiştir. 1960’lı yılların başında okudukları okullardan mezun olarak Kuveyt ve Mısır’dan dönen birkaç öğrenci, İhvan hareketinin çekirdeğini oluşturmuştur. İdealist gençler, edindikleri İhvan yanlısı fikirler etrafında ülkenin geleceğine şekil vermek için hizmet etmek istiyorlardı. Ülke hizmet için bakir bir sahayı teşkil ediyordu. BAE’de devlet tarafından benimsenen liberal modernist zihniyet, akım ile İhvan üyeleri tarafından benimsenen ve hedeflenen İslami çerçeveli anlayış çatışmaya doğru pupa yelken ilerliyordu. Önce at başı gidiyorlardı. Emirliklerin ilanından üç yıl sonra İhvan’ın yerel teşekkülü Sosyal Reform Cemiyeti (Cemiyyetü Islah el İçtimai) resmi olarak kurulmuş ve çalışmalarına başlamıştı. Farklı yönlere gitseler de BAE güneşi altında herkese yer vardı. Dubai Şeyhi Raşid Bin Said al-i Mektum’un onayıyla birlikte Cemiyet faaliyetlerine başlamıştı. Emirliklerin kurulmasından sonra birinci ve ikinci hükümetlerde İhvan, bakanlık seviyesinde temsil edilmişti. Said Selman üçüncü kabineye eğitim ve öğretim bakanı olarak atanmış daha doğrusu geri dönmüştü. Kuruluşundan iki yıl sonra Said Selman, BAE Üniversitesi’nin rektörü olarak atanmıştır. Hasımlarına göre bu suretle Müslüman Kardeşler eğitim sektörünü ellerine geçirmişler (istihvaz-ehvane) ve müfredatı (Curriculum) belirler hale gelmişlerdir. Şeyh Sultan Bin kayid El Kasımı, ülkede 1983 yılına kadar 7 yıl boyunca beraberindeki ekip ile birlikte 120 eğitim programı hazırlamışlardı. BAE’de faaliyet gösteren Müslüman Kardeşler, siyaset yerine tamamen eğitim alanına odaklanmış ve 1980’li yıllarda bu alanda rakipsiz hale gelmişti. Öğrenci birlikleri arasında da Müslüman Kardeşler en etkin grup olarak temayüz etmiş, sivrilmişti. Emirliklerin Şeyhi veya Big Brother’ı bir taraftan modernizm projelerine işlerlik kazandırırken ikinci gözüyle de Islahçıların yükselişini gözlüyor, izliyor ve tarassut ediyordu. Temel eğitim konusunda Emirliklerin Şeyhi’nin farklı bir eğilimi olduğu ortaya çıkmış, bu da çatışma atmosferini beraberinde getirmişti. Islahçılar, Emirliklerin Şeyhi’nin tercihini bir sapma ve Batılılaşma çabası olarak değerlendiriyorlardı. Esasen temel eğitimdeki tercih farklılığı, çatışma ortamı oluşturarak Islah/İhvan yanlılarını eğitim alanından dışlamayı amaçlıyordu. 1989 yılında yerel İhvan’ı temsil eden Islahçılar, ateşkes uygulayarak gerilimi azaltmak istedi. İlk darbe, Katar’ın Ümmet adıyla çıkardığı dergiye benzer Islah dergisini altı aylık bir süre içinde kapatmak oldu. 6 ay sonra yayın hayatına döndüğünde Islah dergisi bundan gerekli dersleri çıkarmış ve suya sabuna dokunmayan, etliye sütlüye karışmayan bir yayın çizgisi tutturmuştu. Derginin içini boşaltmışlardı. Bu deneyimler BAE’nin yöneticilerini, modernizm projesinin İhvan’la yan yana, birlikte değil ancak onların üzerinden atlanarak yapılabileceğine ikna etti. 1994 yılına gelindiğinde hükümet Islah Cemiyeti’nin İdare Meclisi’ni lağvetti. Sonrasında ise Cemiyet’in içeride ve dışarıdaki şubelerinin faaliyetlerini kısıtladı. Hükümet, Islah Cemiyeti’nin faaliyetlerine nezaret etmeyi sosyal işler bakanlığına bıraktı. Buna mukabil Islahçılar kendilerine çeki düzen vermeye başladı ve hariçten İhvan mensuplarının istihdamına sınırlamalar getirdi. Bunların en meşhurlarından olan Müslüman Kardeşler’in Iraklı teorisyenlerinden Muhammed Ahmet Raşid’den istiğna ettiler. Teorisyen olarak bir dahi olan Muhammed Ahmet Raşid gözaltına alındıktan sonra soluğu Malezya’da almıştır. 11 Eylül süreci ile birlikte 2001 yılından itibaren BAE, İslami hareketlere karşı daha tetikte ve müteyakkız olmaya başlamıştır. 2003 yılında Eğitim ve Öğretim Bakanlığı çerçevesinde büyük bir kıyım yaşanmış ve 170 Islah üyesinin görev alanları değiştirilmiştir. Bu tasarrufu bu defa Şeyh Zayed Al-i Nahyan değil bilakis yabancı askeri akademilerin tezgâhından geçmiş çocuklarından birisi gerçekleştirecektir. Bu yeni dönemde yıldızı parlayan isim Muhammed Bin Zayed’den başkası değildir. Bir zamanlar Ekber Şah modelinde olduğu gibi Müslüman Kardeşler’in misyonunu ve yıldızını söndürmeyi kendisine vazife
edinmiştir.

Dünyada İhvan’dan En Çok Nefret Eden Adam

BAE, sevgi adına nefret rekoru kıran ülkelerin başında geliyor. En büyük nefretini de İslami kesimlere, hareketlere ya da siyasal İslam markası adını verdiği kesime karşı saklıyor. John Jenkins adlı eski İngiliz Diplomat, Muhammed Bin Zayed için şunları söylüyor: “Dünyada en fazla Müslüman Kardeşler’den nefret eden kişi, Birleşik Arap Emirlikleri’nin veliahdı Muhammed Bin Zayed olmalıdır.” Gerçekten de Veliaht Muhammed Bin Zayed, nefret rekorunu elinde tutuyor. Kuleler ülkesinin güçlü adamı ve veliahdı Muhammed Bin Zayed, İngiltere’de eğitim almış ailenin ender ferdi idi. Royal Military Academy Sandhurst’de helikopter pilotluğu eğitimi almıştır. Muhammed Bin Zayed’in eğilimi, aydınlanmacı liberal bir eğilim olarak biliniyor. Bununla birlikte nefret ettiği Müslüman Kardeşler’i bastırmak için Nasır’ın yöntemlerine başvurmaktan da çekinmiyor, geri kalmıyor. Psikolojik yöntem olarak Nasırcı zihniyetin istihbaratçılarından da destek alıyor. Şahsında İslami hareketlere karşı liberalizm nefreti ile solun nefreti içtima etmiştir. 1978 yılında Mısır’da, Müslüman Kardeşler’le mücadele de pişmiş istihbaratçı generallerden Fuad Allam’ın tezgâhından geçtiği ifade ediliyor. Muhammed Bin Zayed, kendisini İhvan’a karşı mücadeleye adadı. Bu adayışında, odaklanmasında sınır tanımıyor, ülke ve bölgesel sınırları aşarak mücadeleyi küresel ölçeğe taşıyor.

Zaman zaman nöbetleşe bir biçimde Müslüman Kardeşler yerine Sufilere, Tebliğ Cemaati ve İlmi Selefilere kucak açıyor. Bununla birlikte onlara da diğer kesimlere açılmaları nispetinde sınırlama getiriyor. Suudi Arabistan’dan kovulduktan sonra bir müddet BAE’de yerleşen Nasirüddin Elbani, güncel siyasetten uzak durmasına rağmen burada ancak 4 yıl barınabilmiştir. Yani kendi tarzında Sufilerin dışında kimseye göz açtırmıyor. İlmi Selefilik akımıyla anılan Nasirüddin Elbani ekolü ile arasına mesafe koymuştur. Sadece, İhvan’la ekol bazında çatışmayı esas alanlarla ittifaklar kuruyor veya onların faaliyetlerine göz yumuyor. Müslüman Kardeşler’i hainler olarak damgalıyor. Bunun nedenlerinden birisi de cemaate yeni girenlerden biat alınması. Esasında bu sembolik bir uygulama. Bununla birlikte Mushaf’a ve silaha el basmak bir anlamda komitacılığı akla getiriyor. Bilindiği gibi İttihatçılar da komitacı bir gelenekten geliyor ve üyelerini Mushaf ve silaha yemin ettiriyordu. Mısır’da Hür Subaylar hareketi, bu geleneği uygulamalarına rağmen İhvan’ı bu geleneklerinden dolayı suçlamışlardır. Muhammed Bin Zayed de aynı yolu seçmiştir. Cemaate biat edenleri çift sadakatli olmakla veya sadakatsizlikle suçlamıştır. Müslüman Kardeşler’i, gerek biat meselesinden gerekse Uluslararası Organizasyon meselesinden dolayı meşruiyet sınavına çekmiştir. Yönetimle uzlaşmak isteyen Müslüman Kardeşler’in yerel kanadı Islah hareketi ise bu eleştirilerden bir kısmını yerinde bularak biat merasiminden vazgeçmiştir.

Muhammed Bin Zayed 2003 yılında Islah hareketinin liderleriyle yüz yüze üç kez görüşme yapmış ve onlardan teşkilatlarını veya cemiyetlerini lağvetmelerini istemiştir. Bunun yerine onları devlet çatısı altında çalışmaya çağırmıştır. Islah ekibi görüşmelerden sonra bu teklifi etüt edeceklerine dair söz vermiş ve gerçekten de Katar’ın da yerel İhvan örgütünü lağvettiğini dikkate alarak buna meyleder gibi olmuşlardır. Keza kıdemli Kuveytli İslamcı düşünürlerden Abdullah Fehd Nefisi de Körfez’deki teşkilatlara veya örgütlere kendilerini feshetmelerini tavsiye etmiştir. Son kertede bu teklif Islahçıların içine sinmemiştir. 1971 yılından evvel yani devletten önce doğmuşlar ve faaliyete geçmişlerdi. Islah ileri gelenleri ittifak ettikleri veçhile hayır cevabını Veliaht Muhammed Bin Zayed’e iletmişlerdi. Bunun üzerine Veliaht Muhammed Bin Zayed yeni bir sindirme ve devlet kadrolarından temizleme kampanyasına girişmiştir. 2006 yılında devlet aygıtından ve okullardan onlarca öğretmen atıldı.

Mübarek’in iktidardaki son günlerine rastlayan tarihte; 2009 yılında İsrail’in Gazze saldırısı sırasında Mısır rejimi, Müslüman Kardeşler’in Uluslararası Organizasyonuyla bağlantılı 36 kişilik bir liste yayınlamıştır. Bunlardan 3’ü de BAE uyruğu taşıyordu. Keza 2009 yılında Mübarek rejimiyle BAE rejimi arasındaki siyasal İslami harekete karşı paslaşmalardan birisinde Kahire ‘tedhiş’ eylemlerine katılan El Cihad hareketi üyelerinden bir kısmının Islah Cemiyeti’nden yardım aldıklarını ileri sürmüştü. Bu imalat bir senaryo idi. Nitekim Islahçılar bu töhmetten beraat etti.

BAE Baharı

Arap Baharı yalancı bahar gibi çiçekleri soldurdu. Zamansız açan ağaçların çiçekleri telef olmuştu. Kırağı ve zemheri gelmiş, ağaçların çiçeklerini yakmıştı. Bölgesel havayı koklayan BAE’li Islah hareketi liderleri ve diğer akımlardan oluşan 133 kişilik bir akademisyen ve hukukçu topluluğu Arap Baharı’nın patlak verdiği günlerde; 2011 yılının başlarında bir belge yayınlamışlar ve bu belge çerçevesinde Milli Meclis üyelerinin doğrudan seçimlerle gelmesini istemişlerdi. Bu bir manifesto idi. Bu talebi verenlerden beş kişi gözaltına alınmış ve onların savunmasını da harekete yakın ünlü hukukçu Prof. Dr. Muhammed Rükn üstlenmişti. Bunlar ülkedeki Müslüman Kardeşler’in birinci, ikinci ve üçüncü kuşaklarını temsil ediyordu. Mısır’da askeri darbeden üç ay kadar önce ariza (dilekçe) verenlerin muhakemesi toplu halde başlamıştı. Bunlar arasında savunmayı temsil eden Prof. Dr. Muhammed Rükn de bulunuyordu. Önce oğlunu, zorbalıkla gizlemişlerdi (forcibly disappeared UAE) veya kaçırmışlar, oğlunu sormaya gittiğinde ise kendisini de zorbalıkla alıkoymuşlardı. 8 ay boyunca zorla gizlemişler daha doğrusu hücreye atmışlardı. Kendisinden haber alınamıyordu. Ardından da mahkemesi yapılmış ve 10 yıla mahkûm olmuştur. Peşinden adı kötü nam salmış ve BAE’nin Guantanamosu olarak kabul edilen Rezin Hapishanesi’ne atılmıştır. Bağdat’ta Ebu Gureyb, Tahran’da Evin, BAE’de ise Rezin hapishaneleri birbirine benzemektedir. Hukukun uğramadığı yerler olarak bilinmektedirler.

BAE’ye Dokunan Yanıyor!

Bir zamanlar Türkiye’de ‘cemaate dokunan yanıyor’ şeklinde bir ifade vardı. İçeride ve dışarıda BAE’ye dokunan yanıyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nin eli çok uzun. Mısır’daki darbeyi tezgâhlayanlardan birisi olduğu kadar Libya, Filistin, Yemen, Somali, Katar gibi ülkelere müdahale ediyor ve bununla da yetinmiyor, Tunus gibi ülkelerde de siyasi mühendislik faaliyetleri yürütüyor. Onun ötesinde Filistinli liderlerin tanıklığıyla Doğu Kudüs’te Filistinlilerden satın aldığı mülkleri, bölgede Yahudileştirme planı uygulayan İsrail Devleti’ne devrediyor ve bağışlıyor. İsrail sevgisinde Adnan Oktar ile birleşiyor. Suudi Arabistanlı Selefi âlimlerden Sefer bin Abdurrahman el-Havali, internet ortamında yayınlanan ve uğrunda tutuklandığı ‘İslam ve Batı Medeniyeti’ adlı eserinde yıkılması tasarlanan Mescid-i Aksa’nın yerine yapılacak Üçüncü Tapınağın mali finansmanının BAE gibi ülkeler tarafından karşılanacağını ifade etmektedir. Enver K(G)arkaş’ın da infialle yazdığı gibi BAE liderliği, eleştirilere tahammül edemiyor, onun için sınır içinde ve ötesinde cadı avına çıkmış bulunuyor. Bu çerçeveden olmak üzere Facebook sayfasında BAE’yi eleştirdi diye Ürdün Müslüman Kardeşler hareketi Başkan Vekili Zeki Beni Erşid ‘dost bir ülkeye dil uzatmak’ iddiasıyla hapse atılmıştır. Ürdün’de Kasım 2014’te aralarında Ürdün İhvanı Genel Sekreter Yardımcısı Zeki Beni Erşid’in de olduğu 22 İhvan mensubu gözaltına alınmıştı. Beni Erşid, sosyal paylaşım sitesi Facebook’ta yazdığı yorumda İhvan’ı “terör” listesine alan BAE’nin eleştirmesi üzerine, Ürdün Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından Şubat 2015’te “iki dost ülke ilişkilerine zarar vermek” suçundan 18 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Ocak 2016 tarihinde de salıverilmiştir.1 Mısırlı gazeteci Cemal Sultan’ın da başına aynısını gelmişti. BAE liderleri veya onların bölgesel vekillerine karşı dil uzatmak veya kalem oynatmak töhmetiyle Kahire’de tam derdest edileceği sırada içeriden sızdırılan bir bilgiye binaen soluğu Türkiye’de almıştır. Ürdünlü Yazar İhsan Fakih de aynı nedenlerden dolayı Türkiye’ye yerleşmiştir.

Ilımlı İslam’ın Körfez’deki Şubesi

Amerikalıların amaçlarından birisi Soğuk Savaş boyunca uyumlu ve dolayısıyla ılımlı bir İslam modeli geliştirmek, üretmekti. Bu projenin içini dolduran çalışmalardan birisi, 2004 yılında CIA’nın yan kuruluşlarından RAND Corporation’ın ısmarlaması sonucu olarak Cheryl Benard tarafından gerçekleştirildi. Bu, İslam’a ayar verme çabalarından birisiydi. İslam dairesinde dostlar ve düşmanlar kategorize ediliyordu. Burada da en önemli düşman kamp, siyasal İslam olarak da ifade edilen kesimdi. RAND’ın çerçevesini bile aşan biçimde İngiliz gazeteci James M. Dorsey’nin de yazdığı gibi BAE ve bölgesel ortakları, siyasal İslami hareketleri şiddet yanlısı da göstermek istiyorlardı. Zamanla boynuz ile kulak arasında böyle bir fark ortaya çıkmıştır. Zalmay Halilzade’nin eşi Cheryl Benard, skala biçiminde dost ve düşman kategorilerini ve eğilimleri belirlemişti. Cheryl Benard’ın kalkıştığı bu çalışmada ona müzaheret eden ve yardımcı olan isimlerden birisi bizzat Muhammed Bin Zayed ile birlikte daha sonra ters düşeceği ve hapse attıracağı ünlü hukukçu Prof. Dr. Muhammed Rükn de vardır. RAND Corporation raporunun en önemli amacı ve hedefi esasında ılımlı İslam markasıyla tanınan kesimleri bir araya getirmek ya da ılımlı İslam markasıyla irtibatlı ağlar örmek ve inşa etmektir. Cheryl Benard’ın tanımına göre bu ılımlı İslam markası laikler, liberaller, ılımlı gelenekçiler ve Sufilerden teşekkül ediyordu. Bu projenin Körfez’deki temsilcisi, şubesi BAE olarak taayyün ve tezahür ediyordu. BAE, siyasal İslam’a karşı panzehir hükmünde gördüğü Sufileri siyasallaştırarak, örgütlemek ve yapılandırmak istiyordu. Böylece onları projesine alet edecekti. Onları bir araya getiren, sınırları aşan ağlar inşa etmek istiyordu. Nasıl ki siyasal İslam sınır tanımıyor ‘her gün Aşura her yer Kerbela’ mantığıyla hareket ediyorsa karşı hamle de böyle olmalıydı. Bernard Lewis ve Daniel Pipes, Stephen Schwartz gibiler, siyasal İslam ve mücadeleci Selefiliğin panzehri olarak Sufileri görüyorlar ve geriye sadece bu kesimin örgütlenmesi kalıyordu. Siyasal İslam’la mücadele için önce teori inşa ediyorlar sonra örgütleme ve sonra da yapılandırma aşamasına gidiyorlardı. Bunu doğrudan ABD yerine vekâleten başka bir ülke; Müslüman bir ülke üstlenmeliydi. BAE, bu misyonu üzerine devraldı. Bu iş için biçilmiş kaftandı. Hizb-i Fransa’nın adamlarından Abdulaziz Buteflika da On Karanlık Yılın ardından Cezayir’de bu projeyi hayata geçirmeye çalışıyordu. Bu aslında onlara Fransızlardan kalan bir misyon, mirastı. 19. yüzyılda bile Abdulkadir el Cezairi ve Şeyh Şamil gibi Sufi kahramanlar çıkmıştır. Kadirilik, bu asırda Nakşibendilik gibi Sufi akımları temsilen cihadı kuşanan Sufi kahramanlar çıkmışsa bile tasavvufi akımlar özüne yabancılaşmaya ve sömürgecilere yakınlaşmaya başlamışlardı. Şimdi ABD ile birlikte BAE gibi ülkeler bu sömürge mirasını ihya etmek ve aktif hale getirmek istiyorlar.

Derin Bağlantılar

Mısır’da, İngiliz mandacılığının olduğu yıllarda Muhammed Tevfik Bekri gibi Tasavvuf Meşihatı’nın başkanları, İngiliz siyasetçilerin ve devlet adamlarının uğrak noktası olur. Muhammed Kutup çeşitli eserlerinde buna temas eder. Günümüzde bu gelenek devam etmektedir. 2011 ile 2014 yılları arasında Türkiye’de büyükelçilik yapan ve FETÖ yapısıyla sıkı fıkı ilişkiler geliştiren Francis J. Ricciardone Jr. daha önce de Mısır’da 2005 ile 2008 yılları arasında elçilik yapmıştır. Mısır’da da bazı tarikatlarla göreviyle bağdaşmayan bir şekilde şüpheli ilişkiler kurmuştur. Mısır’da bulunduğu yıllarda Francis J. Ricciardone Jr. sürekli olarak Sufi festivallerine ve etkinliklerine katılmıştır. Bu tezada dikkat çeken Siyonizm Ansiklopedisi’nin yazarı Abdulvehhab el Mesiri, İslam ile mücadele eden ve fiziki ve metafiziki olarak savaşan Batılıların nedense tasavvufi akımlarla köprü kurmaya çalıştıklarını, yeltendiklerini nazara vermiştir. Elbette müteşerri bir çizgide kalmak kaydıyla Sufiler herkesle görüşebilir. Ancak Batı yedeğinde hareket eden Hişam Kabbani, Habib Cifri, Ali Cuma gibi örnekler, saray vaizleri deyiminde olduğu gibi despot rejimlere ya da emperyalizme hizmet ediyor.

Francis J. Ricciardone Jr., Türkiye’den gürültülü bir biçimde ayrıldıktan sonra tekrar Mısır’a avdet etmiş ve burada Kahire Amerikan Üniversitesi’nin başına getirilmiştir. BAE, bu amacı gerçekleştirmek ve içini doldurmak amacıyla kurumlar ağı oluşturmaya başladı. Bunun fikri ayağı olduğu gibi, sülük (davranış kalıpları üreten) ayağı da bulunuyor. Bu çerçevede RAND Corporation’ın ılımlı İslam’ı temsil eden ağlar oluşturulması tavsiyesi doğrultusunda 2007 yılında BAE, bu projenin fikri ayağına işlerlik kazandıracak ‘Al Mesbar Studies and Research Center’i yani kısaca Al Mesbar (neşter) adıyla bilinen think tank kurumunu kuracaktır. Bunun vasıtasıyla siyasal İslam akımıyla mücadele edecek fikri eserler üretiliyor, basılıyor ayrıca konferanslar tertip ediliyor ve makaleler yayınlanıyor. Al Mesbar, 2007 yılından itibaren düzenli olarak aylık fikir kitapları yayınlıyor. Bunların tamamı amaca uygun ya tasavvufi akımları irdeliyor veya doğrudan İhvan ve mücadeleci Selefilik aleyhtarı yayınlar ve neşriyat yapıyor. Kısaca Al-Mesbar, RAND Corporation’ın gösterdiği hedefleri gerçekleştirmeye ve işlevini üstlenmeye matuf olarak kurulmuş bir düşünce kuruluşudur. Bu işlevini de icra etmektedir. Esasen Amerikalılar ve onların küresel vitrinleri veya vekilleri olan Muhammed Bin Zayed gibiler, Sufileri mücerret bir araç ve anti tez olarak kullanıyor. Hâlbuki tasavvuf veya tarikatlar anti tez olmaktan ziyade kitleleri terbiye etme misyonuna haiz ve bunu amaçlayan yapılardır. Esasında Sufileri, siyasal İslam’ın karşısına dikmek, Müslümanların enerjilerini içeride tüketme planlarından birisidir. Soğuk Savaş’tan sonra medeniyetler savaşı kurgulanmış, İslam medeniyetinin Batı medeniyeti ile karşılaşacağı düşünülmüştü. Fukuyama tarafından önce Batı medeniyetinin nihai zaferi ve rakipsizliği ilan edildi, ardından da dikkatler Batı medeniyetine meydan okuyacak cesamette ve canlılıkta olan medeniyetlere çevrildi. Eleme ve çıkarma usulüyle yapılan tahlillerde geriye canlılık belirtisi taşıyan yegâne unsur, İslam medeniyeti kalmıştır, Nixon’ın ‘1999: Savaşsız Zafer’ kitabında da yer aldığı gibi yeni hedef Müslümanlardı. Lakin çok maliyetli karşılaşma, çekişme stratejileri yerine Müslümanların enerjisini içeride tüketecek iç çekişme senaryolarına ağırlık vermek gerekiyordu. Bunun ilk ipuçları 2004 yılında RAND Raporu’nda yer aldı. Fikren ve fiziken Müslümanları, Müslümanlara kırdırmak en ucuz formüldü. Daniel Pipes gibiler çekişme ve çatışmanın Müslümanlar arasında olmasının daha az maliyetli olacağını düşünüyor. İran-Irak Savaşı’ndan sonra İran ekseni, Suriye’de de bu vasfıyla devreye girdi ve hizmetini ifa etti.

Soğuk Savaş döneminde Yeşil Kuşak projesi üzerinden Batı, Müslümanları yanına çekmeye çalıştı. Sonrasında ise özellikle de 11 Eylül sonrasında İslam dünyasıyla çatışma havasına girdi ve bu çok maliyetli oldu. Bu nedenle de kutuplaşma, medeniyetler arası olmaktan çıkarılarak medeniyet içine indirgenmek istendi. İşte bunun koçbaşılığını, BAE icra etmektedir. Bu iç kutuplaşmanın ilk belirtisi, denemesi ise Arap Baharıyla olmuştur. Ulusalcı kesimler, Arap Baharı’nın bu amaç doğrultusunda kurgulandığını ileri sürüyor. Hâlbuki karşı devrimleri yürütme üssü, BAE ile Suudi Arabistan meseleye hem can havli hem de ideolojik bir husumetle yaklaşmışlardır. BAE’nin liberal-modernizm ile tasavvuf ortaklığına dayanan projesi aslında tarihin sonu tezinin, Arap dünyasına geç yansımasından başka bir şey değildir.

Bu projeyi en iyi analiz eden çalışmalardan birisi, anonim surette yazılmış olan ‘Şebeket et Tasavvuf el İslami fi Ebu Zabi ve Hataruhu ale emni’l Memleketi’l Arabiyyeti Suudiyye’ başlığını taşıyor. Ebu Dabi’de İslam Tasavvuf Ağı ve bunun Suudi Arabistan’ın Güvenliğine Zararları anlamına geliyor. Kitapta, BAE’nin, Sufileri kutuplaşma cenderesi ve kazanı içine attığı ifade edilmektedir. Kitabın da öngördüğü gibi Meclisi Hükema’il Ümme gibi kurum ve kuruluşlar vasıtasıyla BAE, tasavvuf ve liberalizme dayanan bir İslami referans odağı oluşturmaya kalkışıyor, çalışıyor.2 BAE’nin ürettiği hibrid formüller arasında tasavvufi akımları liberalizm ile buluşturma olduğu kadar, sol ile kaynaştırma da var. Projenin yürütme ayağını temsil eden Habib Cifri, bunun için tam biçilmiş kaftan.

BAE’nin Dini Mühendislik Kurumları

Ilımlı kalıbında İslamcıları dönüştürme projesine hayat vermek için BAE’nin teşkil etmiş olduğu kurumlar arasında al-Mesbar başı çekmektedir. Al-Mesbar düşünce kuruluşudur. RAND Corparotion ile Nixon Merkezi’nin adeta Körfez’deki iz düşümü, kopyası mesabesindedir. Bunlara eş kurumlar da denebilir. The Nixon Center 20 Ocak 1994 tarihinde faaliyete geçmiştir. Fahri başkanı Henry A. Kissinger olup direktörler konseyinde Brent Scowcroft gibi isimlere de rastlanmaktadır. Etkinlik alanlarından birisi, İbni Arabi ve Mevlana Celaleddin Rumi gibi düşünürleri ve Sufileri ele almak ve incelemektir. 2003 yılının Ekim ayında Zeyno Baran’ın moderatörlüğünde Nixon Merkezi’nin düzenlemiş olduğu “Tasavvufu ve Amerikan politikasındaki potansiyel rolünü anlamak ‘başlıklı panelde Bernard Lewis bir konuşma yapmış ve Selefiliğin tarihte ilk kez petro dolarlar sayesinde Mekke ve Medine’ye hakim olmayı başardığına dikkat çekmiştir. Kabbani ise konuşmasına Rumi’den alıntı bir kasideyle başlamış ve sözünü şöyle noktalamıştır: üçüncü hicri asırdan itibaren Selefilik diye bir şey yoktur.

Böylece aklınca meseleyi temelden çözmüştür. Esasında hür-hürriyet kavramı bağlamında olduğu gibi selef kavramı tarih boyunca hep kullanılmıştır ama hürriyet gibi Selefilik de türetme bir kavramdır. Burada Şeyh Nazım Kıbrisi’nin damadı Hişam Kabbani, Selefilik konusunda Muhammed Said Ramazan el Buti ile aynı dalga boyunda, zeminde, karede ve düzlemde konuşmuştur. Burada Buti’nin bir kitabına ve onun ismine gizli bir atıf vardır. Bu Selefilik tanımı, Muhammed Said Ramazan El Buti’nin tanımıdır ve bir kitabının adını yansıtmaktadır: Selefilik mübarek bir zaman dilimidir, İslami bir mezhep değildir. Selefilik esasında bir mezhepten ziyade esere tabi olmak ya da sıfatlar konusunda yöntem olarak tevilden kaçınmaktan başka bir şey değildir. Sufilik veya tarikatlar nasıl bir mezhep değilse Selefilik de esasen bir mezhep değil yöntemdir. Sufilik meşrep ‘Selefilik’ ise İmam Malik’in tarif ettiği sıfatlar konusunda tevakkuf yöntemidir. Selefiliği mezheplere göre değil de halef-selef yaklaşımına göre değerlendirmek, kategorize etmek mümkündür.

Bu mesele Grozni’de yapılan ‘Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat Kimdir?’ panelinde ehlisünnetin açılımına Eş’arilik, Matüridilik ile birlikte Sufiliği de sokmaya, katmaya benzer. Sufilik bundan müstağnidir zaten zımnen Sünniliğin içindedir. Kelabezi’nin ‘Et Taarruf limezhebi ehli’l tasavvuf’ kitabında da beyan edildiği gibi tasavvuf ehlisünnet çatısı altındadır. Onu Sünni bir ekol olarak müstakil surette anmak saptırmadır, tartışmalara kapı aralamak ve ihtilaf üretmektir. Zaten bu paneli yapanların derdi, Muhammed Ahmed Raşid’in de temas ettiği gibi, Müslümanları iğdiş etmek ve ihtilaflarını körüklemektir. Yusuf Kardavi’nin dediği gibi Grozni toplantısı, Dirar toplantısıdır. Tasavvuf müstakil olarak bir İslam olmadığı gibi tarikatlar da mezhep değildir. Ancak meşrep zemininde İbni Teymiye’nin dediği gibi, kurumsal içtihatları vardır. Bu da erbabına malumdur. Tasavvuf, bir mezhep değildir. Selefilik de böyledir. Bu anlamda kelami ekol olarak ehlisünneti, Eş’arilik ve Maturidilik temsil eder. Selef, ehlisünnetin referans kaynaklarındandır. Selefilik ise selef adına üretilmiş, ortaya çıkmış bir halef akımıdır. Halef döneminde yaşayan selef olma iddiasındadır. Mümkünse halef döneminde bir selef damarı yakalama çabasıdır. Selefilik, mezhep olmadığı gibi, selef anlayışını temsilde de bir zorlamadır. Sufilik bir meşreptir, Selefilik ise doğrusu eğrisi bir yana bir yöntemdir. Nixon Merkez, siyasal İslam ve mücadeleci Selefilik karşısına panzehir olarak tasavvufi akımları çıkarmak istemiş ve keşfetmiştir. Daha doğrusu onları siyasi bir gündemle siyasal İslam’a karşı kanalize etmiş ve kutuplaştırmaya itmiştir. Nixon Merkezi’nin gündeme getirdiği bu plan daha sonra proje olarak BAE’nin uhdesine geçmiştir. Çığırı 11 Eylül sürecinde Nixon Merkezi başlatmış tamamlamak ve sürdürmek ve açılımını yapmak ve hatta kurumsallaştırmak da BAE’nin payına düşmüştür. RAND Corporation tarafından tanımlanan ‘Building Moderate Muslim Networks/ Ilımlı İslami Ağlar kurma’ görevini ve misyonunu BAE deruhte ediyor.

Ilımlı İslam Anlayışının Ağları ve Ayakları

Nixon Merkezi’nin 2003 yılında düzenlediği panelin ardından ve bir yıl sonra 2004 yılında RAND Corporation adına Cheryl Benard’ın hazırlamış olduğu rapor doğrultusunda harekete geçen BAE, bu fikriyatı ve planları kurumsallaştırmaya başlamıştır. Bu baptan olmak üzere 2007 yılında Merkez Al Mesbar faaliyete geçirilmiştir. Bu merkez Nakşibendilik ve Şazelilik, Mevlevilik gibi tasavvufi akımları veya tarikatları inceliyor. Genellikle bu eksende aylık kitaplar neşrediyor. Bu akımı güçlendirmek için şebekeler ve ağlar örüyor ve genişletiyor. Bunların en önemlileri arasında ise Habib Cifri’nin gözetiminde faaliyete geçen Taba adlı tasavvufi kurumdur. Bu kurumun etrafında benzeri düşünen ve siyasal İslam’a karşı panzehir hükmünde olabilecek isimler bir araya getirilmekte ve ağa dahil edilmektedir.3 20 Ağustos 2005 tarihinde kurulan Taba, kuruluşundan itibaren ılımlı İslam adına Sufileri bir araya getirmede ‘yararlı’ işler icra etmiştir. Bunun en sonuncularından birisi 27 Ağustos 2016 tarihinde Çeçenistan’ın başkenti Grozni’de tertip edilen ‘Ehlisünnet Kimdir?’ paneli veya kongresi olmuştur. Çeçenistan’da böyle bir toplantının yapılması ve hedefine Müslüman Kardeşler gibi siyasal İslam olarak tanınan kesimlerle birlikte genel anlamda Selefiliği oturtması, İslam’ın içini boşaltmak ve lekedar etmek için ABD-Rus ortaklığı şeklinde yorumlanmıştır. Ilımlı İslam konusunda Rus-Amerikan ittifakı bu suretle sağlanmış oldu. Suriye’yi Sünnilerin kontrolüne bırakmayacağını söyleyen ve Şii eksenle birlikte çalışan Rusya’nın, Sünnilik içinde ılımlı İslam markası üretilmesiyle ilgili olması manidardır. Bölgede Şiilerle birlikte çalışan hem ABD hem de Rusya, Sünni kitle içinde ılımlı İslam noktasında ortak tanım için Grozni’de ortaklık tesis etmiş bulunuyor.4 Taba Kurumu Danışma Kurulu’nda başta merhum Muhammed Said Ramazan el Buti yer almakta idi. Buti’nin burada özel bir yeri var. Birincisi Esad rejimine yakın bir isimdi. Baştan beri BAE’nin, Suriye’deki halk hareketine karşı tutumu olumsuz olmuştur. Bu anlamda Buti ile BAE liderleri arasında ortak bir anlayışın teşekkül ettiğini söyleyebiliriz. İkincisi, babası Molla Ramazan üzerinden Buti’nin, Nakşibendi eğilimleri vardır. Bu kimliği de Taba ile aynı zeminde buluşmasına imkân sağlamaktadır. Üçüncüsü ise Hama olaylarından itibaren İhvan’a karşı mesafeli idi ve zamanla bu onda bir fobiye dönüşmüştür. Bu ise nefret gözüne dönüştüğünden, o kesimin bütün olumlu çalışmalarına gözünü kapattığı anlamına gelir. Bu da körü körüne düşmanlık beslemektir. Kısaca Buti de bir İhvan fobisi vardı. Hâlbuki siyasal İslam’ın Sünni koluna gösterdiği hassasiyeti Hizbullah örneğinde, Şii siyasal İslam anlayışına göstermemiştir.

Irak günlerinde Said Havva’nın da Hama olaylarıyla alakalı gözden geçirmede bulunduğu ve örgütünü yer yer eleştirdiği ifade edilmektedir. Bununla birlikte İhvan fobisi yanlış bir şey olsa gerek. Günümüzde de Mısır’da 25 Ocak/11 Şubat sürecinde Müslüman Kardeşler’in iktidara gelmesi ve gitmesi bağlamında Al Misriyyun gazetesi Yayın Yönetmeni Cemal Sultan ile İsam Telime gibiler arasında sicale dönüşen kalem atışması yaşanmaktadır. Bazı hususlarda İhvan günah keçisi haline getirilmiştir. BAE liderlerinin amacı da budur. Taba’nın Danışma Kurulu’nda ayrıca Moritanyalı Abdullah Bin Beyye, Mısır’da darbe şakşakçısı Ali Cuma, Habib Ömer Bin Hafız, Nuh el Kudat gibi isimler yer almaktadır.5 Gelenekse İslami anlayışı temsil eden Abdullah Bin Beyye, Habib Cifri kanalıyla BAE liderleriyle köprü kurmuştur. Yusuf Kardavi’nin Müslüman Alimler Birliği’ndeki yardımcısı iken Habib Cifri’nin ayartmasıyla Katar merkezli bu kurumu terk ederek BAE cephesine geçmiştir. ‘Barışı Konsolide Etme Forumunu/Münteda Taziz el Silm’ kurmuş ve başkanlığını yürütmektedir. Adeta BAE’nin jokeri haline gelmiştir. Şahsen ve kurumsal olarak hem Ezher’i hem Eş’ariliği hem de Sufi geleneği temsil eden Ahmet Tayyip ile birlikte Meclis-i Hükema’il Müslimin’i faaliyete geçirmiştir. Bu, Müslüman Alimler Birliği adlı ulema teşekkülüne karşı kurulmuştur, kontra bir yapıdır. Kardavi bir zamanlar BAE şefleri tarafından el üzerinde tutulurken istişhad eylemleri konusunda cevaz vermesi üzerine yollar ayrılmış ve Kardavi’nin bu ülkeye girişi yasaklanmıştır. Meclisi Hükükema’il Müslimin adlı kuruluş fetvada da siyasal İslam olarak saydığı Müslüman Alimler Birliği’nin karşısına konumlandırılmıştır. BAE bununla da kalmamış teknik bir fetva kurumu daha ihdas etmiştir. Yine başına Şeyh Abdullah Bin Beyye’yi getirmiştir. Bu yeni kurumun adı da Meclisi’l El İfta eş Şer’i’dir.6 Buti gibi Beyye de ilmiyle temayüz eden bir alimdir. Ancak her insanın bir sürçmesi, her atın da bir tökezlemesi vardır derler. Abdullah Bin Beyye aynı zamanda Suudi Arabistan destekli Şarku’l Avsat gibi gazetelerde makaleler yazmaktadır. Obama başkan iken onun sözlerinden ‘İslam hekimi’ sıfatıyla alıntı yapmıştır. Obama kendisinden alıntı yaptığı gibi, kendisi de Papa Jean Paul’den alıntılar yapmıştır. Bu alıntı, ‘bağışlama adaletten önce gelir’ söylemidir.

Habib Cifri’ye gelince babası, Güney Yemenli sosyalist siyasetçidir. Babası ve kendisi, Ali Salim Beyz ile birlikte Güney Yemen’in bağımsızlığını savunuyorlar. Bu anlamda da BAE liderleriyle yıldızları barışmaktadır. 2016’da Grozni’de yapılan Ehlisünnet Kimdir toplantısı da Taba Kurumu adı altında icra edilmiştir. Böylece Habib Cifri, çok yönlü ve çok yararlı işlevsel bir isim olduğunu ortaya koymuştur. Bununla birlikte BAE liderleri ahtapot gibi kollarını her yana, yöne uzatmaktadır. Sözgelimi Ali Abdullah Salih’in oğlu Ahmet de bu ülkenin himayesine giren isimlerden birisidir.

BAE, İslam’ı insanileştirme projesi altında Sufileri, liberal ve sol düşünceyle harmanlıyor. Böylece hibrid formüller üretiyor. Şahsiyetleri kırıyor. Genlerle oynama Deccalizm’in karakterini yansıtmaktadır. Aydınlanmacı tiplerle de köprü kurmaktadır. Filistin asıllı Avusturya’da mukim Adnan İbrahim, Suriyeli Muhammed Şahrur, Seyyid Velid Ebah bunlar arasındadır. Sınırsız Müminler (Müminune bila Hudut) adlı kurumda harmanlama işlevine amade bir yapıdır. Burada sol, Sufi ve liberal fikirler harmanlanmakta ve yumuşatılmaktadır.

1 http://www.haksozhaber.net/urdunde-ihvan-yetkilisi-ersid-serbest-birakildi-69948h.htm
2 https://tr.scribd.com/document/260513410, s. 28
3 http://midan.aljazeera.net/reality/community/2017/6/16
4 http://emiratiaffairs.com/news/view/1192

Cevap Yazın