Bir Devrin Sosyal Tarihi: İmam Hatip Okulları

İmam-Hatipler öncelikle toplumdan gelen güçlü talebin bir eseridir. Bu toplumsal talep, Türk eğitim sistemi içinde özgün bir modeli de ortaya çıkartmıştır. Zira bu okullar İslam dünyasında, dini ilimlerle pozitif bilimlerin bir arada okutulduğu, din ve dünya dengesini sağlayan, toplumun talepleri ile devletin öngörü ve beklentisini karşılayan sıra dışı bir modeldir. Bir taraftan toplumsal muhalefetin sessiz ve derinden bir arayışı olan İmam-Hatipler, bir taraftan da modernleşme sürecinde ortaya çıkan bir araçtır.

İmam-Hatiplerin Kısa Tarihi

İmam-Hatip Okullarının kuruluşu, 3 Mart 1924 yılında çıkarılan “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”na dayanmaktadır. Kanunun ilgili maddesi, “Dinî hizmetlerin ifasıyla görevli memurları yetiştirmek üzere ayrı mektepler (İmam ve Hatip Mektepleri) açılmasını” öngörmüş, böylece daha sonraki yıllarda adından çokça söz edilecek İmam-Hatipler açılmıştır. Bu düzenleme, bahsi geçen okulların “özel” amaçlarla değil, bir ihtiyacın ürünü olarak, Cumhuriyet’in kurucu iradesi tarafından üretilen bir alternatif olduğunu aynı zamanda toplumsal bir ihtiyaca karşılık geldiğini göstermektedir.

Bu kanuni düzenlemeden hemen sonra 1924 yılında, ülke genelinde 29 İmam-Hatip Mektebi açılmıştır. İlk başta 29 olan sayı daha sonraki yıllarda giderek düşmeye başlamış; 1925 yılında 26’ya, 1926 yılında 20’ye gerilemiştir. 1927’den itibaren sadece Kütahya ve İstanbul’da olmak üzere 2 tane okul kalmış, 1930 yılında bu okulların da kapatılması ile uzunca bir süre Türkiye’de ortaöğretim seviyesinde din eğitimi kesintiye uğramıştır. Yüzyıllardır İslam’a inanan Türk toplumu, bu tarihten sonra bir süre -yaklaşık 20 yıl- çocuklarını kendi inancına uygun dini eğitimden uzak yetiştirmek zorunda kalmıştır. Sosyolojik incelemeler, her ne kadar tarihte bireysel olarak dini inancı olmayan insanların varlığını gösterse de inançsız bir toplumun olmadığını göstermektedir. Toplumun en temel ihtiyacı olan dini eğitimin kesintiye uğraması, çeşitli arayışları gündeme getirecektir. Bu dönemde toplum, yasaklı da olsa kendisi alternatifini üretmek istemiş ancak bu teşebbüsler genellikle resmi takibatla sonuçlanmıştır. Bu dönemin tanıklarının hatıraları hâlâ toplumsal hafızadaki canlılığını korumaktadır.

Dini eğitimin kesintiye uğramasının sonuçlarını, dönemin Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki, “Din Tedrisatı ve Dini Müesseseler Hakkında Rapor” isimli bir belge ile ortaya koymuştur. Rapora kısaca göz atıldığında, Akseki’ye göre toplumun din adamı ihtiyacı had safhadadır. En basit dini merasimleri yerine getirecek görevliler bulunmamakta, yetkisiz kişileri -daha iyi bir alternatif bulunmadığı için- din görevlisi hatta müftü, vaiz olarak görevlendirme ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Rapora yansıdığı kadarıyla Diyanet İşleri Başkanı’nın endişesi, “böyle giderse din adamlarımızın çok geçmeden büsbütün tükeneceği, din adamları ortadan çekildikçe hurafelerin ve din adına kötü unsurların çoğalacağı” yönündedir.

Görüldüğü gibi bu dönemde dinin sahih kaynaklara dayalı eğitiminin sürdürülememesi, niteliksiz kişilerin dini görevleri sürdürmesini gerektirmiştir. Gündelik hayatta dine ve din adamlarına ilişkin ortaya çıkan “dar kafalı”, “hurafeci”, “çağdışı” vb. din karşıtı söylemin, bu dönemdeki örneklerden hareketle üretildiği düşünülebilir. Ancak ilginç olan dini ve din adamlarını bu gerekçeyle kıyasıya eleştiren bakış açısı aynı zamanda din eğitiminin ve onun bugünkü temsilcisi olan İmam-Hatiplerin ya kapatılmasını talep etmekte ya da sınırlı bir alana hapsedilmesini arzu etmektedir.

Türkiye’nin çok partili hayata geçiş kararı alması siyasete, toplumun taleplerine karşılık vermeyi dikte etmiş görünmektedir. Bu sebeple tek pati CHP’sinin son yıllarında, kendisi de bir İlahiyatçı olan Şemsettin Günaltay hükümeti, “İmam Hatip Kursları” açılması kararı vermiştir. Aynı dönemde din derslerinin ilkokuldan başlamak üzere “program dışı” da olsa eğitim sürecine dâhil edilmesi karara bağlanmıştır. Daha sonra 1951 yılında “kültürlü İmam ve Hatiplerin yetişmesini sağlayacak” kurumların açılması için ilk adım atılmış, Adana, Ankara, Isparta, İstanbul, Kayseri, Konya ve Maraş’ta İmam Hatip Okulları öğretime başlamıştır. 1974 yılında bu okulların ismi “İmam-Hatip Lisesi” olarak değiştirilmiş böylelikle diğer liselerle eşdeğer bir konuma yükseltilmek istenmiştir. 1990’lı yıllara kadar dönemsel politikalara bağlı olarak ortaokulları kapatılmış sonra tekrar açılmıştır.

Yakın dönemde İmam-Hatip kimliğini yaralayan ve hâlâ bir neslin hafızasında tazeliğini koruyan en önemli gelişme, şüphesiz “28 Şubat Post Modern Darbesi”nin İmam-Hatiplerle ilgili sonuçlarıdır. Hükümete “tavsiye” edilen bu düzenlemelerle İmam-Hatiplerin orta kısımları kapatılmış, katsayı eşitsizliği ile İmam-Hatiplerin önü kesilmiş, binlerce gencin hayalleri çalınmıştır. Ancak 1925 ile 1950 yılları arasında “ara dönem din politikaları” sonucu ortaya çıkan ve daha sonra uzun süre “devletin başını ağrıtan” denetimsiz yapılar, 28 Şubat sürecinden sonra da kendine toplumsal taban bulmuş ve yine devletin başını ağrıtmıştır.

İmam-Hatipler Türkiye’nin Ürettiği Özgün Bir Modeldir

Hiç şüphesiz İmam-Hatipler öncelikle toplumdan gelen güçlü talebin bir eseridir. Toplumdan gelen güçlü talepler sonucu Türkiye’de İmam-Hatip Okulları, bir alternatif olarak tekrar gündeme gelmiştir. Bu toplumsal talep, Türk eğitim sistemi içinde özgün bir modeli de ortaya çıkartmıştır. Zira bu okullar İslam dünyasında, dini ilimlerle pozitif bilimlerin bir arada okutulduğu, din ve dünya dengesini sağlayan, toplumun talepleri ile devletin öngörü ve beklentisini karşılayan sıra dışı bir modeldir. Aşlamacı’ya göre, “Türkiye’nin kendi modernleşme tarihinde ürettiği özgün bir tecrübe ve eğitim modeli” (Aşlamacı, 2017, s. 21) olan İmam-Hatipleri incelemek, Türkiye’nin özgün bir tecrübesine vakıf olmaktır.

Bir taraftan toplumsal muhalefetin sessiz ve derinden bir arayışı olan İmam-Hatipler, bir taraftan da modernleşme sürecinde ortaya çıkan bir araçtır. Arslan, dindarların moderniteye karşı verdikleri muhalefet sürecinde İmam-Hatiplerin modern bir araç olarak ortaya çıktığını ifade etmektedir. Fakat bu “modern araç” Türkiye tarihinde örneğine rastlanmamış ölçüde gönüllü ve topyekûn bir katılımın konusu olarak ortaya çıkmıştır (Arslan, 2000, s. 162). Türkiye’de toplum İmam-Hatip Okullarının binalarının yapılması konusunda büyük fedakârlıklar sergilemiş ancak destek veren sivil toplum kuruluşları, okulların mülkiyetine ve yönetimine ilgi göstermemiştir. Bu olgu, toplumsal talebin yönünü göstermesi bakımından oldukça anlamlıdır. Diğer bir deyişle Türkiye’de dindarlar, çocuklarına hem dini eğitim vermek istemekte ancak bunu, meşru yollarla yapmak istemektedir.

İmam-Hatip olgusunu incelemek bir din eğitimi kurumunu incelemenin ötesinde, İslami bilgi, siyaset ve toplumsal ağları, çevrenin merkeze yürüyüşünü incelemek anlamına gelmektedir. Türkiye’de İmam-Hatip Okullarını konuşmak çoğu zaman -yanlış bir şekilde- bu okulların siyasi yönüne veya siyasetçilerin ve kanaat önderlerinin gözündeki siyasi rollerine odaklanmak anlamına gelmektedir. Bu yanlış bakış açısı Türkiye için çok önemli bir toplumsal olguyu ve özgün bir modeli eksik değerlendirmekle eşdeğerdir (Özgür, 2015, s. 15, 32).

Fırsat Eşitliğine Giden Yolda İmam-Hatipler

Türkiye’de dindar kesim, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ortaya çıkan “ara dönem din politikaları” ve halkına yabancılaşmış siyasi yapılanma sebebiyle uzun süre devletle arasına mesafe koymuş, bir gün düzeleceği beklentisi ile isyan etmemiş “bu da geçer Ya Hu!” diyerek kendi kabuğuna çekilmiştir. Görece özgürlük ortamı oluştuğunda ise taleplerini meşru yollardan iletmenin yollarını aramıştır. İmam-Hatip Okulları da bu talebin eğitim alanındaki yansımalarından başka bir şey değildir. Bu anlamda İmam-Hatip olgusu, dindar kesimin dini eğitim talebini meşru bir yol bularak gidermesi olarak okunabilir. Ancak meselenin bir başka yönü bu okulların, Türkiye’de uzun süre kendini öteki olarak hisseden, toplumun değilse de siyasi ve bürokratik merkezin “kenarında”, “çevresinde” yaşayan bir kitlenin meşru yollardan merkezle iletişim kurmasının aracı olmasıdır. Halk çocuklarını bu okullara göndererek devletine, “Dinimden vazgeçemem ancak devletim olmadan dinimi yaşamam zordur. O halde dini eğitimi devlet yürütmelidir” mesajını vermiştir.

Türkiye’de eğitim, toplumsal hareketliliğin ve sınıf atlamanın önemli yollarından biridir. Ancak eğitimin bir alternatif olabilmesi, toplumun rağbetine de bağlıdır. Türkiye’de muhafazakârların her türlü eleştirilerine rağmen çocuklarını okutmak istemesi ve İmam-Hatipleri bir alternatif olarak görmesi, bu gerçeğin bir yansımasıdır. Yüzyıllardır içinde yoğrulduğu dini kültüre bigâne kalamayan toplum, aynı zamanda çocuklarının “adam olması için” onları okutmak istemiştir. İmam-Hatiplere çocuklarını gönderen kesimin sosyolojik tabanı göz önünde bulundurulduğunda, bu okulların fırsat eşitliğine giden yolda çok önemli bir alternatif olduğu görülmektedir. Aileler çocuklarını, İmam-Hatibe göndererek onların hem dinini öğrenmesini hem bir meslek sahibi olmasını, aynı zamanda bu yolla ülkesine hizmet etmesini istemiştir. Bu sebeple Türkiye’de muhafazakârlar eleştirel tutumlarına rağmen resmi eğitimi önemsemiş ve eğitimi çocuklarını kurtarmanın yolu olarak görmüşlerdir (Tuğal, 2011, s. 104). Ancak dindarların eğitimi, toplumsal hayata tutunmanın bir yolu olarak görmesi, İmam-Hatip olgusunun “derinliğini” gözden kaçırmamalıdır. Zira toplumun önemli bir kesimi, çocuğunu İmam-Hatibe gönderirken “dinini öğrensin, bir kimlik kazansın” düşüncesine sahiptir. Bu olgu Türkiye’de, dindarların sosyoekonomik olarak belirli bir düzeye ulaşmış olmasına rağmen hâlâ neden bu okullara rağbet ettiğini anlatmaktadır. Toplum değişmektedir. Değişen toplumun gözünde İmam-Hatibin anlamı da değişmektedir. Ancak 2018 yılına gelindiğinde nitelikli okul tercihlerinin %23’ünün, tüm okul tercihlerinin %17’sinin İmam-Hatibe yönelmesi (Bekiroğlu, 2018) artık İmam-Hatiplerin, Türkiye’nin Habitusunu belirleyen bir unsur olduğunu göstermektedir. Diğer bir deyişle İmam-Hatipler, başlangıçta toplumun alt kesiminin çevreye yönelmesinde bir aracı iken bugün bu özelliğine orta sınıflaşmayı da eklemiştir. İmam-Hatipler artık Türkiye’de orta sınıfın -bazı okullar özelinde düşünüldüğünde üst sınıfların- rağbet ettiği kurumlara dönüşmektedir.

İmam-Hatipler ve Laiklik Tartışmaları

İmam-Hatip olgusu Türkiye’de, laiklik tartışmalarıyla ilişkili olarak da gündeme gelmiştir. İmam-Hatibe mesafeli duran bir kesim hep bu okulların varlığının, müfredatının ya da bu kesimin “gizli ajandasının” laiklikle sorunlu olduğunu ileri sürmüştür. Ancak hakikat bundan biraz farklıdır. Dindarların toplumsal tarihinde oldukça belirleyici bir role sahip olan İmam-Hatiplerin dindar kesime en büyük katkılarından biri, bu okulların mezun vermeye başlamasıyla birlikte dindarların, entelektüel yetiştirmeye başlamalarıdır. İmam-Hatiplerin savunduğu görüşlerin, ortaya koyduğu hayat anlayışının laiklik (belki de laikçilik ya da laikliğin bir yorumu demek daha doğrudur) ile sorunlu görülmesinin temelinde de bu gerçek yatıyor olmalıdır. Bir başka ifadeyle İmam-Hatipler çevresinde oluşan kültürel birikim, o güne kadar modernleşmeyi “Batılılaşma” olarak anlayan ve dini-geleneksel kültürü dışlayacak şekilde yorumlayan hâkim elite itiraz etmeye başlamıştır. Daha açıkçası İmam-Hatipler mezun verdikçe kamusal ve sosyal alanda mücadele edebilecek bir dindar orta sınıfın oluşumuna zemin hazırlamıştır (Tuğal, 2011, s. 63).

İmam-Hatiplerde Ümmet Olma Bilinci Kazandırıldı

İmam-Hatipler Türkiye’de, dindar kesimin İslam dünyası ile zihin ve gönül olarak “bir olduğunu” hisseden ve toplumsal olarak bunu kabul edilebilir bir düşünceye dönüştüren bir kültürün oluşmasında önemli bir pay sahibidir. Bu okullar Türkiye’de, gençliğin “ümmet olma şuurunu güçlendiren” ve kimliğini Müslümanlıkla özdeşleşme konusunda cesaretlendiren bir anlayışı benimsemiş görünmektedir. Ancak bu bakış açısının oluşması, okulların müfredatı yanında kendini İmam-Hatiple özdeşleştiren sosyal kesimlerin özlemini de yansıtır mahiyettedir. Zira modernleşme süreci ile birlikte İslam ümmetinin siyasi birliğinin dağılması, bunu takip eden süreçte Türkiye’nin, yeni siyasi düzeninin yönetime rengini veren bir unsur olarak İslam’ı dışlaması, geniş halk kitlelerinde ciddi travmaların oluşmasına yol açmıştır. İmam-Hatipler dağılan İslam ümmetinin gönül ve zihin olarak “bir olduğunu” savunulabilir ve kabul edilebilir bir düşünce olarak kimliğine mal etmiştir. Bu okullarda öğrencilerin kazandığı, “ümmet şuuru” milli kimlikle hiçbir zaman çatışmamış aksine milli kimliği de güçlendirmiştir. Şüphesiz bunun temel sebebi, yüzyıllardır bu topraklarda oluşan milli kimliğin din ile iç içe geçmiş olmasıdır. Herhalde bunu en iyi açıklayan yaklaşımlardan biri, İsmet Özel’in dile getirdiği, Türk’ün karşıtının Kürt ya da başka bir etnik kimlik değil “Gavur” olmasıdır.

İmam-Hatiplerin Yaygınlaşmasında İslamcı Siyasetin Etkisi

İmam-Hatip okullarının açılışı, yukarıda da dile getirildiği gibi, Cumhuriyet’in kuruluşu ile başlamıştır. Ancak belki de Türkiye’deki politik değişimden bu ölçüde etkilenen başka bir eğitim kurumu yoktur. Türkiye’de sağ ve İslamcı siyasi partiler bu okulların sayısının artmasında istekli olmuşlardır. Sağ iktidarların bu okullara meyli daha çok toplumsal tabanlarının taleplerine uygun hareket etme güdüsü ile açıklanabilir. İslamcı partilerin, İmam-Hatiplere önem vermesi ise toplumsal tabanının talepleri yanında İmam-Hatipleri kendi kimliklerinin bir parçası olarak görmeleri ile ilişkilidir. İslamcı partilerin, İmam-Hatip okullarının sayılarının artmasında istekli olmaları, belki de bu sebeple “arka bahçe” tartışmalarını da beraberinde getirmiştir. Ancak yukarıda birkaç defa değinildiği gibi, Türkiye’nin kendi şartlarında ürettiği özgün bir model olan bu eğitim kurumları, arka bahçe tartışmalarına sığmayacak kadar önemli bir olgudur. Daha çok damgalama amaçlı dillendirilen bu görüşler, İmam-Hatiplerin Türkiye’ye katkılarını dar bir çerçeveye sığdırmakla sonuçlanmaktadır.

Bu Okulların Sınırlı Bir Alanda Var Olması İstendi

İmam-Hatip okullarının mezunlarının artması, mezunların sadece imamlık, müezzinlik gibi görevlerle yetinmek istememesi, daha açıkçası dini görevler dışında da kariyer sahibi olmak istemeleri, bu okulları İslamcılık, laiklik ve modernite tartışmalarının merkezine yerleştirmiştir (Özgür, 2015, s. 10).

Bu okullara gelen öğrencilerin önemli bir kısmı öncelikle dini bilgileri daha iyi öğrenmek üzere gelmektedir. İmam-Hatiplerle ilgili geçmiş yıllardaki çalışmalara göre, öğrencilerin aileleri içinde eğitim düzeyi düşük anne-babalar önemli bir orana ulaşmaktadır. Babaların mesleğine bakıldığında ise İHL’de en fazla serbest meslek sahibi ve memur çocukları öğrenim görmektedir. Bu okulların önemli bir kısmının parasız yatılı imkânı sağlaması, kırsal kesimden gelen, geliri düşük ailelerin çocuklarının öğrenim görme şansını arttırmaktadır (Çakır, Bozan, & Talu, 2004, s. 71-80). Bu bilgiler ışığında İmam-Hatipler, çevrenin merkeze yürüyüşünde fırsat eşitliğini sağlayan önemli bir alternatif olmuş, toplumun çeperlerinde yer alan kesimlerin merkezde yer alma talebini göstermişlerdir. İmam-Hatiplere karşı bazı dönemlerde ortaya çıkan refleksleri de bu bağlamda yorumlamak mümkündür. Buna göre bazen orta kısımları kapatılan bazen katsayı ile önü kesilmek istenen kimi zaman da laiklikle sorunlu olduğu ileri sürülen İmam-Hatiplere karşı ortaya çıkan tutumların arka planında, esasında “merkezde” yer alan kesimlerin yerinden edilmişlik hisleri bulunmaktadır. Diğer bir deyişle İmam-Hatiplere karşı geliştirilen tavırlar, sınıfsal reflekslerden bağımsız okunamaz.

Türkiye’nin Dindarlaşması ve İmam Hatipler

Türkiye’de toplumsal kültür her zaman belirli bir dindarlığı içermiştir. Bu anlamda İmam-Hatipler bir taraftan toplumun dini eğitime dolayısıyla dindarlığa verdiği önemi göstermektedir. Tersinden düşünüldüğünde İHL’ler de verdiği eğitimle Türkiye’de dini hassasiyetlerin, dindarlığın nicelik ve etkisini genişletmiş ve derinleştirmiştir. Ancak bu olguyu “ithal bir gelişme” olarak görmek yerine öze dönüş olarak okumak gerekir. Zira sahih İslami kaynaklara dayalı olarak sürdürülen İmam-Hatip eğitimi, özünde zaten dinsellik barındıran Türkiye toplumunda, dinin daha sağlıklı bir zemine oturmasına katkı sağlamıştır. Elbette bu konunun eğitim içeriği açısından tartışılacak boyutları vardır. Ancak her hâlükârda katkısı ön plandadır. Dolayısıyla bu okullar Türkiye’de, dinselliğin toplumsallaşmasında pay sahibidir. Fakat sahih İslami kaynaklara dayalı olarak sürdürülen resmi din eğitimi ilginç bir şekilde bazı dini yapılar tarafından da eleştirilmiştir. Tıpkı başka boyuttan bu okullara yönelik dile getirilen eleştirilerde olduğu gibi, dini yapılardan gelen eleştirilerin önemli bir kısmı da “alanı kimin kaplayacağı”, “kimin söz sahibi olacağı” ile ilgilidir. Daha açıkçası bazı dini yapılar, İmam-Hatip, İlahiyat ve Diyanet çevresinde ortaya çıkan dini görüşlerin etkisinin artmasını, kendi görüşlerinin etkisizleşmesi olarak okumuşlar ve stratejilerini buna göre kurmuşlardır. Burada önemli olan konu hangisinin doğru olduğundan ziyade alana kimin hükmedeceği ve İmam-Hatiplere yöneltilen eleştirilerin bu motivasyonla sürdürülmesidir. Bu anlamda ilginç olan bazı dini yapıların, eksiğiyle fazlasıyla “din eğitimi veren okulları” geliştirmek, daha iyi olması için çaba sarf etmek yerine kendilerine tehdit olarak görmeleri ve değersizleştirmeleridir.

İmam-Hatipli Kimliği

İmam-Hatip bahsinde son olarak “İmam-Hatipli” kimliğine değinmek gerekmektedir. Öncelikle ifade edilmelidir ki İmam-Hatipli kimliği Türkiye’de, dindar-muhafazakâr kesimin üzerinde ittifak ettiği en önemli konulardan biridir. Bu okullarda okuyan öğrencilerin neredeyse tamamında kendini hissettiren bu kimlik duygusu zamanla gelişmekte, mezunların aidiyetini gösterdiği bir alan olmaktadır. Birçok okul türünün aksine karşılıksız bir şekilde “okullarına hizmet etmeyi” kutsal bir duygu olarak benimseyen mezunlar, mezun olduktan yıllar sonra bile okullarıyla irtibatını sürdürmekte, burs, bina ve farklı yollarla okullarına katkı sağlamaktadır. Yine bu okullarda geliştirilen kimlik sağ, milliyetçi ve İslamcıları içine alan geniş bir siyasi yelpazede kabul görmekte ve önemsenmektedir.

İmam-Hatip öğrencileri milliyetçi-muhafazakâr değerlerin en fazla İHL’lerde savunulduğunu düşünmektedir. Bu okullarda oluşan İmam-Hatipli kimliğini anlamak, siyasetçilerin, kanaat önderlerinin ve entelektüellerin gözünde çoğu zaman siyasi bir söyleme bürünen bir dille mümkün olmamaktadır. Kamuoyunda yapılan tartışmaların çok ötesinde öğrenciler, okullarda siyasi bir amaç gereği bulunmamakta, okullarını bireysel ve toplumsal kimliğinin tanımlayıcı unsuru olarak görmektedir (Özgür, 2015, s. 15, 20, 111-112; Çakır, Bozan, & Talu, 2004, s. 125). Yukarıda kısaca değindiğimiz ötekileştirilme ve mağdur edilme duygusu İmam-Hatipli kimliğini tanımlayan diğer bir unsurdur. Kamu kültürüne yabancılaştığını düşünen İmam-Hatipliler, ortaya çıkan olumsuz durumlarda kimliğine daha sıkı sarılmaktadır. Son bir not; bu yazı daha çok tarihsel yönünü ön plana çıkararak İmam-Hatip olgusunu konu edinmiştir. Yakın dönem gelişmelerini merkeze alarak gerçekleştirilecek çalışmalarda bu kimliğin ortaya çıkardığı yeni biçimler hayli ilgi çekici sonuçlara gebe görünmektedir.

Kaynaklar
Akseki, Ahmet H. (1950). Din Tedrisatı Ve Dini Müesseseler Hakkında Rapor.
Arslan, A. (2000). Modern Dünyada Müslümanlar. İstanbul: İletişim.
Aşlamacı, İ. (2017). Paydaşlarına Göre İmam-Hatip Ortaokullarında Din Eğitimi. İstanbul: DEM Yayınları.
Bekiroğlu, H. Yeni Şafak (01.08.2018). https://www.yenisafak.com/gundem/onder-baskani-bekiroglu-imam-hatiplerle-ilgili-iyi-bir-tablo-var-3387369, Erişim Tarihi: 10.08.2018.
Çakır, R., Bozan, İ., & Talu, B. (2004). İmam Hatip Liseleri: Efsaneler, Gerçekler. (A. Akdeniz, D. Demirler, & J. Levack, Dü) İstanbul: TESEV.
Özgür, İ. (2015). İmam Hatip Okulları İnanç, Siyaset ve Eğitim. (H. Yalın, & E. Özkan, Çev.) İstanbul: Kitap Yayınevi.
Tuğal, C. (2011). Pasif Devrim İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi. (F. B. Aydar, Çev.) İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.

Cevap Yazın