Batı’nın İnsanlığa Hediyesi: “Dinsiz Maneviyat” veya “Postmodern Dindarlık”

Zihinsel açıdan düşündüğümüzde postmodern dedikleri bu çağın, en büyük derdi de şifası da insan. Bu çağın insanı aslında enformatik cahil; yani bilişim çağında olduğundan her şeye kolayca ulaşabilen ama bu bilgiyi nerede ve nasıl kullanacağı konusunda derin düşünemeyen “bilgisi kirli” insan.

Bir kavram olarak postmodernizm, mutlak çoğulculuğu özendirmesi bağlamında bizi ilgilendiren tarafıyla ve en basit doğasıyla “üst-anlatılara yönelik derin kuşkuculuk” şeklinde tanımlanabilir. Bu bağlamda postmodernizm, nesnel hakikatlerin temsil edilmesi yerine daha fazla öznel edebi yapılara odaklandığından, dinin yorumlayıcı tenkitçiliğinden uzaklaşmayan postmodern insan, sırasıyla dindeki beşeri unsurlara, bir iletişim sistemi olarak dine bakışa ve zihnin bilişsel gücü olarak inanç konularına ilgi duyar.

Postmodern Batı kültürü, ikisi politeist, ikisi monoteist olmak üzere dörtlü sütunlar üzerine kuruludur. Şöyle ki klasik dönemde anlama ve yorumlama geleneğine sahip politeist karakterdeki Greko-Romen felsefenin yanı sıra kendine has bir şekilde “din ve dindarlık”, “ruh ve maneviyat” gibi anlayıcı kategoriler geliştiren sözüm ona monoteist Yahudi-Hristiyan doktrinleri tarafından şekillendirilmiştir. Dolayısıyla Batı çoğulcu toplumu, kargaşa içindeki mirası sebebiyle çok inançlı ve çok kültürlü bir yapıya sahiptir. Postmodern toplumda her şey tüketicilik bağlamında düşünüldüğünden, dinin de artık bu tüketim kültürünün bir parçası haline geldiğini savunulur. Artık her yerde din, yeni bir jargon ile sanal mega mabetlerin inşasına, büyük alışveriş merkezlerine benzer bir şekilde yeniden modellenmesine veya haftada yedi gün açık olan oditoryum, kafeler, gruplara sahip ibadethanelerle donatılmış, kapitalist tüketici dilini konuşmaya zorlanmaktadırlar. Zihinsel açıdan düşündüğümüzde postmodern dedikleri bu çağın, en büyük derdi de şifası da insan. Bu çağın insanı aslında enformatik cahil; yani bilişim çağında olduğundan her şeye kolayca ulaşabilen ama bu bilgiyi nerede ve nasıl kullanacağı konusunda derin düşünemeyen “bilgisi kirli” insan. Bu insan, aşırı obur bir şekilde hiçbir şeyi tam olarak sindiremeden birer elektronik alıcılar formunda olup kuşkucu kimliğiyle her şeyi tamamen bilemeyeceğini zannettiğinden ulaşabildiği her bilgiyi mutlak ve kesin görmez. Bu yönüyle “bilinemezci” veya moda deyimle “agnostik insan” gibi davranır. Bununla da kalmaz; istekleri bitmez, şehveti, hevesi, hevası tükenmeyen hatta kendisine âşık riyakârlığı hat safhada bir varlığa bürünmüştür.

Postmodern Dindarlığın Birinci Şartı: Klasik Din ve Dindarlığın Tenkidi

Kimilerine göre dinlerde ortaya çıkan bu yeni durum, dinin “Disneyland” hâline gelişinden başka bir şey değildir. Bu süreç, aynı zamanda postmodernitenin dinde ortaya çıkan hem teknolojik hem de tüketici yönlerini içerir. Çünkü Disneyland, her türlü eğlendirici sektöre sahip bu yeni moda mega mabetlerden çok uzak olmayan bir kavram olan en yüksek teknoloji biçimlerine sahip tüketim, moda, film ve müzik ile haşir neşir olmaktadır.

Postmodernizmin esirindeki bu yeni çağ, “benlik merkezli dindarlık” biçimini yansıtan zamanlar dizisi olarak görülebilir. Bu tür bir dindarlığı ve temel unsurlarını, kelimesi kelimesine şu boyutlarıyla tanımlayabiliriz: Birinci boyut, Bilinmeyen Üstün Varlığın ruhuna duyulan inancın her gelenekte farklı varoluşsal formlar şeklinde olduğudur. Bu inanç, farklı kültürlerde değişik isimler ile bilinmesine rağmen ilahi Ruh’un temel amacı sevgi, bilgi ve bilgeliği insanlara emretmek veya iletmektir. İkinci boyut, insanın iki bileşenli oluşuna yani dıştaki kişiliğine (veya bedenine) ve içteki ruhuna (veya yüksek benliğine) dikkat çeker. Dış yapı, materyalizme ve iç yapı sevgiye eğilimlidir. Bu nedenle, özellikle Doğu maneviyatları ile yeni dinî hareketler ( kültler) arasında çok sıkı bağlantılar olmasına rağmen Yeni Çağ, büyük ölçüde gelenekleşmekten uzaktır. Bu yeni gelişmekte olan maneviyat biçimi, çoğulcu beşeri doğayı kuşatan postmodernite içinde önemli bir yer tutmaktadır.

Yine de bir insanın postmodernizm kavramını keşfederken anlayacağı ilk şey ondaki aşırı belirsizliktir. Nitekim Postmodernism, Reason and Religion adlı eserinde Ernest Gellner, postmodernizmin zamanımızda güçlü ve moda bir kavram olduğunu ama bu durumun ötesinde bu kavramın altında ne tür şeytaniliklerin yattığı ve hâlâ bu kavramın açıklığa kavuşmadığının altını çizmektedir.

“Kutsal Alan” ve “Profan Alan”

Geleneksel tarzda anlaşılan dindarlık ve maneviyat arasındaki en genel ilişki ve örüntüler bile artık günümüzdeki dinamik ve değişken sosyo-dinî gerçekleri açık bir şekilde göstermektedir. Söz gelişi dünyadan feragat etmeyi esas alan derin tefekkür hayatını tercih eden geleneksel Hristiyan ruhaniyeti, dünyadan ve onun güncel sorunlarından mistik alana özellikle manastır ve diğer dinî sığınak alanlarına kaçarak coşkulu dinî duygu mizaçlar sergileyerek çağın sorunlarından somut olarak kendini ifade etmeyi amaçlamaktadır.

Postmodern kültür ve din alanında yer alan bu tür somut dönüşümler, hem geleneksel dinî sistemlerin rolünü azaltmakta hem de “kutsal alan” ve “profan alan” şeklindeki sosyo-kültürel bölünmeyi ortadan kaldırmakta; neticede din, doğrudan sekülerleşme, çoğulculuk, bireyselleşme, özelleştirme, ticarileştirme ve tüketimciliğin derin saldırılarına maruz kalmaktadır. Bu safhadan sonra dinin somut kurumsal yapısı ve onların sosyal sistemlerdeki dinamik ilişkilerinde kendini gösteren dinî tezahür ve anlam biçimleri, gittikçe değişime uğramaya başlamakta ve sonunda geleneksel dinî yapıların güvenilirliğinde nispileşmeler meydana gelmektedir.

Bu somut nedenlerden hareket eden “postmodern müminler” ise din olgusunu, yaşamlarının ve deneyimlerinin alanını “doğrudan” meşrulaştıran, değişmez ve genel olarak uygulanabilir “normatif kurallar seti” olarak algılamayı reddetmektedirler. Geleneksel din anlayışı ise bu meydan okumalara karşı farklı farklı kalıplarda ve değişik yaşam tarzlarının paletinde ezilerek yeni formlara dönüştürülüp sadece “bir tercih meselesi” haline gelmeye razı görünmektedir.

Sekülerleşme ile ilgili ortaya çıkan eğilimler, bilhassa geleneksel temel kurumsal boyutlarda meydana gelerek dinî sistemlerin etkisinin ve öneminin ortadan kaldırılması şeklinde özellikle kutsal alanda tercihlerin bireyselleştirilmesi olarak belirgin şekilde Batı’da (bilhassa Avrupa’da) görülebilmektedir. Mesela Avrupalıların yaşamlarındaki kutsallıklar alanında gerçekleşen postmodern dönüşümler, hem uygulama alanında dinî kurumlardan uzaklaşma gibi eğilimler hem dinî fikirlerin veya içeriklerinin yürürlükten tamamen kaldırılması formunda meydana gelir. Bunun nedeni, Teslis’in irrasyonelliğini öne çıkaran Tanrı’ya olan inanç ile ölümden sonra hayata olan inancın, Batı ülkelerinde daha tipik olarak gözlemlenebilmesidir. Hatta bazı araştırmalar göstermiştir ki doğaüstü bir güce olan inancın artmasının analiz edildiği ülkelerin çoğunda, eşzamanlı olarak Kişisel bir Tanrı’ya olan söylemlerde ciddi oranda düşüş eğilimi mevcuttur. Bu araştırma, aynı zamanda Avrupalıların önemli bir yüzdesinin Tanrı’ya olan inancını beyan etmelerine rağmen, doğaüstü Güç ya da Aşkın Varlık lehine olmak üzere Hristiyanlığa ait Kişisel Tanrı kavramını reddettiklerini göstermektedir.

“Hayat Biçimi Olarak Din” Anlayışından “Sübjektif Hayat Maneviyatçılığı”na Dönüş

Postmodern kültür, “kader” ve “eskatoloji” gibi geleneksel kavramların yerini alabilecek olası projeler de dâhil olmak üzere postmodern insanın mutluluğunu elde etmek için tüm eski stratejileri yeniden tanımlamak veya yeniden yorumlamak için daha özelleşmiş bir formülü meşrulaştırma çabasındadır. Bu yönde icat edilen yeni bir terim olan “yeni maneviyat” veya “sübjektif hayat maneviyatçılığı”, postmodern kültürün ana çizgisi ile uyumlu görünmektedir; postmodern ruhaniyatı, burada insanın her türlü bireycilik yönelimini, özel zevk kaynaklarını, maddi tatmin araçlarını hatta manevi rahatlamadaki uyum ve kendini geliştirmedeki kaynak arayışlarını desteklemektedir.

Bazı din bilimcileri, zamanımızdaki en büyük manevi devrimin, din olarak adlandırılan ve “hayatın kendisi olarak” adlandırılan şeyden vazgeçerek, geleneksel dinî kurumlarla çelişkisiz beraber yaşayabilen daha “öznel yaşam ruhaniyeti” yani insanın iç kaynaklarına, terbiye kutsanmasına vurgu yapan “yepyeni ve büyük bir öznel dönüş” olduğunu ileri sürerler. Bu bakımdan onlara göre çağımızda klasik maneviyat azalırken, yenisi gittikçe büyüyor görünmektedir. Bu büyüyen maneviyat biçimi, “bütünsel”, “zihin-beden maneviyat faaliyeti” olarak tanımlanabilir.

Bireysel sübjektif maneviyata vurgu yapan yeni bir dinî sentez olarak bu “yeni maneviyat”, taptaze bir dinî sentezler yumağını ima eden şu hayati içeriklere sahiptir:

a) Tarih, manevi açıdan önemli değildir bu yüzden aşırı kutsanmamalıdır.
b) Kutsal metin, büyük ölçüde sembolik, alegorik ve efsanevi unsurlar içermektedir.
c) İnançta aklın veya açık bilinçli oluşun hâkimiyeti manevi kavrayışlar elde etmek için mutlak araçtır.
d) Bilimin ruhanileştirilmesi gereksizdir.
e) Doğanın canlanması bir yaşam gücü ile gerçekleşir.
f) Prensipte gizli manevi bilginin varlığı kabul edilir; ama bu bilgiye vehbi olan veya üstün yetenekli kişilerin yanı sıra “sıradan” insanlar da ulaşabilir.
g) Mistik deneyimde kök salan dinî çoğulculuk öne çıkarılmalıdır.

“Ebediyen Aziz Mahluka Dönüşen Dindar”

Hristiyanlık açısından somut örnek verilirse “aşkın” ve “Kişisel bir Tanrı”, “iptal edilmeyen günah affı”, “haç teolojisi ile ölüme galip olmak”, “kiliseye ait olarak eşitlikçi ruhsal topluluk üyesi olmak” veya “ebediyen aziz mahlûka dönüşen dindar” şeklinde anlaşılan Hristiyanlığın “geleneksel dindarlığına” karşı yeni maneviyat anlayışı, postmodern dönemde mutlak ve kesin bir zafer kazanmıştır.

Bu bağlamda, din üzerine yapılan eleştirel çalışmalara göre, yeni maneviyatın aşağıda belirtilen bazı ayırt edici özellikleri vardır:

a) İlk özellik, diğer dinleri reddedip dışlayıcılıktan uzaklaşarak daha eklektik olmaya yönelme olarak anlaşılabilir; tek bir dine güvenmek yerine, daha eklektik olarak değişik dünya dinlerinin kaynaklarına dayanarak bir dünya görüşü meydana getirmek. Burada glokalizasyonun (hem yerelleşme hem de küreselleşmenin) bir sonucu olarak, belirli toplumlar arasında artan iletişim yoluyla eklektizm ve belirli kültürler konusunda görecelilik söz konusudur. Bu postmodern eklektizm, inananda diğer dinî yorumlara karşı hoşgörüye yol açabilir.
b) İkinci özellik, dogmadan uzaklaşıp farklı deneyimlere ilgi duymaktır. Klasik sömürge çağında ve modern dönemdeki küreselleşmenin doğal sonucu, bütün dinlerin gerçek olamayacağı şeklindeki kanaate varmaktı. Postmodern dönemde “yeni ruhaniyat insanları”, tüm inanç sistemlerinin göreceli olduğu sonucuna varırken aynı zamanda mutlak hakikat iddialarını zayıflatmaktadırlar.
c) Üçüncüsü, kolektif oluştan kişisel dindarlığa dönüşüm olarak adlandırılabilir. Dinî dogmaya olan inanç zayıfladığında ve kurumlaşmış din önemini yitirdiğinde, şifa, esenlik, sevgi, hümanistik değerler ve etkin anlamlı ilişkilere girmek gibi bireysel faaliyet ya da uygulamalar güçlendirilir.
d) Dördüncüsü, dinin hiyerarşi yapısı yerine daha eşitlikçi bir yaşam görünümüne doğru kayda değer bir değişimdir. Bu noktada eşitlikçi anlayış, yeni maneviyat tarafından kapsayıcı ve kucaklayıcı algılara
sahip olur.
e) Başka bir değişim, teolojiden antropolojik bir boyuta geçiştir. Bu yaklaşım, öznel deneyimin ve eşitlikçiliğin teolojiden uzaklaşmaya yol açan doğal bir sonucudur.
f) Son dönüşüm, ölümden sonraki yaşam yerine bu dünyaya ve dinamik hayata odaklanmaktır. Çağdaş maneviyatın temsilcisi, bu dünyaya ahiretten daha çok ilgi duyuyor. Bu noktada Tanrı’nın insandaki ve bu dünyadaki içkinliği kabul edilirken, sonsuz ceza olarak cehennem inancı ve ebedi ilahi lanet fikri dışlanır.

Maneviyatçı Ama “Dinsiz”: Postmodern Dönemde Dinî Kurumlarda Anlam Kayması

Postmodern eleştirel din bilimleri göstermektedir ki hem dinsel pratiklere katılım oranları hem de inançlar alanındaki hidayetler ve dinden dönmeler açısından klasik kilise anlayışı özelinde bilhassa Avrupa’daki dinî kurumlara ciddi tepkiler mevcuttur. Dolayısıyla Batı’daki dinî kurumlar, artık özgür seçim, özel tercih ve bireysel yönelimi ima eden her türlü pratik tutumları, geleneksel davranış ve düşünce modellerinin şekillendirdiği hayat görüşü veya kutsal alanla ilgili dindar tecrübelerini kontrol yeteneklerini yitirmekte veyahut göz ardı etmektedirler. Sonuçta, genel olarak Batı’da din, sekülerleşmiş görünmektedir. Daha somut olarak geleneksel din sistemleri, geçmişten beri sahip oldukları evrensel ve yaygın uygulanabilir semantik sistemlerin statüsünü sürdürmeyi bıraktılar. Böylece dinî kurumlar, bireylerin kendi kişisel ilhamlarını alabilecekleri salt sembolik kaynak, özel kanaat veya eskatolojik kavramlar haline dönüştüler. Maneviyatı, kiliseden ayrıştırıcı bu dönüşüm tavrı ile postmodern dindar, klasik din mensupları açısından “dinsiz” kendi öz inanç modelleriyle postmodern inanan ruhaniyat sahibi insanlar haline geldiler.

“Yeni Maneviyat”

Amerika Birleşik Devletleri’nin kültürel ve dinî yönlerinin doğası Avrupa’dakinden biraz farklıdır, çünkü bir dereceye kadar sekülerleşmenin etkilerine karşı daha “vurdumduymaz” görünmekte ve dinî açıdan “Yeni Dünya” kimliğiyle eskatolojik ihtiyaçlara yönelik olağanüstü dinamik ve canlı görünmektedir. Bunun bir diğer nedeni de Amerikan dindarlarca dinî kurumlarının sadece inananların ruhsal ihtiyaçlarını uyandırmayı amaçlayan çeşitli girişimler ve faaliyetler olarak görülmemesi aksine misyoner faaliyetleri, cüsseli kilise yapıları ve mahalli misyonuyla özdeşleşen kilise anlayışları tarihsel olarak özgün bir model oluşudur. Bu özel nitelikler, kıta Avrupası’nın kendi dinî kurumlara bakışından oldukça farklı bir dindarlık anlayıştır.

Postmodern din bilimlerine göre “kurumsal dinin” etkilerini ve rolünü azaltmak, olumlu yönde dinin gelişmesi adına “yeni bir maneviyat” ya da “bütünsel maneviyat” olarak adlandırdığımız şeye yol açacaktır. Postmodern maneviyatın bu türden en ayırt edici özelliği, onlara göre, günümüz kültürünü, fikirleri ve aksiyolojisini onaylamasıdır. Zira günümüz kültürü, demokratik bir karakterde ve hoşgörülü olup bireyciliğin, kişinin kendi özel ihtiyaçlarını yerine getirmesi ve kişisel bakımına özel önem verilmesi şeklinde anlaşılmasını ister.

Ancak postmodern kültüre bu uygunluğa rağmen, “yeni maneviyat” anlayışı, hâlâ Amerika’da kendini “dindar”, “maneviyatçı”, “dine kayıtsız” hatta “kimlikte dindar” sayan kesimler arasında bile bid’at (statü nascendi) kabul edilmektedir. Bu nedenle, bu kültürde “yeni maneviyat” fikri, kendilerini herhangi bir kiliseye, mezhebe veya bir cemaate bağlı olarak tanımlamayan kişilerin en ayırt edici özelliği olarak kalmıştır. Son tahlilde postmodern inanan, kendindeki kayıtsız bir tavrı hesaba katmak için “manevi ama dinsiz” olarak tanımlayabilmektedir. Bununla beraber, daha geleneksel kültürel ve normatif dinî kurumlar, pek çok muhafazakâr, gelenekselci ve fundamentalist yüksek eğilimleri reddederken, yeni maneviyatçı postmodern dindarlar taptaze görüşler ve yüksek maneviyat gücü elde ettiğini düşünmektedir.

Bu bağlamda “kurumsal din” hakkında postmodern öfke, yeni gelişme ve özel eğilimlerin şu sonuçları ortaya çıkardığı söylenebilir:

a) Dinlerdeki kurumsal yapıların gittikçe yok olması kaçınılmazdır: Postmodern maneviyatçı inananlara göre, dini hakikat, öncelikli olarak nesnel kategorilerde değil, öznel olarak makul ve kabul edilebilir olan şeylerde görülmelidir. Onlar, dinî otorite konusunda oldukça kararsız olduklarından, otoriter kurumsal yapıları, nihai kurtuluşun tek kaynağı olarak reddederler. Onlar için dinî kurumlar, basit olarak dinî kimlikleriyle az çok ilintili olmalıdır. Hatta bu kurumlar, daha çok veya tamamıyla öznel bir manevi arayışla ilgilenmek için kenarda hazır kuvvet olarak bekletilmelidir. Zaten klasik kurumsal dindarlığın gözünde de bu yapıların düşüşü gayet açıktır. Kurumsal dindarlığın azalan ilgisinin mantıksal bir ifadesi olarak postmodern dönemde din, daha kişiselleştirilmiş ve özelleştirilmiş olmalıdır. Bu olmadığı takdirde kurumsal sadakat kaybı ve kimliğin erozyonu söz konusu olacaktır.
b) Maneviyatın, kültürel açıdan dinden ayrılması gerekir: Postmodern dönemde dinin özelleştirilmesinin nispeten keşfedilmemiş bir yönü de maneviyat olgusunun kendi kültürel kurumsal bağlantı noktasından ayrılması gerektiğine olan inançtır. Bu tavra göre din, bir boyutuyla sembolik ürünlerden oluşan serbest piyasa ekonomisinde “tercih kültürü”, “hayat stili” hatta “ticari mallar” veya “emtia fetişler toplamı” hâline gelmiştir.
c) Dini kurumların tarihsel fenomenler üzerindeki kontrolünün kaybedilmesi olağandır: Postmodern yeni maneviyatçılara göre önceki iki eğilimin doğal sonucu, dinî kurumların fenomenler bilhassa ritüel ve sembollerin anlam ve tutarlılığı üzerinde normatif kontrolü artık kullanamamasıdır. Zira postmodern kültürel ortamda dindeki estetik ürünlerin birer emtia ürünü haline gelmesi kaçınılmazdır; aynı şekilde, dinî semboller, kitlesel metalaştırmaya karşı giderek daha savunmasız hâle dönüşeceklerdir. Bu postmodern gelişme, dinî yapıların kültürel ehemmiyetlerini daha da önemsizleştirirken, bilhassa sembollerin sosyal ve sakral gücünü boşa çıkaracaktır. Dahası, dinî sembollerin çoğu, teolojiyle olan tarihsel bağlamlarından söz gelişi ahlaki anlam ve sosyal önemlerinden kopacaklardır. Kısacası, dinî semboller postmodern çağda ayakta kalmak uğruna güçlerinin çoğunu kaybedeceklerdir. Bu gelişmeler, özellikle Roma Katolik Kilisesi gibi sembol ve ritüellerin dinî yapıların kimlik verici istikrarı için gerekli olduğu geleneklerde tartışma konusudur.
d) Buna karşın, trans-mezhepçilikçiliğin yükselişi kaçınılmazdır: Zayıflatılmış toplumsal tutarlılığın ve post dinin öneminin arttığı bir diğer postmodern kültürel belirti, geleneksel dindarlığın özgürce değişebilir oluşudur. Bu doğrultuda çağdaş inanç sistemi, salt ahlaki dil anlamında sunulacak; buna karşın klasik inanç veya doktrin göz ardı edilecek neticede kurumsal bağlılık olarak din anlayışı yerine ahlaki yönelim, dinî kimliğin gerçek belirleyici ölçütü olacaktır.

Cevap Yazın