Amerika Geleceğiyle mi Oynuyor?

Demokrasilere rağmen devlet, seçmen iradesinin üzerinde bir“üst akıl”ın yörüngesinde işlemeye devam eder. Devlet aklı, popülizme teslim olmayacak bir stratejik derinliğe her zaman sahip olmak zorundadır. Halkın aleyhine bir kasıtla değil belki amamahiyeti ve yapısı itibariyle hadiselere daha makro açıdan bakmakla mukayyettir.

Türkiye’nin entelektüel kamuoyunda bu yönde yaygın bir kanaatin hasıl olması, dünya gerçekleri konusundaki sığlımızın yanı sıra hamasete olan yatkınlığımızın da bir göstergesi. ABD için ekonomiden siyasete birçok şeyin eskisi gibi olmadığı gerçek. Tek kutuplu bir dünyanın yavaş yavaş da olsa değişmekte olduğunu yadsıyabilmek artık oldukça zor. Ama ABD ve halkı, bundan şikayetçi mi gerçekten? Donald Trump’ın siyaset yapma tarzı, tek kutuplu bir dünya liderinin reflekslerini şüphesiz ki fazlasıyla aksettiriyor. Ancak Trump’ın, ABD siyaseti içinde neyi temsil ettiği de bir soru işareti. Arkasındaki halk desteğini kaybetmemiş olsa bile Trump, Amerika’nın uzun vadeli siyasal stratejisi içinde arızi bir fenomen olarak ortaya çıkmış gibi gözüküyor. Amerikan siyasal stratejisini bu fenomene “bağlı” bir değişken şeklinde değerlendirmek ve tespit etmeye çalışmak, gerek devletle halk/vatandaş arasındaki ilişkinin giriftliğini dikkate almamak gerekse Amerikan devlet aklını siyasal iradeye (başkana) irca etmek bakımından bir hata olacaktır.

Kabul edelim ki demokrasilere rağmen devlet, seçmen iradesinin üzerinde bir “üst akıl”ın yörüngesinde işlemeye devam eder. Devlet aklı, popülizme teslim olmayacak bir stratejik derinliğe her zaman sahip olmak zorundadır. Halkın aleyhine bir kasıtla değil belki ama mahiyeti ve yapısı itibariyle hadiselere daha makro açıdan bakmakla mukayyettir. Bizde bugün öne çıkan “güçlü devlet” vurgusunun anlamı da bir yanıyla budur. (Söylediklerimizin dış politika çerçevesinde anlaşılması gerektiği aşikâr olmalı. İç politikayla ilgili böyle bir değerlendirme yapmamız söz konusu değil.) Devletin dış politikada bütünüyle demokratik “temsil” iddiasıyla hareket etmesi –en azından bugün için- irrasyoneldir, beklenemez. Trump’la ilgili olarak bugün tefrik edilmesi gereken gerçek tam da bununla ilgili: Amerikan dış politikası acaba ne düzeyde başkanların tercihleriyle mücessem ne düzeyde daha bağımsız bir üst aklın (devlet aklının) ürünüdür?

Trump Fenomeni: Üst Aklın Komedisi

Galiba ne biri ne de diğeri tamamen doğru. Amerikan dış politikasının başkanların inisiyatifi altında değişmeyecek, değiştirilemeyecek kadar bürokratik ve stratejik derinliğe sahip devlet politikaları olduğu hep söylenmiştir. Büyük devletler söz konusu olunca siyasal iktidara bağlı değişimlerin daha kısıtlı hale gelmesi zaten kaçınılmaz. Trump’ın cehaleti bugün alay konusu olsa bile, bu gerçeği bilmeyen bir lider olma ihtimali pek öyle akla yatkın gözükmüyor. Fakat bu hususta koyduğumuz mim şu: biliyor olmakla tabi olup olmamak başka şeyler. Amerika’nın bugün bütün dünyayı karşısına alırcasına pervasızca yürüttüğü politikaların stratejik açıdan rasyonelliğini anlamakta zorlanınca bu mimi koymadan edemiyoruz. Dolayısıyla Trump’ın gerçekte ABD dış politikasıyla çelişen, çatışan bir dış politika yürütüp yürütmediği sorusu önemli.

Amerikan dış politikasındaki ittifak dengeleri ve söylemleri açısından bakıldığında, Trump’ın burada aykırı bir fenomen olarak ortaya çıktığını ileri sürmek pekala mümkün. Ancak bu, Amerikan dış politikasının asli dinamiklerini ve faillerini göz ardı etmekle bizi karşı karşıya getirebilir. Bilhassa dış politika meseleleri -her devlet için- siyasi iktidar değişimleriyle yerinden oynatılamayacak düzeyde milli bir çerçeveye ihtiyaç duyar. İktidarların dış politikaya yönelik radikal bir sapma meydana getirmeleri, konjonktürel gelgitler hariç kolay kolay beklenmemeli. Bu yüzden Trump fenomeninin ABD dış politikasında öngörülen “stratejik operasyonlar” için kullanışlı hatta gerekli bir aparat olabileceğini mutlaka hesaba katmamız lazım. Amerikan politikasının belli bir sertleşme ihtiyacıyla makas değiştirmesi tabii ki her zaman mümkün, ancak bu sertliğin dozunu artırarak mevcut ittifak ilişkilerini gözden çıkarmanın bile gerektiği bir süreçte “dengesizlik” işe yarar bir strateji haline gelir. Trump bugün bu dengesizliği realize edecek, aynı zamanda ABD açısından açıklanabilir olma özelliğine sahip bir lider. Başka deyişle Amerikan politikasındaki stratejik adımlar, Trump’ın başkanlığını hem rasyonel hem de cazip hale getiriyor. Dolayısıyla ABD’nin mevcut -muhtemel- üst aklıyla Trump arasında çatışmadan bahsetmek için ortada ikna edici somut veriler ve gerekçeler yok. Hatta belki üst aklın Obama politikalarındaki stratejik zafiyetlere binaen Trump’ı operasyonel amaçlarla devreye soktuğu bile ileri sürülebilir.

Güç Politikasında Tutarsızlığın İşlevi

ABD’nin çöküş sürecine girdiği ne kadar doğrudur, tartışılır. Ancak Amerikan hegemonyasının güç kaybettiğini, tek kutuplu dünyanın giderek daha farklı belki de çok kutuplu bir dünya düzenine doğru evrilmekte olduğunu gösteren önemli işaretler var. Bu durumun Amerikan halkı ve devleti için belli bir huzursuzluk kaynağı olması, gidişe dur diyecek önlemlerin alınmak istenmesi gayet tabiidir. Gerek enerji kaynaklarının kontrol altına alınmasına gerekse hegemonik üstünlük imajını tahkim edecek güç görüntülerinin dünya siyaset arenasında da Amerikan kamuoyunda da hissettirilmesine ihtiyaç hâsıl olabilmektedir. Wallerstein’in Reagan için söylediği maçoluğun anlamı ve bağlamı neyse, aynısı sanıyorum Trump için de fazlasıyla geçerlidir: “Reagan evresinin dersi şu: ABD’nin çöküşüne bir cevap olarak maçoluk” (Wallerstein 2016, 51).

Amerikan dış politikasının steril, daha doğru deyişle kendi içinde tutarlı bir yapıya sahip olduğunu söylemek epeyce müşkül. Dahası tutarlılığın politik açıdan rasyonel olduğu da şüpheli. Güç politikası, tutarlılığı her zaman deforme etmeye meyyaldir. Yine Wallerstein’in dediği üzere, Amerikan politikası bu anlamda tarihsel olarak karakteristik bir görünüm sergiler: “ABD (…) üç-kısımlı bir formül geliştirdi: Bu formül bir doz yerli halklara tavizler… bir doz demir yumruk… bir doz da büyük ölçüde şefkatli (iktisadi) ihmalin üstünü örten laf kalabalığı” (Age, 43). Ben buna ayrıca stratejik dengeleri değiştirmeye yönelik dördüncü bir unsur olarak “bir doz tutarsızlık” ilavesinde bulunmanın yerinde olacağını düşünüyorum. Güç krizi veya kompleksi içindeki bir Amerika için tutarsızlık, taktik bir anlam taşımakta ve çaresizliğe karşı bir çare olarak elzem olmaktadır. Trump’ın davranış tarzındaki tutarsızlıklar bir bakıma söz konusu tutarsızlığı belirsizleştirmenin aracı olmaktadır. Tutarsızlığın bazı zaman ancak pervasızlıkla kabil hale gelmesi Trump fenomeninin belki de en açıklayıcı özelliğidir. Tayyip Erdoğan’ın bir telefon görüşmesinde Trump’a, “Parasıyla almak istediğimiz halde, bize Patriot füzelerini satmaya yanaşmadınız” demesine karşılık “Siz, bu Patriot füzelerini parayla mı almak istemiştiniz?” şeklindeki cevabı sadece akla durgunluk veren bir ironi değil, aynı zamanda “beni sorgulayamazsın” tavrının kibirli ve küstahça bir aksidir.

Trump Bir Proje Değilse Ne Olabilir?

ABD’nin tutarlı ve dürüst bir devlet olmaya zorlanamayacağı yönündeki devlet aklı (stratejisi) bugün Trump’ın şahsında zuhur etmiş görünüyor. Üzerinde durulması gereken asıl nokta, bunun hegemonya kriziyle bir ilişkisi olup olmadığını açık hale getirmektir. Hegemonya krizinin aynı zamanda dünya sisteminin bir krizi olabileceği de artık ciddi ciddi konuşulmakta. Henry Kissenger’ın şu ifadelerini bu açıdan önemsemek lazım: “Dünya düzeni, Trump’tan çok daha önemli fakat Trump’ın başkan olarak yaptıklarıyla hızlanan sistemsel bir kriz yaşıyor; İkinci Dünya Savaşı sonrası düzenin bitme sürecini yaşamaya başladık” (Fuat Keyman, www.karar.com, 03.09.2018).

Trump’ın sözü edilen krizi derinleştirmesi de krize karşı mevcut Amerikan devlet aklının bir enstrümanı olarak ortaya çıkması da birbirine rağmen olabilecek şeyler. Tuhaf olan küresel süper güç konumundaki bir ülkenin dış politikasının Trump’ın cehaleti, pervasızlığı ve marazi kişiliğiyle kontrolsüz bir alana doğru savrulabileceğini varsaymaktır. Amerikan siyasetinin marjlarını zorluyor olsa bile Trump’ın, Amerikan devlet/stratejik aklıyla çatışan bir yola girmesi hiç de kabule şayan bir varsayım veya tespit olarak gözükmüyor. Şayet öyleyse Amerika için durum çok daha vahim sayılmalıdır.

Amerika’nın Stratejik Aklı Karışmış Gözüküyor

Ne ki Amerika kendi geleceğiyle mi oynuyor, yoksa dünya sistemini kendi mantalitesi ve arayışları doğrultusunda evrimleştirmeye matuf bile isteye keskin bir virajı mı alıyor, düşünmek gerekir. Başından beri söylemeye çalıştığımız gibi Trump’ın, Amerika’nın geleceğiyle oynamasına Amerikan üst aklının müsaade edeceği beklenmemeli. O yüzden burada doğrudan dünya sistemini ve çıkar dengelerini gözeten politik bir stratejinin varlığından şüphelenebiliriz. Brzezinsnki’nin değerlendirmelerinden hareketle söyleyecek olursak, Amerika’nın halen tek kutuplu bir dünya gücü olma arzusunda olup olmadığı şüpheli. Küresel dünya, tek kutuplu hegemonik bir devlet için aynı zamanda büyük maliyet ve sorumluluk demek. Kapitalizmin ve modernitenin geldiği belli evreden sonra küresel dünya artık tek bir imparatorluğun hamiliği altında varoluşunu sürdüremeyecek kadar dinamik, çok katmanlı bir jeopolitiğe ve jeokültüre sahip. Brzezinski, Amerika’nın gelecek stratejisinin bu gerçek etrafında şekillendirilmesinin kaçınılmazlığını vurguluyor: “ABD’nin politik hedefi mazeretsiz biçimde iki yönlü olmalıdır: Amerika’nın egemen pozisyonunu en azından bir kuşak daha ve tercih edildiği üzere daha da uzun sürdürmek ve sosyal-siyasi değişimin kaçınılmaz şok ve gerilimlerini emecek jeopolitik çerçeve yaratırken, bir yandan da barışçıl küresel yönetimin ortak sorumluluğunun jeopolitik çekirdeğine doğru evrimleşmek” (Brzezinski 2017, 292).

Buradan bakıldığı takdirde Amerikan stratejik aklının -Trump bağlamında- bir tenakuz ve çatışma içinde olduğu tespit edilebilir. Zira Trump fenomeniyle üst akıl, Amerika’nın hegemonik rolünün geriye çekilmesi yönünde bir değişime henüz hazır veya razı ol(un)madığını tebarüz ettirmektedir. Tabiri caizse “hegemonyanın demokratikleştirilmesi” diyebileceğimiz bu rol ve sorumluluk paylaşımı, Trump Amerikası’yla taban tabana zıt niteliktedir.

Amerika Küresel Demokrasiye Öncülük Edebilecek mi?

Diğer taraftan, ABD eğer dış politikada da demokratik bir tavır ve iradenin temsilcisi olma iddiasını taşıyacaksa, üst aklın kontrolünden çıkmayı başarmak zorundadır. Bunun Amerika’yla sınırlı bir sorun olmadığı muhakkak, ancak demokrasinin küresel sisteme/ilişkilere doğru yaygınlaştırılabilmesinde hegemonik konumdaki güce -her ne kadar güven olmazsa da- her zaman daha büyük sorumluluk düşer. Brzezinski’nin dediği gibi eğer “Bu davadaki jeostratejik başarı, Amerika’nın ilk, tek ve son gerçek küresel süper güç olma rolüne yakışan mirasını temsil” (Age, 293) etmekle ölçülecekse bunun yolu küresel sistemi demokratikleştirmekten geçecektir. Gary Hart’ın söyledikleri bu manada Amerika için belki de yeni bir şans anlamına gelmektedir:

“21. yüzyılda dış politika da uzmanlaşmış seçkinlere ve onların çıkarlarına bırakılamayacak kadar önemlidir… Halk olarak bizler ülkemizin küresel komşularımızla ilişkilerini yüksek ideallerimizin belirlemesinde ısrar etmeliyiz. Yeni dönemde dünya politikamız, Amerikan halkının politikası olmalıdır” (Hart 2016, 159).

Demokrasilerin yolu popülizmin tuzaklarıyla döşenmiş olabilir, gayet tabii. Fakat insanoğlunun tuzakları bertaraf etmek için gereken enerji ve tekâmül gücüne sahip olduğundan umudu kesemeyiz. Trump’a, Trump’ın Amerikası’na karşı insanlık davamızın hareket ettirici gücü ve cazibesi mutlaka olmalı.

Kaynakça
Wallerstein Immanuel (2016), Jeopolitik ve Jeokültür, Çev: Mustafa Özel, Küre Yayınları.
Brzezinski, Zbigniew (2017), Büyük Satranç Tahtası, Çev: Yelda Türedi, İnkılap Yayınları.
Hart, Gary (2016), 21. Yüzyılda Amerikan Büyük Stratejisi, Çev: İsa Karabaşoğlu, Avangard Yayınları.

1 Yorum

  1. Ayvaz Dağlı. 31 Ekim 2018

Cevap Yazın