Türk Solu’nun İktidar Sorunu

Türk solunu, tarihsel gelişim süreci içerisinde değerlendirdiğimizde solun neden iktidar olamadığı sorusuna yanıt olabilecek ayrıntılar karşımıza çıkıyor. Solu temsil iddiasında bulunan parti ve grupların özellikle 12 Eylül 1980 sonrası bazı değerleri reddetmesi, toplumla bu partiler ve gruplar arasında adeta bir kırmızı çizginin çekilmesine neden oldu. Ayrıca sol partilerin örgütlenme anlamında yaşadığı değişim de bu yenilginin öne çıkan nedenlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.

CHP’nin bilinen ilk tüzüğü, Atatürk önderliğinde işgale karşı direniş için tüm direniş örgütlenmelerinin temeli olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin tüzüğü olarak kabul edilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk de CHP için “İki büyük eserimden biri” tanımını yapmaktadır. Ancak Cumhuriyet Halk Partisi, çok partili dönemde 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinin ardından yapılan seçimler haricinde sadece Bülent Ecevit’in liderliğinde 1973 ve 1977 seçimlerini kazanabildi. Ecevit ayrıca CHP’den ayrıldıktan sonra kurduğu Demokratik Sol Parti ile de 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan genel seçimlerde birincilik kazandı. Ancak bu kazanılan bütün seçimlerde dahi sol olarak tanımlanabilecek CHP ve DSP, seçim sisteminden kaynaklı olarak tek başına iktidar olamadı, koalisyon hükümeti kurmak zorunda kaldı. Özellikle AK Parti’nin 3 Kasım 2002 ile iktidarı tek başına kazanmasıyla başlayan süreçten sonra her seçim sonrası ilk bir ay televizyon kanallarında, gazetelerde en çok tartışılan konuların başında CHP’de yaşanan koltuk kavgası yer alıyor. Ancak koltuk kavgası tartışmalarında sorunun esasına yönelik bir tartışma ne yazık ki göremiyoruz. Bunun birden fazla nedeni olduğunu söyleyebiliriz. İşte yazımızda bu nedenleri CHP merkezli irdelemeye çalışacağız.

Solun Örgütsel Anlamda Yaşadığı Sorunlar

Türkiye’de sol, 1990’ların başından itibaren gerileyerek bugünlere kadar geldi. Bu gerilemede dünyada değişen dengelerin etkisinin yanı sıra sol partilere yönelik yapılan cahilleşme ve tembelleşme eleştirilerini de görmezden gelemeyiz. Türkiye’de solun iktidar alternatifi olamamasının temel nedenlerden birini örgütlenme stratejisi olarak saptamak zor değil. Özellikle 12 Eylül’den sonra siyasette yaşanan dönüşüm sosyolojik, psikolojik çok sayıda etki oluşturdu. 12 Eylül öncesinde insanlarla iletişim halinde olan sol hareketler giderek elitist bir karaktere büründü. Bu çerçevede yürütülen propaganda yöntemi, toplumun bir kesiminde kabul görürken, Türk insanının geneliyle bu hareketler arasındaki fikri makası giderek açmaya başladı. Bunda solun içindeki bölünmüşlük ve taban ile parti programı arasında iletişim kuracak yapıların da halktan kopuk siyaset izlemesi, toplumun temel taleplerinden uzak, dar bir kesime hitap etmesi de bu örgütlenme eksikliğinin göstergelerinden.

Bu konuyu biraz daha açacak olursak, CHP’nin veya başka bir sol partinin yürüteceği çalışma ile insanları inandırmak, harekete geçirmek mümkün görünmüyor. CHP’yi kıstas alırsak, bugün seçimlere baktığımızda CHP’yi ve parti örgütlenmelerini sahada tek başına görüyoruz. Diğer kişiler veya gruplar ya oy oranı küçük partilerde ya da siyaset dışı görünmeye çalışan örgütlenmelerde öne çıkıyor. Ancak bütün partiler açısından geçerli olan bir kural, sol partiler için de aynı derecede önemli. O da bir partinin iktidar olması sadece o partinin üyelerinin, il ve ilçe başkanlıklarının çabaları ile değil etrafında kenetlenen sivil toplum örgütlerinin, derneklerin, sendikaların da çalışmasına bağlıdır. Bugünkü seçimlere baktığımızda, seçim çalışmalarında tek başına çalışan bir CHP varken, CHP’nin rakibi konumundaki AK Parti ise kendi parti örgütlenmelerinin yanı sıra bütün dost unsurlarını harekete geçirebilme kabiliyetine sahip görünüyor. Yani CHP’nin aksine AK Parti seçime sadece parti kadroları ile değil kendisine destek veren vakıflar, cemaatler, sendikalar, derneklerin de katılımıyla bir seçim çalışması yürütüyor. Sadece parti çalışması ile iktidara yürünülemeyeceğinin en çarpıcı örneklerinden birini 1977 yılında yapılan genel seçimler oluşturmuştu. Solun, 12 Mart’ta bir nebze kırılsa da hâlâ 1968’den gelen etkisiyle güçlü olan eylemsellik ve kitlesellik açısından doruk noktasına ulaştığı 1977 Genel Seçimlerinde CHP’nin aldığı yüzde 41,4 oy oranı sadece CHP’nin değil, CHP’nin etrafında birleşen sendika, dernek, gençlik örgütlerinin ortak başarısı olarak yansımıştı. O seçimlerde, yazımızın girişinde aktardığımız üzere CHP birinci parti olmasına rağmen tek başına iktidar olamamıştı. Ancak kabul etmek gerekir ki yüzde 41,4 oy oranı yüksek bir oy oranıydı. O dönem ile günümüzdeki bazı rakamların karşılaştırması, CHP özelinde solun vatandaşlarla yaklaşık 40 yıldaki kopuşunu ve sıklet
merkezinin kaymasını göstermesi bakımından çarpıcı.

Tabloda da görüldüğü gibi sadece parti örgütü ile sınırlı kalmayan örgütlenme ve seçim çalışmalarında solun aldığı oy ortadadır. Bu arada CHP’nin 1977’de İstanbul’da aldığı yüzde 58’lik oy oranını bugüne kadar hiçbir siyasi partinin ulaşamadığı bilgisini de ekleyelim.

Bu tabloya yönelik olası “O dönem bize oy veren vatandaş profili çok değişti” itirazına esas değişen dinamiğin, toplumdan ziyade solun insan örgütlemeye bakışı ve kolaycılığı olduğunu söyleyebiliriz. Eskiden mahalleden genele bir örgütlenme stratejisi izleyen sol, daha sonra bu yaklaşımı terk ederek, genel propaganda ile insan kitlelerini etkileme politikası geliştirmiştir. Bu kopukluğu, günümüzde hâlâ sürdürmekte olduğunu söylesek sanırım çok fazla itiraz edileceğini sanmıyorum.

Solun 1970’li yıllarda yürüttüğü bu politikaya dünyada bir örnek verecek olursak, Venezuela’nın efsane lideri Hugo Chavez’in iktidara gelişine bakabiliriz. Devlet Başkanı olmadan önce kurduğu parti ile mahalle mahalle örgütlenen Chavez, uzun süre sağ ve neoliberal partilere oy veren yoksul halk yığınlarını kazanarak iktidara geldi.

Peki, bu örgütlenmelerle güçbirliği neden zayıfladı? Biraz da bunu inceleyelim:

12 Eylül 1980 öncesinde Türkiye solunun yan yana durduğu en önemli yapılanmalar işçi sendikalarıydı. Aktardığımız gibi, CHP’nin 1977 seçimlerinde DİSK’in o dönemki katkısını kimse göz ardı edemez. DİSK’in daha sol, sosyalizan olmasıyla birlikte Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu yönetimi de CHP’ye yakın kişilerden oluşuyordu (ki son döneme kadar da durum böyleydi).

Solun olmazsa olmaz olarak gördüğü işçi sınıfı ile bağlantı noktası da olan sendikaların, bu partiler ile aynı doğrultuda çalışma içerisinde olması, destek verdiği partiye dinamizm katmasının yanı sıra vatandaşlar arasında örgütlenmesine ve politikalarının yayılmasına katkı sağlamaktadır. Ancak 12 Eylül, her tarafta yaptığı yıkıcı etkiyi bu sendikalara da yapmıştı. Sol sendikalar hem zayıflamış hem de halktan kopuk, neoliberal, etnik Kürt milliyetçisi akımların kontrolüne girmiştir. Bu nedenle de işçi sınıfından bile kopan bir durum oluşmuştur. Örneğin, genel çalışmalarında ve 1 Mayıslarda bu sendikalardan işçilerin talepleri yerine PKK terör örgütünün de gündeminde olan talepleri duyar olduk. 1 Mayıs mitingleri işçilerin değil, adeta illegal bazı örgütler de dahil olmak üzere marjinalize olmuş grupların gövde gösterisine dönüştürülmüştür. Bu durum otomatik olarak toplumun büyük kesiminde CHP’ye yaklaşımı da olumsuza çevirmiştir.

Günümüzde AK Parti’ye destek veren sendikalar büyürken, özetlediğimiz bu nedenler aynen CHP’nin oylarının erimesi gibi DİSK’in de zayıflamasıyla sonuçlanmıştır. Son verilere göre işçi konfederasyonlarının üye sayıları şöyle:

Türkiye solunun ve CHP’nin işçi sınıfı ve sendikal hareketle, sendikal hareketin de vatandaşla ve işçi sınıfıyla yeniden bir bağ kurmadan dinamizm kazanması çok zor gözüküyor.

Özden Kopuş

Elbette solun mevcut durumu sadece örgütlenme ile açıklanamaz. Sendika boyutunda bir nebze açıkladığımız politik zemin kayması da CHP’nin iktidarının önünde ciddi bir engel olarak duruyor. Bunda Türkiye solunun özellikle Berlin Duvarı’nın yıkılması ile birlikte büyük bir özgüven kaybına uğraması çok etkili oldu. Bu özgüven kaybının temel sorumlusu ise o dönem solun liderliğini yapan kişilerin dünyaya yayılan neoliberal saldırıdan etkilenerek takındıkları tutum ve tabana yaptıkları yanlış aşılardı.

Günümüzde birçok gazete ve televizyonda CHP tartışmalarında sıkça dile getirilen bir tez var: “CHP toplum değerleri ile örtüşmeyen politikalar uyguladığı için bu toplum CHP’ye o vermez.” Bu tezin içerik açısından doğru veya yanlış olup olmaması bir yana mevcut yönetimlerin bu teze büsbütün teslim olduğunu, yaptıkları politika değişiklikleri gösteriyor.

CHP, yazımızın girişinde aktardığımız Mustafa Kemal Atatürk politikalarına taban taban zıt politikalara yönelmiş, 6 Ok’u sadece simge olarak tutmuş, adeta o ilkeleri programından çıkarmış, özellikle Milliyetçilik, Devletçilik ve Halkçılık politikalarını terk etmiştir. Örneğin, Milliyetçilik ilkesini ırkçılık ile eşdeğer gören bazı zihniyet sahipleri gerek genel merkez gerek il ve ilçe örgütlenmelerinde yönetici pozisyonuna getirilmiştir. Bu durum da ırki değil vatanseverlik anlamında sahiplenilen Milliyetçilik değerini önemseyen Türk milletiyle kopuş yaşamıştır. Aynı şekilde tarihin gördüğün en ırkçı terör hareketlenmelerinden olan PKK terör örgütünün Suriye ayağı PYD’yi “AK Parti ve CHP gibi bir partidir” diye olumlayan çıkışlar yapan yöneticiler türemiştir. Bu da yine özden kopuşu gösteren önemli bir veridir.

Yine işçilerin özelleştirme karşıtlığına rağmen parti politikalarında ve seçim beyannamelerinde bu politikaları savunan bir CHP karşımıza çıkmakta. Bu da yine özel teşebbüsü reddetmeyen ancak devletin güçlü bir şekilde ekonomide müdahil olmasını, kâr elde etmenin yanı sıra kamu yararı için üretimi hedefleyen Devletçilik ilkesiyle kopmuştur. Ayrıca partiye Atatürk politikaları ile taban tabana zıt olacak vahşi kapitalizm veya liberalizasyon politikacıları doldurulmuştur. Bunun en çarpıcı örneği, Kemal Derviş’tir. Derviş, bilindiği üzere 12 Eylül sonrası hayata geçirilen ekonomi politikalarının merkezi olan 24 Ocak kararlarında da imzası olan bir Dünya Bankası uzmanıdır. ABD’nin Türkiye’ye yönelik 57. Hükümet operasyonunda ciddi bir siyasi operasyona da imza atmıştır. Ancak ilginçtir, Ecevit merkezli operasyona imza atan Kemal Derviş, CHP’ye davet edilerek siyaset yapması sağlanmıştır.

Benzer şekilde CHP yönetimlerinin Atatürk dönemi olmak üzere geçmişe yönelik bazı söylemleri de bazı kayıpları beraberinde getirdi. Dindar yurttaşlara yönelik üstten bakış açısı tavandan tabana yayılınca toplumda azımsanmayacak etkisi olan dindar kitle ile iletişim koptu. Bunu kazanmak için seçilen yol ise toplumda artık karşılığı olmayan isimleri yönetici yapmak oldu. Etkili olmayınca daha tepki çeken bir yönteme başvurdu: FETÖ ile yakınlığı nedeniyle tepki çeken bazı isimlere sahip çıkmak ve bazı cemaatlerle iletişime geçmek… Hatta günümüzde operasyon yapılacağı söylenen bazı gruplar, Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Adalet Yürüyüşü” sürerken mola yerlerinde CHP’lilere konferanslar verdi. Ayrıca FETÖ soruşturmaları kapsamında şu an tutuklu bulunan ve kumpaslar sürecinde son derece saldırgan tavırlarıyla Atatürkçü, Kemalist, Milliyetçi ve sol tabanda tepki çeken bazı gazetecilerin isimleri seçim mitinglerinde dile getirildi. Ayrıca Ermeni Soykırımı yalanını savunan toplumsal gösterilerde CHP yöneticilerinin boy göstermesi de halktan kopuşu daha etkili hale getirdi. Bu çerçevede CHP’den İP’ye ciddi bir oy kayması olduğu analizleri yapıldı.

Güçlü Lider ve Kadro Eksikliği

CHP özelinde görülen başarısızlıktaki bir önemli neden de güçlü lider eksikliğinden kaynaklanıyor. Partisinin hemen hemen bütün teşkilatlarına hâkim, hitabet yeteneği güçlü, söylediği etkili bir rakip olan Tayyip Erdoğan’ın karşısında güçlü lider profili eksikliğini reddetmek mümkün değil. CHP tabanında “Mevcut yönetimi desteklemiyoruz ama Tayyip Erdoğan karşıtlığı nedeniyle oy veriyoruz” söylemi hiç de kulaklarımıza yabancı bir söylem değil. Bu da oy veren seçmenin dahi mevcut genel başkanı lider, yönetimi de kendi yönetimi olarak sahiplenmediğini gösteriyor. Parti içindeki çift başlılıklara müdahale edemeyen, örgütlerin ayrı ayrı hareket etmesini engelleyemeyen bir Genel Merkez eksikliği de CHP’yi iktidara taşıma yolunda önemli bir eksik olarak görülebilir.

Sonuç olarak, CHP’de örgütlenme, program ve Genel Merkez sorunu olarak ortaya çıkan durum, iktidara yürümesinde ciddi problemleri beraberinde getiriyor. Ancak bu sorunların kısa vadede çözülmeyeceği ayan beyan ortada. Tartışmalar, genel başkan değişikliği ekseninde yaşanıyor. Bu da temelde yaşanan sorunları çözmeye yetmiyor. CHP kulislerinde ve tabanında konuşulan ise bu şekilde devam edilmesi durumunda CHP’nin bırakın iktidara yürümeyi, ana muhalefet pozisyonunu bile kaybedeceği yönünde.

Cevap Yazın