İlk “Tarih Usûlü” Kaynağımız Hangisi?

Ahmed Tevfik’e göre tarih usûlünün konusu, “ahbâr ve havâdis-i mezkûreye ârız olan ahvâl”dir. Yani tarih bahislerine ve zikredilen olaylara ilişkin durumlardır. İşte tarih usûlü, bu olaylardan gerçeğe uygun olanlarıyla olmayanlarını ayırt etmenin yolunu gösterir. Ona göre tarih, güzel hakikatleri bildirmede ‘hâkim-i âdil’; değişken durumlar için “şâhid-i sâdık”tır.

Türkçede “tarih usûlü” denilince ilk akla gelen eser şüphesiz Zeki Velidi Togan’ın, Tarihte Usûl adlı kitabıdır. Son zamanlarda ise Mübahat S. Kütükoğlu’nun Tarih Araştırmalarında Usûl’ü yaygınlaşmıştır. Ancak bunlardan önce gözden kaçmış bir eser daha mevcuttur: Gelembevîzâde Ahmed Tevfik Efendi’nin Hamîdetü’l-Usûl adlı eseri… Önsözünde hedefinin, “Tarih ilminin çeşitli meselelerini bir aslî noktada toplayarak aralarındaki sıhhat ve fesâdın tefrik ve temyizi” olduğunu vurgular. Eser, özet bir tarih usûlü kaynağıdır. Dili ağır sayılabilirse de telif tarihine kadarki dönemde (1295/1879-80) kaleme alınmış tarih usûlü konusuna yer veren ilk kaynaktır. Pratik bir el kitabıdır.

Peki, Gelembevîzâde Ahmed Tevfîk kimdir?

Müellif, eserinin “Sebeb-i Telîf”ini açıkladığı kısmın sonunda kendisini, “Ser-kitâbî-i Şehriyârî Gelembevî-zâde hafîdi Ahmed Tevfîk” şeklinde tanıtmaktadır. Köklü Osmanlı ailelerinden olan Gelenbevîzâdelerin tespit edilebilen ilk şahsiyeti, Gelenbe’de müftü ve müderris olan Kazasker Hâlid Efendi’dir. Ahmed Tevfik Bey, bu soydan Müderris İsmail Rif’at Efendi’nin (ö. 1845) oğludur. 23 Eylül 1876’ya kadar II. Abdülhamîd’in Ser-kitâbîliğini deruhte etmiştir. 1892’de İstanbul’da ölmüş ve Yahya Efendi Dergâhı haziresine defnedilmiştir.1 Bir tarih usûlü çalışması olarak Hamîdetü’l-Usûl, muhtasar-müfid bir görünümdedir. Eserin en başında, “Sebeb-i Telîf”in açıklandığı bir Önsöz (s. 2-3), hemen peşinde ise “Mukaddime” (s. 4-8) yer alır. Hamîdetü’l-Usûl’ün ana gövdesi iki “Bâb”dan oluşur. Eserin her iki bâbını da “Rükn”ler teşkil eder. “Bâb-ı Evvel” de “Fasl-ı Sânî” de dörder rükndür. En sonunda ise “Hâtime” yer alır.

Müellif, eserinde tarih usûlüne mahsus bazı terimler belirlemiştir ki belki de Türkçede bu alandaki ilk çabadır. Tarih usûlü alanındaki kavramsallaştırmada Arapçadan yararlanmıştır. Hamîdetü’l-Usûl’ün “Hâtime” bölümü ise “turuk-ı tahbîr beyanındadır.” Yani burada, tarihî hadiseleri nakletme yollarından söz edilir. Ahmed Tevfik’e göre tarih usûlünün konusu, “ahbâr ve havâdis-i mezkûreye ârız olan ahvâl”dir. Yani tarih bahislerine ve zikredilen olaylara ilişkin durumlardır. İşte tarih usûlü, bu olaylardan gerçeğe uygun olanlarıyla olmayanlarını ayırt etmenin yolunu gösterir. Zaten “tarih” kavramı her dönemde meydana gelen olayları usûlünce tespit edip kayda geçirmeyi ifade eder. Ona göre tarih, güzel hakikatleri bildirmede ‘hâkim-i âdil’; değişken durumlar için “şâhid-i sâdık”tır.

Tarihî olaylara vâkıf olmak insanoğlunun şiddetle ihtiyaç duyduğu bir şeydir. Çünkü insanlar birbirlerinin desteği olmadan zorunlu ihtiyaçlarını elde edemeyeceği için bir araya gelip yardımlaşmaya mecburdur. Tek bir kişinin ömrü asırlar boyu meydana gelen işleri meydana çıkarmak bakımından yetersiz ve âcizdir. Dolayısıyla insanlığın ortak tecrübesinin bir topluluktan diğer topluluğa aktarılması şarttır. İnsanlığın ilk çağlarında olaylar yalnızca sözlü olarak nakledilmiş, sonraları söz ve işleme yoluyla aktarılmaya başlanmıştır. İşte tarih ilmi böyle ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan “kitâbet” = yazım işlemine ‘tarihin esası’ demek çok uygundur ve bu sebeptendir ki ilk kavimlerin tarihleri bilgisizlik giysisiyle örtülüdür.

Müellif bu temel noktalara değindikten sonra ortaya konulan araştırmaların Yunanlardan önce diğer milletlerde tarih ilminin ortaya çıkıp çıkmadığını gösteremediğini belirtir. Elbette bu durum, müellifin yaşadığı dönem için söz konusudur. O dönemlerde tarih ilminin ancak Yunanlardan sonra Romalılarda, daha sonra da Araplarla diğer milletlerde yayıldığına dair bir kanaat bulunduğunu görmekteyiz. Sırf ‘tarih yazıcılığı’ bakımından hak verilebilecek olan bu düşünce, yazılı ilk tarih malzemesine Sümerlerde rastlanmasıyla bugün çok daha eski çağlara kadar da götürülmektedir.

Gözden Kaçmış Bir Çalışma

Yukarıda belirttiğimiz hususlara ek olarak diyebiliriz ki Hamîdetü’l-Usûl’ün modern tarih usûlü çalışması olarak bir önemi de “Antika yani Eşyâ-yı Atîka” başlıklı bir ara bölümde arkeolojiye de tarih usûlü açısından yaklaşmıştır.

Eser Zeki Velidî Togan’ın da dikkatini çekmiştir. Tarihde Usûl adlı eserinde Hamîdetü’l-Usûl’ü, “Avrupa manâsiyle tarihte usûlü ve tarih felsefesini aksettiren eserler sıfatiyle (…) zikrettiğimiz tercümeler (…)’den başka bazı orijinal eserler”2 arasında sayar. Gelembevî’nin eserinden önce zikrettiği Ahmed Vefik Paşa’nın Hikmet-i Târîh’ini “tarih felsefesine dair”; Hamîdetü’l-Usûl’ü ise “tarihte usûl mevzuu üzerine” bir eser olarak niteler.3 Togan’a göre, Gelembevî’nin üzerinde İslâmî ananelerin tesiri görülmektedir. O, İbn-i Haldun’un “etvâr” ve “asabiye” nazariyesini kabul etmiş, “(..) tarihî kaynakların tenkidinde esas olarak bu mütefekkirin ‘istidlâl’ nazariyesini genişletmekle iktifa etmiştir.”4 Buna karşılık Togan, yukarıda belirttiğimiz gibi, eski Yunan ve Romalı tarihçileri anması, Amerika’nın keşfini değerlendirmeye çalışması gibi sebeplerle eseri modern tarih usûlü çalışmaları arasında önemli görür.

Hamîdetü’l-Usûl, yer yer vecize gibi ifadelerle yazılmıştır. Eser, anlam bakımından yoğun cümlelerle doludur. Bundan da müellifin mümkün olduğunca öz bir eser kaleme almak istediği ve bu sebeple az sözle çok anlam ifade etmeye çalıştığı düşünülebilir. Çeviriyazı metnini hazırlamış bulunduğumuz ve fakat hâlen yayımlamadığımız bu eser, Togan’ın dikkatini çekmiş ancak Mübahat S. Kütükoğlu’nun tarih usûlü hakkındaki tanınmış ve günümüzde çok faydalanılan eserinin bibliyografyasına girememiştir. Dolayısıyla günümüzde gözden kaçmış bir çalışma olduğu da vurgulanmalıdır.

1 bkz. Yılmaz Öztuna, “Gelenbevî-zâdeler”, Devletler ve Hanedanlar, C. II: Türkiye (1074-1990), Kültür Bakanlığı Yayınları, Genişletilmiş 2. Baskı, Ankara 1996, s. 666.
2 bkz. Togan, Tarihte Usûl, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, İstanbul 1950, s. 181.
3 Togan, a.g.e., s. 182.
4 Togan, a.g.e., s. 183.

Cevap Yazın