Herkesin Muhtaç Olduğu İki T: “Tesamuh ve Tesanüd”

Göz önünde yapılan açık bir zulüm olmamakla birlikte Müslümanların birbirlerine yaptıkları zulmün haddi hesabı yoktur. Tacizden tekfire kadar uzayıp giden uzun bir liste yapmak mümkün. Ancak işimiz, yanlışlıkları listelemek değil. Bunlara sebep olan zihne işaret etmek. Ne oluyor da nasıl oluyor da Müslüman ahali birbirine bu denli müsamahasız davranıyor? Kardeşini tahkir etmek, taciz etmek, tekfir etmek hangi iz’âna, hangi imana sığabilir!?

Yazımızın başlığında günümüzde pek kullanılmayan iki kelime var: Tesamuh ve tesanüd. Hatta Arapçaya daha uygun bir şekilde yazacak olursak, her iki kelimedeki a’yı uzatarak tesâmuh ve tesânüd diyebiliriz. Konuyu, bu iki kelimeyle ele almamızın sebebi, hem dilimizin kadim sözcüklerini hatırlatmak hem de bunların anlam incelik ve derinliklerine işaret etmektir.

Tesamuh birbirini hoş görme, tesanüd ise dayanışma manasını taşıyor. Günlük dilde tesamuh’a en yakın kelime, müsamaha’dır. Birbirini hoşgörme, birbirine kolaylık gösterme anlamına gelir bu sözcük. Tesanüd ile aynı kökten gelen senet, mesnet, istinatgâh gibi kelimeler de vardır. Bunlardaki ortak anlam, dayanmak’tır. Tesanüd ise dayanışmak, birbirine dayanmak, birbirine omuz vermek’tir.

Semantik bir konu değil ele alacağımız mevzu. Üzerinde durmak istediğimiz mesele, olanca bilgi ve tarihî tecrübeye rağmen, özelde ülkemiz Türkiye’de, genelde İslam Dünyası’nda Müslümanlar arasında yaşanan acı, hazin, derin çekişme ve çatışmalardır. Ancak sorun şu ki temel özelliği birleştiricilik olan bir dinin mensupları, ötekileştiriciliğin, yok ediciliğin aslî unsurları haline gelmişlerdir. Tefrika, ayrılıkçılık, ayrıştırıcılık günümüzde eskiye nazaran daha derin bir sorun haline dönüşmüştür. Dünyanın küçüldüğü, insanların, toplumların birbirine daha entegre olduğu bir zaman diliminde Müslümanların, iç sorunlarını asgarî düzeye indirmesi elzemdir. Bendeniz bir Müslümanın, iki şeyi asla ve asla yapamayacağını, yapmaması gerektiğini düşünürüm: “Biri Müslüman kardeşini yalnız bırakmak, diğeri Müslüman kardeşinin aleyhinde, karşısında olmak.” Hiçbir şartta, hiçbir zaman, hiçbir yerde bu ikisini yapamaz, yapmamalıdır Allah’a iman eden, Muhammed’i (sav) Allah’ın Elçisi kabul eden biri. Bırakın zorlama, baskı ve şiddeti, günümüzde birçok Müslüman kişi ve kurum kendiliğinden, içtenlikle, seve seve, bile isteye kardeşlik hukukunu çiğnemekte, İslam’ın çizdiği sınırları aşmaktadır.

İlk hususla ilgili olarak Peygamber Efendimizin şu mübarek sözünü hatırlatmak isterim. O (sav), şöyle buyurmuştur: “Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu tahkir etmez. Üç defa kalbine işaret ederek ‘Takva şuradadır.’ (demiştir. İnsanın) Müslüman kardeşini hakir görmesi, kişiye kötülük olarak yeter. Her Müslüman’ın namusu, kanı, malı ve onuru, Müslüman’a haramdır.” (Müslim, “Birr”, 32) Aynı bağlamdaki diğer bir sözleri de şöyledir: “Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşman eline) vermez (korur). Kim, din kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir.” (Buhârî, “Mezâlim”, 3; “İkrah”,7; Müslim, “Birr”, 58; Tirmizî, “Hudud”,3)

Her iki hadiste de Müslüman’ın Müslüman’a zulüm edemeyeceği açık bir şekilde ifade edilmektedir. Göz önünde yapılan açık bir zulüm olmamakla birlikte Müslümanların birbirlerine yaptıkları zulmün haddi hesabı yoktur. Tacizden tekfire kadar uzayıp giden uzun bir liste yapmak mümkün. Ancak işimiz, yanlışlıkları listelemek değil. Bunlara sebep olan zihne işaret etmek. Ne oluyor da nasıl oluyor da Müslüman ahali birbirine bu denli müsamahasız davranıyor? Kardeşini tahkir etmek, taciz etmek, tekfir etmek hangi iz’âna, hangi imana sığabilir!? Şöyle bir soru soralım: İslam Dünyası, Müslümanlar, birbirlerini niçin taşıyamıyorlar, birbirlerine katlanamıyorlar? İşi, dış dünyaya, dış güçlere, komplo teorilerine bağlamak, oldukça anlamsızdır. İslam düşünce tarihine bakıldığında birbirine zıt, o kadar düşünce ve anlayış vardır ki say say bitmez. Bunların her biri az veya çok, farklı biçim ve tonlarda bu geleneğe katkı sağlamıştır. Buradan yola çıkarak bugün mevcut düşünce ve anlayışların da kendilerince bu birikime bir katkı sağlayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Her ekol, her yapı, her kurum, Kur’an-ı Kerim’e, Nebevî Sünnet’e yakınlığı oranında, 
yakınlığı kadar katkıda bulunacaktır.

Bu konuda en çok yapılan yanlış, yorumları, nasların yerine koymaktır. Bir kişi çıkıyor herhangi bir konuda bir nassa dayanarak yorumda bulunuyor. Başka biri de bu yorumu beğenmiyor, reddediyor. Yorumu yapan, yapılan yorumu reddedeni, dinden çıkmakla, sapıklıkla suçluyor. Bir ayeti, bir hadisi reddetmekle, o ayete, o hadise yapılan yorumu reddetmek arasında yüz seksen derece fark vardır. Ayetlerin, hadislerin sayısı bellidir. Yorumlar sonsuzdur. Coğrafya, kültür vb. konular, yorumları etkiler. Yorumları nasların önüne geçirmek, çok büyük tehlikedir. Kendi yorumunu nas yerine koyma anlayışı, yukarıda sözünü ettiğimiz sorunun temelini oluşturmaktadır. Böyle bir anlayış, tek tipleştirici, ötekileştirici, yok edici bir anlayıştır. Müslümanlar arası sorunların bertaraf edilebilmesi için atılacak ilk adım, herhangi bir kişi ve kurumun benimsendiği yöntem, yorum ve davranışın mutlak olmadığını kabul etmek olacaktır. Bu bize, diğer Müslüman kişi ve kurumlarla sağlıklı ilişki kurabilme yolunu açacaktır. Bu da beraberinde fikren, zihnen, kalben, amelen bizden farklı olanlara kucak açabilmeyi getirecektir.

Kardeşine müsamaha göstermeyen, tesamuhta bulunmayan, onunla dayanışma içine giremez, tesanüdde bulunamaz. İslam kardeşliğinin gerçekleşmesi, büyük ölçüde buna bağlıdır. Birbirimizi taşımanın, kardeşlerimizi korumanın, onlara yardım etmenin yolu t ile başlayan bu iki davranıştan geçmektedir: “Tesamuh ve tesanüd”. Dünyamızı, ona bağlı olarak da ahiretimizi karartmanın manası yoktur. Her davranışının hesabını vereceğine inananlar, kardeşlik hukukunu inşa ve ihya etmekten başka bir çareye sahip değillerdir.

Cevap Yazın