Faiz ve Döviz Kuruna Ne Oluyor?

Batı dünyasına göre ‘raydan çıkan’ Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türkiye, terbiye edilmek isteniyor. Tüm bunların üstüne, FED’in sıkılaştırma politikaları, ABD ile yaşanan kriz, Avrupa Merkez Bankası’nın da sıkılaştırma yönünde adımlar atacak olması ve Trump’ın ticaret savaşı başlatması eklenince Türkiye’de kur ve faizlerin artması kaçınılmaz oluyor.

Faiz, döviz kuru ve enflasyon, birbirini etkileyen üç önemli ekonomik değişkendir. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ve cari açık veren ülkeler için faiz oranları döviz kurlarını, döviz kurları maliyetleri, maliyetler de enflasyonu tetikleyen faktörler olarak karşımıza çıkar.

İngiltere’de, dünyanın en büyük 16 bankasının faiz oranları üzerinden belirlenen LIBOR faiz oranı, tüm faiz hesaplamaları için referans alınan bir oranıdır. Günümüzde faiz, kapitalist sistemin en temel dinamiklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani sistemin temelinde faiz var. Bu noktada faizi de kapsamına alan iki önemli ekonomi politikası mevcuttur ki birincisi mali politika, ikincisi ise para politikasıdır. Mali politika uygulanmasının ana amacı, büyümenin sağlanması ve işsizliğin düşürülmesidir. 70’li yıllara kadar dünyada uygulanan Keynesyen iktisadında mali politika, ana politika olarak ele alınmış ve para politikası da bu mali politikayı destekleyici bir araç olarak kullanılmıştır.

Para politikası ise bir Merkez Bankası politikası olmakla beraber ana hedef, fiyat istikrarının sağlanması yani enflasyonun kontrol altına alınmasıdır. F. Hayek ve M. Friedman tarafından ortaya atılan serbest piyasa ekonomisi, 80’li yıllardan itibaren Türkiye dâhil birçok ülkede kullanılmaya başlanmıştır. Serbest piyasa ekonomisine sahip olan bizim gibi ülkelerde para politikası ana politika, maliye politikası ise yardımcı bir politika olarak işlev görür. Eğer para politikası doğru bir şekilde uygulanabilirse genellikle etkili bir sonuç vermektedir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası da para politikasına uygun olarak faiz arttırdığı zaman TL’ye olan talep artar ve TL değerlenir, faiz oranlarındaki artıştan dolayı yatırımlar nispeten azalma eğilimi gösterir, toplam talep azalır. Başka bir deyişle döviz kurları düşer. Daha sonraki dönemlerde ise enflasyonun azalma eğilimine girmesi beklenir. Diğer taraftan hükümetler, mali politikalar ve yapısal reformlarla para politikasına destek verir ve sonuçta faiz, kur ve enflasyon üçlüsünü optimum bir noktada dengelemeye çalışır. Eğer Merkez Bankası bunu yapmazsa tam tersi sonuçların ortaya çıkması muhtemeldir. Teorikte böyle olsa bile bazen pratikte böyle olmayabiliyor.

Dünyada rezerv para olarak kullanılan Amerikan Doları, ülkemizde de birçok alanda kullanılmakla birlikte dış ticaret işlemlerinde de büyük oranda kullanılmaktadır. İhracatımızın %60’tan fazlası Avrupa Birliği üyesi ülkelere Euro bazında yapılsa bile ithalatımız, büyük oranda dolar üzerinden yapılmaktadır. Tüm bunların yanında ülkemizin kısa vadeli döviz borçları yaklaşık olarak 140 milyar dolar civarında. Üstüne cari açıktan kaynaklanan yaklaşık 60 milyar doları da koyunca rakam oldukça yükseliyor. Toplam döviz borcu ise yaklaşık 450 milyar dolar. Bu borcun önemli bir kısmının uzun vadeli borçlardan oluşması, ödenebilmeleri açısından rahatlatıcı. Bu borcun 102 milyar dolarlık kısmı, 2018 yılı sonuna kadar ödenmiş olacak. Borcun önemli bir kısmı, özel sektörün. 2018 yılında kamuya ait ödenmesi gereken 21 milyar dolar iken kalan 82 milyar dolarlık kısım özel sektöre ait.

2018 yılında ödenecek bu yüklü dış borç nedeniyle yurtiçinden yurtdışına, 102 milyar dolarlık döviz çıkması muhtemel. Bunun yanında 2023 hedeflerine ulaşabilmek amacıyla %7 üzerinde büyümek durumunda olan ülkemiz için cari açık kaçınılmaz oluyor çünkü yaptığımız ihracatın %65’i ithalata dayalı olarak gerçekleşiyor. Yani ülkemizden yapılacak her 100 TL’lik ihracat için yaklaşık 65 TL’lik bir ithalat yapmamız gerekiyor. Yapılan ithalatta hammadde, yarı mamul madde gibi girdi sayılabilecek ürünler ağırlıkta. Bu ürünlerin toplam ithalattaki payı ise %85 civarında. Fakat döviz kurunun bu kadar yükseldiği ve daha sıkı bir politika uygulanacak olan yeni dönemde, ithalatın azalacağını dolayısıyla cari açığın da azalacağını söylemek yanlış olmaz. Diğer taraftan artan emtia ve enerji fiyatları, önümüzdeki dönemlerde cari açığın artmasına neden olabilir fakat kurun yükselmesinden kaynaklanan düşüş ile emtia fiyatlarının artmasından kaynaklanacak cari açık birbirini dengeleyecektir. Bu nedenler, döviz kurlarının bu seviyelere kadar yükselmesi için yeterli olmasa bile son dönemdeki artışta etkisi olduğu muhakkak.

BİST’e Olan İlgi

Birinci grafikte, 2012-2018 yıllarında bankalardaki döviz hesapları yer alıyor. Grafiğe baktığımız zaman 2012 yılında 110 milyar dolar civarında olan döviz tutarının, 2013 yılından sonra arttığı, 2016 yılında azalma eğilimi göstermesine rağmen 2017 yılında yapılan Anayasa Referandumu’nun ardından tekrar yükselmeye başladığı ve 2018 yılında da 180 milyar dolar seviyelerinin üzerine çıktığı görülmekte. Döviz hesaplarındaki bu artışta, 2018 yılında özel ve kamu sektörünün önemli tutarda borç ödemelerinin olmasının da payı var. Bu dönemde dövize olan talep arttıkça döviz kurunun da o ölçüde yükselmesi anlaşılabilir bir durum.

İkinci grafik, 2015 yılından beri yurtdışı yerleşikler tarafından tutulan devlet tahvilleri (DİBS) ile Amerikan Dolar kuru arasındaki yıllık yüzde değişimleri oransal olarak bir arada göstermektedir. Grafik, yabancıların portföyünde yer alan devlet tahvilleri stoku ile Amerikan Dolar kuru arasında negatif bir korelasyon olduğunu göstermekte. Yabancı yatırımcıların ellerindeki devlet tahvil stokları azaldıkça kurlar tam tersi bir şekilde artıyor. Çünkü piyasadaki döviz azaldıkça değeri artıyor. Diğer yandan yabancıların tahvil stokları azaldıkça tahvil faizleri artıyor. Çünkü devlet tahvili olanlar, bu tahvilleri satıyor. Böylece piyasada tahvil arzı arttığı için tahvil fiyatları düşüyor. Tahvilin fiyatı ile faiz oranı ters yönlü hareket ettiğinden, piyasada satılmaya başlanan tahvil piyasada bollaşıyor ve fiyatı düşüyor. Fiyatı düşen tahvil dolayısıyla da tahvil faizleri yükselmeye başlıyor.

Üçüncü grafik, 2013 yılı itibari ile dolaylı yatırımların diğer kısmını oluşturan hisse senedi yatırımlarını göstermektedir. 2013 yılı başlarında borsada yabancı yatırımcının elinde, yaklaşık olarak 80 milyar dolarlık bir hisse senedi vardı. 2013 yılının ardından bu tutarın sürekli olarak azalma eğilimi gösterdiği görülüyor. 2017 yılı ikinci çeyreğinde Anayasa Referandumu’na ‘Evet’ çıkması ile ortadan kaybolan belirsizliğin ardından BİST’e olan yabacı yatırımcı ilgisi arttı fakat 2018 yılı başlarında erken seçim haberlerinin konuşulmaya başlaması ile yabancı yatırımcı tekrar borsadan çıkmaya başladı ve borsadaki yabancı yatırımcı stokları 35 milyar dolar seviyelerine kadar geriledi. 24 Haziran Başkanlık Seçimi ve Milletvekili Genel Seçimlerin yapılması ile yeni bir hükümet sistemine geçilecek olması ve bunun oluşturduğu belirsizlik ve Batı’da yapılan taraflı haberler dolayısıyla yabancı yatırımcının BİST’e ilgisi azaldı. Yabancı yatırımcının yatırım yapmak bir tarafa, elindeki hisse senedi stokunun da önemli bir kısmını elinden çıkardığı anlaşılıyor. Bu durum, kurlar üzerinde baskı oluşturuyor ve döviz kurlarının yükselmesine neden oluyor. Çünkü yabancı yatırımcı hisse senedi satıp, parayı dövize çevirerek ülkesine dönüyor. Bu da ülkemizde dövizin azalmasına ve değerinin yani kurun artmasına neden oluyor.

Döviz Kurunu Frenleyebilecek Gelişme

Grafiklerden de anlaşılacağı üzere, 2017 yılında azalma eğilimi gösteren doğrudan ve dolaylı yatırımlar, 2018 yılının ilk çeyreğinde konuşulan erken seçim haberlerinin etkisiyle ortaya çıkan belirsizlik ortamından da olumsuz etkilendi. Seçimlerin ardından ülkemizin yeni bir sisteme geçecek olmasının dış dünyada tam olarak anlaşılamamış olması ya da anlaşılmak istenmemesi gibi nedenler de ülkemize gelen doğrudan ve dolaylı yatırımlarda azalmayı beraberinde getirdi. Hatta 2018 yılının ilk yedi aydında ülkemizdeki dolaylı yatırımların azaldığı yani önceki yılların aksine ülkemize gelen dolaylı yatırımlardan daha fazla ülkemizden dolaylı yatırım çıkışı olduğu görülmekte. Bu durum bize, ülkemize döviz gelmek yerine ülkemizden döviz çıktığını gösteriyor. Piyasada miktarı azalan döviz, değerinin artmasına yani döviz kurunun yükselmesine neden oluyor ve bu durum hâlâ da devam ediyor. Peki, iyi olan bir şey yok mu? Var. 2018 yılı ilk 6 ayda ise turizm gelirlerinin %30 artış göstermesi az da olsa döviz kurunu frenleyebilecek bir gelişme. Aşağıdaki tabloda, 2 yıllık devlet tahvillerinin 2016 yılından beri değişim grafiği var. 2016 yılının ilk aylarında %9 olan 2 yıllık tahvil faizleri sonraki dönemde arttı. Faizler 2017 yılının son dönemlerinde %14’lere yaklaştı. 2018 yılında erken seçim haberlerinin çıkmasıyla tahvil faizleri oldukça agresif bir şekilde %22 seviyelerine kadar yükseldi.

Tahvil faizlerinin bu seviyelere kadar yükselmesinde ABD Merkez Bankası’nın (FED), 2018 yılında en az 3 kez faiz artıracağını belirtmesi de etkili oldu. ABD Başkanı Donald Trump’ın harcamaları artırıcı, gelirleri azaltıcı politikaları uygulamasının yanında, ABD Hazinesi’nin daha fazla borçlanmaya gideceğinin beklenmesi ve Avrupa Merkez Bankası’nın da parasal gevşemeyi sonlandıracak olması, tahvil faizleri üzerinde baskı oluşturmaya devam ediyor. FED’in faiz artırımları ve Avrupa Merkez Bankası’nın önümüzdeki dönemlerde faiz arttırma beklentileri beraber değerlendirildiğinde, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde faizlerin yükselme eğilimi göstermesi anlaşılabilir oluyor. Faizlerin artmasına karşın Merkez Bankası’ndan yeterli müdahalenin gelmemesi veya gecikmesi durumunda kurun da ateşi artıyor ve yükselmeye devam ediyor.

Türkiye, Bunu Atlatabilecek Güce ve Tecrübeye Sahip

Tüm bunlar, dövizin bu kadar artması için yeterli bir neden mi? Bu kadar artması için yeterli olmasa da Batı dünyasında hem Türkiye hem de Başkan Recep Tayyip Erdoğan üzerine olumsuz, yanlış ve taraflı haberler yapılarak bir algı kampanyası başlatılması bunda önemli bir etken. Bu kampanya ile son 15 yıldır iyi bir ekonomik performans ve ülke imajı oluşturan Türkiye’nin, olumlu imajı bozulmak isteniyor. Tabii bu yapılırken Türkiye’nin bu seviyelere gelmesinde önemli katkısı olan yeni hükümet sisteminin Başkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında da türlü karalama kampanyaları yapılıyor. Dikkat edilirse bu haberler özellikle 7 Şubat 2012 MİT krizi ile başlıyor, 17-25 Aralık 2013 tarihindeki operasyonlarla artıyor ve son olarak 15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından tamamen ark niyetli ve ötekileştirici bir şekilde devam ediyor. 15 Temmuz hain darbe girişimine Batı dünyasının epeyce geç tepki vermesi ve kaçan teröristleri koruması, onlara sığınma hakkı vermesi de bunun bir göstergesi sayılabilir. Tüm bunlar olurken Orta Doğu’daki istikrarsızlık, Suriye’deki kargaşa ve İsrail ile olan anlaşmazlıklar da Türkiye açısından olumsuzlukları arttıran nedenler arasında.Bunların yanında Türkiye’nin, dünyanın yükselen yeni küresel gücü ve “One Belt One Road” projesiyle dünyadaki ticaret dengesini değiştirecek olan Çin ve müttefiki Rusya’ya yakın bir politika, ticari ve küresel proje bazlı ilişkiler izlemesi de tüm bu olumsuz kampanyalar için bir gerekçe sayılabilir. Çünkü bu üç ülke, dünyadaki düzenin değişmesi ve yeni düzenin kurulması için ilk ateşlemeyi yapabilecek vizyon ve potansiyele sahip. 2008 finansal krizinden önce bol keseden notlar vererek krizin çıkmasına ortam hazırlayan finansal derecelendirme kuruluşları da Türkiye’nin notunu düşürerek bu karalama kampanyalarına destek veriyor. Üstelik bunu yaparken bizden daha sıkıntılı durumda olan Avrupa Birliği ülkelerine bile daha iyi notlar vererek Türkiye’ye doğrudan ve dolaylı yatırımcıların gelmesini engellemek istiyorlar. Bu yaptıklarında kısmen de olsa başarılı olduklarını söylememiz mümkün. Çünkü bu yapılanlar faizleri, döviz kurlarını arttırmanın yanı sıra ekonominin temel göstergelerini bozan ve gidişatı olumsuz etkileyen bir etkide bulunuyor. Bu şekilde Batı dünyasına göre ‘raydan çıkan’ Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türkiye, terbiye edilmek isteniyor. Tüm bunların üstüne, FED’in sıkılaştırma politikaları, ABD ile yaşanan kriz, Avrupa Merkez Bankası’nın da sıkılaştırma yönünde adımlar atacak olması ve Trump’ın ticaret savaşı başlatması eklenince Türkiye’de kur ve faizlerin artması kaçınılmaz oluyor.

Fakat her ne olursa olsun nice zorlukların üzerinden gelmiş olan Türkiye, bunu da atlatabilecek güce ve tecrübeye sahiptir. Fakat öncelikle yeni sistemi hızlı ve dikkatlice kurmalı, ekonomide yapısal reformlara odaklanmalı, daha proaktif politikalar uygulanmalı, eğitim sistemini baştan aşağı yenilemeli, yönetim kademelerinde liyakat, tecrübe ve uzmanlığa önem vermemiz gerekiyor. Adalet sisteminin bağımsız ve tarafsız olduğu ve Merkez Bankası’nın kararlarını bağımsız verebildiği algısı tesis edilmeli. Ayrıca devlet teşvikleri ile sanayiye ve katma değeri yüksek ürünler üretmeye yönelik bir politika geliştirmeli ve tüm bunları yaparken dış dünyaya kendimizi iyi anlatabilecek iletişim kanallarını en etkili şekilde kullanmalıyız.

1 Yorum

  1. ahmet yıldız 28 Eylül 2018

Cevap Yazın